Gece...
Konağın önüne geldiğimde ilk şaşırdığım şey kapı oldu. Devasa, ağır ve insanın karşısında kendisini küçük hissetmesine neden olacak kadar görkemli bir kapıydı. İki yanında yükselen taş duvarlar neredeyse gökyüzüne uzanıyor, kapının arkasında ne olduğunu görmek mümkün olmuyordu. Konağın kendisi bile kapının gerisinde kayboluyordu sanki. Ucu bucağı görünmeyen, yıllardır aynı yerde duran ve buraya giren herkesin haddini hatırlatmak için yapılmış gibi duran bir yapıydı.
Birkaç adım önümde durdum. Burnumun kenarındaki kurumuş kan hâlâ yüzümdeydi. Saçlarım Berfin’inkine benzesin diye boyanmış, üzerimde onun kıyafetleri vardı. Aynaya baktığımda bile bazen kendimi onun yerine koyabiliyordum. Ama şimdi bu kapının önünde durduğumda ilk kez gerçekten onun hayatına girdiğimi hissettim.
Kapının iki yanında duran adamlardan biri beni görünce olduğu yerde kaldı. Diğeri önce ona baktı, sonra bana. İkisinin de yüzündeki ifade aynıydı. Şaşkınlık. Adam birkaç saniye boyunca konuşamadı. Ben de hiçbir şey söylemeden yüzüne baktım. Sonunda kaşlarını çattı. “Berfin Hanım…”
Sesindeki şaşkınlık öylesine açıktı ki neredeyse gülümseyecektim ama yapmadım. Bir an başımı eğip nefesimi toparladım, sonra tekrar başımı kaldırdım. “Kapıyı açmayacak mısınız?”
İki adam yine birbirine baktı. “Sizi bir haftadır arıyoruz.”
Sesimi olabildiğince yorgun çıkardım. “Biliyorum.”
Adamın kaşları daha da çatıldı. “Nerelerdeydiniz?”
Bir an sustum, yorgunmuşum gibi dudaklarımı araladım. “Ben de bilmiyorum.”
Adam bana birkaç saniye daha baktı. Ardından yanındaki adama dönüp başıyla işaret etti. “Kapıyı aç.”
Devasa kapının mekanizması çalışmaya başladığında çıkan ağır ses konağın önündeki sessizliği parçaladı. Kapı yavaşça açıldı. İçerisi göründüğünde birkaç saniye hiçbir şey söylemeden baktım. Burası bir ev değildi. Koca bir dünyaydı.
Taş duvarların arasında uzanan geniş avlu, yüksek tavanlı yapılar, büyük pencereler, uzun koridorlar. Her şey fazlasıyla büyüktü. Her şey, burada yaşayan insanların ne kadar güçlü olduğunu göstermek için yapılmış gibiydi. İçeri adımımı attığım anda kalbim hızlandı. Berfin burada yaşamıştı. Bu taşların arasında. Bu insanların arasında. Benim kardeşim. Bir an gözlerimi kapatıp içimden derin bir nefes aldım, sonra yürümeye devam ettim.
İlerlerken içeriden gelen sesleri duymaya başladım. Konuşmalar. Tabak çanak sesleri. Kalabalık bir sofranın uğultusu. İçeri girdiğim anda bütün sesler kesildi. Sanki biri konağın içindeki bütün hayatı tek hamlede susturmuştu. Uzun sofranın etrafında oturan herkes bana döndü. Bir sandalye geriye çekildi, sonra bir diğeri. Ardından herkes ayağa kalkmaya başladı. Ben ise olduğum yerde durdum ve tek tek yüzlere baktım.
Önce onu gördüm. Mirhat Ayazoğlu. Kara kaşları, kara gözleri ve sert yüz hatları vardı. İri yapılıydı. Omuzları geniş, duruşu kendinden emin ve bakışları insanın üzerinde birkaç saniye bile kaldığında rahatsızlık verecek kadar keskindi. Ve lanet olsun. Adam gerçekten aşırı yakışıklıydı. Bir an gözlerim yüzünde kaldı, sonra içimden kendime kızdım. Kendine gel, Gece. Bu adamın yüzüne bakıp etkilenmenin sırası mıydı? Üstelik kardeşimin kocasıydı. Kardeşimin ölümünden sonra onun hayatına girmiştim.
Karşımda duran adamın yüzünde ise tek bir duygu bile okuyamıyordum. Ne şaşkınlık vardı, ne sevinç, ne de kaybettiği kadının sağ salim karşısında durduğunu görmenin rahatlaması. Sadece sert, soğuk ve donuk bir ifade vardı. İşte o an içimden geçirdim. Senin o sinirin bana sökmez. Sen anca etrafındaki insanları korkutursun.
Sonra bakışlarımı yanındaki kadına çevirdim. Dildar. Otuzlarının başlarında görünüyordu. Esmer teni ve keskin yüz hatları vardı. Gözlerinde şaşkınlıktan çok öfke vardı. Mirhat’ın hemen yanında oturuyordu. Zaten tek bakışta belli oluyordu. Buranın kadınlar arasındaki otoritesi oydu. Suratından resmen Nemrut akıyordu. Bir hafta boyunca beni öldü sanmış gibi bir rahatlığı varmış da şimdi karşısında görünce bütün dengesi bozulmuş gibiydi. Bakışlarını üzerimde gezdirirken çenesinin gerildiğini gördüm.
Sonra Gülendam’a baktım. Mirhat’ın annesi. Altmışlarının sonlarında, belki yetmişine yaklaşmış bir kadındı. Esmer teni, yeşil gözleri ve sert yüz hatları vardı. O da ayağa kalkmış, bana bakıyordu. Yüzündeki şaşkınlık diğerlerinden farklıydı. Sanki karşısında gerçekten bir hayalet görüyordu. Sonra diğerlerine baktım. Güler. Rojda. Dilan. Ve sofranın çevresinde duran hizmetçiler. Hepsinin yüzünü tek tek inceledim.
İsimlerini biliyordum. Kim olduklarını biliyordum. Kimin Berfin’e kötü davrandığını biliyordum. Kimin susup izlediğini biliyordum. Kimin yardım etmek isteyip engellendiğini bile biliyordum. Ama onlar bilmiyordu. Karşılarında duran kişinin Berfin olmadığını. Benim ise haftalardır onların hayatlarını ezberlediğimi. Sonunda bakışlarım yeniden Mirhat’a döndü. Göz göze geldik.
O anda Dildar’ın sesi yükseldi. “Sen bir haftadır neredesin?” Sesinde öfke vardı.
Ben cevap vermeden önce Mirhat konuştu. “Sen iyi misin?” Ses tonu sert değildi ama sıcak da değildi. Mirhat birkaç adım öne çıktı, gözleri yüzümdeki yaraya kaydı. “Doktor çağırın. Hamit.”
Sofranın kenarında duran adamlardan biri hemen döndü. “Efendim, ağam?”
“Doktoru çağır. Acil olduğunu söyle.”
“Başüstüne.”
Adam hızla uzaklaştı. Ben ise hâlâ olduğum yerdeydim. Mirhat tam karşıma geldi. Kaşları çatılmıştı. “Konuşsana. Bir haftadır neredesin?”
Başımı hafifçe eğdim. “Ağam…” İçimden ise gülüyordum. Ağam. Allah’ım, şu kelime. Ama yüzüme yansıtmadım. “Nenemin acil hastalandığı haberini aldım. Onu görmeye gittim. Yolda birilerinin beni takip ettiğini fark ettim. Kim olduklarını bilmiyorum. Sonra…” Sanki hatırlamakta zorlanıyormuşum gibi alnımı tuttum.
“Sonra ne oldu?”
“Bayılmışım.” Gözlerimi kaldırdım. “Uyandığımda başka bir yerdeydim. Yaşlı bir çift bulmuş beni. Kendime gelmem uzun sürdü.”
Mirhat’ın yüzü değişmedi ama sofradaki herkes beni dinliyordu. Kimse konuşmaya cesaret edemiyordu.
Dildar bir anda öne çıktı. “Ha…” Sesinde küçümseyici bir ifade vardı. “Kaçmadın yani?”
Başımı ona çevirdim. “Ne?”
Dildar bir adım daha yaklaştı. Bir anda elini kaldırdı. Tokadın sesi konağın içinde yankılandı. Başımı yana çevirdim. Bir saniye boyunca hiçbir şey söylemedim. İçimde yükselen öfkeyi dişlerimi sıkarak bastırdım. Kendini tut. Berfin ol. Berfin gibi davran.
Ama Mirhat’ın sesi sertçe yükseldi. “Kız zaten yaralı, görmüyor musun?”
Dildar ona döndü. “Haber verseydi birini yollardık. Tek başına çıkıp gitmek ne demek? Koskoca Mirhat Ayazoğlu’nun kumasısın. Kafana göre çekip gidemezsin. Bilmiyor musun düşmanımız çok?” Sonra yüzüme daha dikkatli baktı. “Sana bir şey yaptılar mı? Dokundular mı sana?”
“Yeter.” Mirhat’ın bakışları Dildar’a döndü. “Yeter dedim.”
Dildar’ın yüzü gerildi. Mirhat elini kaldırdı. “Yeter, Dildar.” Sesi yükseldiğinde sofradaki herkes sustu. Bir anda tek bir çıt bile duyulmadı. Mirhat birkaç saniye herkese baktı, sonra Devran’a döndü. “Arama için yolladığımız ekibi geri çek, oğlum.”
“Başüstüne.”
“Berfin’in bulunduğunu söyle.”
Ben içimden derin bir nefes aldım. Demek beni gerçekten aramıştı. Ama yüzünde hâlâ tek bir rahatlama yoktu. Sanki karşısında haftadır kayıp olan karısı değil de işlerini aksatan biri duruyordu.
Mirhat yeniden bana baktı. “Git üstünü değiştir. Sonra dinlen. Ayrıntıları sonra konuşacağız.” Bakışları yüzümde gezindi. “Hepsini anlatacaksın.”
Başımı hafifçe eğdim. İçimden ise kahkaha atıyordum. Puştun evladı. Yüzümde ise tek bir ifade vardı. “Tamam, ağam.”
Tam o sırada yan taraftaki hizmetçilerden biri yanıma yaklaştı. Yüzündeki ifadeden kim olduğunu hemen anladım. “Ayşem.”
Ben daha bir şey söylemeden koluma uzandı. “Berfin…”
Kolumu geri çektim. “Dokunma. Ben kendim çıkarım.”
“Berfin.”
Başımı yavaşça ona çevirdim. “Berfin Hanım diyeceksin.”
Kadının yüzü bembeyaz oldu. “Tamam, hanımım.”
Bir adım geri çekildi.
“Çekil şimdi yoluna. Ben kendim giderim.”
Hemen kenara çekildi. Sofradaki herkes bana bakıyordu. Mirhat bile birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden yüzümü inceledi. Çünkü Berfin’in böyle konuşmadığını biliyordu.
Ben ise tam arkamı dönecekken Rojda’nın sesi duyuldu. “Kız… Ne oldu senin kafana? Taş mı düştü?”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Kafama taş düştü, Rojda. İyi ki düştü o taş kafama.” Rojda’nın yüzündeki ifade değişti. Ben gözlerimi kısmıştım. “Dikkat et. Aynı taş senin kafana düşmesin.” Sonra yüzümde küçücük bir gülümseme oluştu. İlk günümde bile bu evde taşların nereye düştüğünü öğrenmeye başlamıştım.
Kapıyı kapattığım anda sırtımı kapıya yasladım. Bir süre öylece kaldım. Dışarıdaki ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaşırken odanın sessizliği üzerime çöktü. Sonra başımı kaldırıp odaya baktım. Burası kötü bir oda değildi. Hatta oldukça güzeldi. Büyük bir yatak, ağır perdeler, geniş bir pencere, düzenli eşyalar. Ama benim için hiçbirinin önemi yoktu. Çünkü burası Berfin’in odasıydı.
Yavaşça yatağa doğru yürüdüm. Yatağın kenarına oturdum. Elimi çarşafın üzerinde gezdirdim. Sonra yastığı elime aldım. Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes çektim. Berfin’in kokusu hâlâ üzerindeydi. Bir nefes daha aldım. Bir tane daha. Sanki ne kadar derin nefes alırsam kardeşimin yokluğunu o kadar az hissedecekmişim gibi. Ama olmadı. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Yastığı göğsüme bastırdım. Sessizce ağladım. Kimse duymadı. Duymasınlar da. Çünkü bu konağın içinde artık ağlayan Berfin olacaktı. Gece değil. Gözlerimi sildim.
“Hepsini gördüm, kardeşim. Hepsini. Düşmanlarını gördüm. Sana nasıl baktıklarını gördüm. Sana nasıl davrandıklarını gördüm. Senin gibi iyi niyetli, senin gibi saf, temiz bir kıza kim niye düşmanlık eder ha?” Cevap yoktu, olmayacaktı da. Ama ben bulacaktım. “Hepsinin hakkından geleceğim.” Dişlerimi sıktım, bir an sustum. “Tokat attıkları o elleri kendi yüzlerine çevirmeden bana huzur yok.” Sonra derin bir nefes aldım. “Ama yavaş yavaş, kardeşim. Parça parça. Acele etmeyeceğiz.” Parça parça. Yatağın kenarından kalkıp odanın içinde yürümeye başladım. “Önce kim ne yaptı, onu bulacağız. Ben Gece’yim.” Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Onları kendi karanlığımda boğarım.”
Ama önce. Durup aynaya baktım. Mirhat. İşte büyük balık oydu. Bu konağın en güçlü adamı. Herkes onun sözünü dinliyordu. Herkes onun karşısında susuyordu. Burada bir şeyleri yoluna sokmak istiyorsam, bu yolda ilerlemek istiyorsam önce onu elimde tutmam gerekiyordu. Yoksa bu konakta at koşturamam.
Bir şey yapmaya kalktığım anda önüme dikilecek ilk kişi oydu. Bu yüzden önce onu çözmem gerekiyordu. Mirhat’ı kendime meftun edecektim. Beni görmek isteyecekti. Bana güvenecekti. Beni yanında isteyecekti. Ve ben de onun bana olan ilgisini kendi lehime kullanacaktım. Bunun için her şeyi yapardım. Gözlerimi kapattım. Sonra kardeşimin yatağına baktım.
“Yapacağım her şey için şimdiden özür dilerim, Berfin. Belki bu adamı seviyordun. Belki nefret ediyordun. Belki ikisini birden hissediyordun. Bilmiyorum. Ama onu elimde tutmadan bu konağın içinde hiçbir şey yapamam. Bu adamı yakmadan, onu kendime bağlamadan burada rahat rahat hareket edemem. O yüzden beni affet.” Sonra yatağın kenarına yeniden oturdum. Başımı eğdim. “Ve bunu yaparken içim acısa bile… Sana yalan söylemeyeceğim, Berfin. Bunun içinde senin kocanla yakınlaşmak da var.” Gözlerimi kapattım. “Beni affet ve bana güven. Çünkü başka yolum yok. Ve artık senin yarım kalan hayatını ben tamamlayacağım.”
Duşun sıcak suyu üzerimden akıp giderken gözlerimi kapattım. Bir haftadır yaşadığım her şey sanki o suyla birlikte üzerimden aksın istiyordum. Ama olmuyordu. Berfin’in yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Suyun altında birkaç dakika daha kaldıktan sonra musluğu kapattım. Havluyu üzerime sarıp aynanın karşısına geçtim. Yüzümdeki yaralara baktım. Bir haftalık planın ilk izi hâlâ oradaydı.
Sonra dolabın kapağını açtım. Kardeşimin kıyafetlerine baktım. Parmaklarım birkaçının üzerinde dolaştı. İçlerinden işlemeli, zarif ama rahat bir kıyafet seçtim. Elime aldığımda bir an durdum. Sonra üzerime geçirdim. Aynada kendime baktım. Bir anlığına gerçekten onu gördüm. Boğazım düğümlendi. Sonra dolabın çekmecelerini karıştırmaya başladım. Birinci çekmece. İkinci. Üçüncü. Kıyafetlerin arasına, küçük kutulara, zarflara, eski eşyalara tek tek baktım. Derken elim sert kapaklı küçük bir deftere değdi. Olduğum yerde kaldım. Defteri yavaşça çıkardım. Kapağına baktım. Gözlerim büyüdü.
“Sen günlük mü tutuyordun?” Defteri göğsüme bastırdım. “Kurban olurum sana. Hazine buldum.” Kardeşimi daha yakından tanımak için bundan daha büyük bir hazine olabilir miydi? Defteri açmak için parmaklarım kapağın kenarına gitti. Sonra durdum. Başımı salladım. “Yok. Şimdi başlamayalım. Önce aşağı inelim. Biraz daha ortamı gözlemleyelim. Kim nasıl davranıyor, kim kimin yanında oturuyor, kim kimden çekiniyor. Sonra okurum. Hem belki Berfin’in bana anlatamadığı şeyleri burada bulurum.” Günlüğü dikkatlice yerine koydum.
Tam çekmeceyi kapatırken kapı açıldı. Ayşem’in sesi geldi. “Hanımım, yemek getirdim.”
Çekmeceyi kapattım. “Aşağıda yiyeceğim.”
Bir sessizlik oldu. “Hanımım…”
“Duymuyor musun?” Sesimi yükselttim. “Aşağıda yiyeceğim dedim. Bir daha kapıyı çalmadan içeri girme. Götür. Götür, çık.”
Ayak seslerini duyunca içimden hafifçe gülümsedim. Size anca böylesi yakışır. Aynanın karşısına geçtim. Berfin’in kıyafetlerini üzerimde düzelttim. “Hazır mısın, Berfin?” Aynadaki kadına baktım. Ben Gece olarak hazırım.
Tam kapıya yönelmiştim ki bir anda durdum. Veysel. Telefonumu çıkardım. “Alo?”
Sesindeki telaş hemen belli oldu. “Gece! Ne yaptın kızım, niye aramıyorsun?”
“Girdim konağa.”
Bir an sessizlik oldu. “Ne yapıyorsun?”
Kaşlarımı kaldırdım. “Direkte buldum bir tane, dans ediyorum.”
Veysel’in derin bir nefes aldığını duydum. “Gece, dalga geçme.”
“Her şey yolunda. İyiyim. Şimdilik bir sıkıntı yok. Ben seni arayacağım.”
“Kızım, bir şey…”
“Tamam, arayacağım dedim. Kapat.” Telefonu kapattım. Derin bir nefes aldım. Sonra kapıyı açtım. “Hadi bakalım.” İlk gerçek sınavımız başlıyordu.
Merdivenlerden aşağı inerken konağın sesleri yeniden duyulmaya başladı. Sofra kurulmuştu. Herkes yerindeydi. Mirhat tam karşıda oturuyordu. Ben merdivenin son basamağına geldiğimde birkaç kişi başını kaldırıp bana baktı. Sonra yürümeye başladım. Normalde Berfin bu sofrada oturmuyordu.
Hizmetçilerle birlikte yemek yiyordu. Ben ise hiç tereddüt etmeden masaya yürüdüm. Boş sandalyelerden birinin önünde durdum. Sonra oturdum. Tak. Sandalyenin sesi sofradaki sessizliği böldü. Mirhat’ın lokması ağzında kaldı. Çatalı havada asılı kaldı. Herkes bana bakıyordu. Özellikle Dildar. Yüzü bir anda gerildi.
“Senin masada ne işin var?”
Kaşımı kaldırdım. “O ne demek?” Dildar cevap veremeden sandalyeye iyice yerleştim. “Boş sandalye görünce benim sandım. Hanımım, yanlış mı yaptım? Kalkmam mı lazım?”
Dildar hemen araya girdi. “Sen normalde içeride yersin de.”
Başımı hafifçe yana eğdim. “Artık burada yiyorum.” Sonra Mirhat’a döndüm. “Yanılmıyorsam bu masada benim de bir yerim var. Haksız mıyım, ağam?”
Kısa bir sessizlik oldu. Mirhat sonunda çatalını masaya bıraktı. “E tabii. Seni çok çağırdık. Ama sen gelmeyi hep reddettin. Dildar’ın masada ne kadar hakkı varsa senin de o kadar hakkın var.” Dildar’a baktı. “Otur.”
Dildar’ın yüzü düştü. “Ağam…”
“Otur dedim.”
Dildar mecburen yerine geçti. Ben ise başımı önüme eğip belli belirsiz gülümsedim. İçimden ise kıkırdıyordum. Ben daha seni çok şaşırtacağım.
Mirhat bir süre beni izledi. Sonra konuştu. “Berfin.”
“Efendim, ağam?”
“Yemek bitince odama gel. Hatırladığın her şeyi anlat. Bir hafta boyunca ne yaşadın, kim vardı, seni kim buldu. Konuşacağız.”
İçimden yine gülümsedim. “Olur, ağam.”
Dildar’ın bakışları üzerimdeydi. Bir süre sonra dayanamadı. “Niye sırıtıyorsun sen?”
Başımı ona çevirdim. Omuz silktim. “Hayata döndüm. Ölüyordum. Az kalsın kaçırılıyordum.”
Dildar’ın yüzü gerildi. “Hanımım, rahatsızsanız…”
Elimle yan taraftaki sandalyeyi gösterdim. “Şu sandalyeye geçebilirsiniz. Tam karşımda oturmak zorunda değilsiniz. Böylece beni bu kadar görmekte rahatsız olmazsınız.”
Mirhat’ın lokması boğazında kaldı. Masadaki birkaç kişinin yüzü değişti.
Dildar öfkeyle bana baktı. “Sen yürek yedin ha? Ne oldu kız sana?”
Mirhat’ın eli masaya indi. “Yeter.”
Dildar sustu. “Ağam, neler diyor görmüyor musun?”
“Bir şey dediği yok.” Mirhat’ın sesi sertleşti. “Otur.” Sonra başını kaldırdı. “Ayşem.”
Ayşem hemen yaklaştı. “Efendim?”
“Berfin’e servis yapamayacak mısın?”
Ayşem ne diyeceğini bilemedi.
Mirhat kaşlarını çattı. “Duymadın mı? Berfin’e servis aç.”
Ayşem hemen masaya yaklaştı. “Başüstüne, ağam.”
Ben de ona baktım. “Tepemde dikilme. Hadi.”
Kadın hemen servis açmaya başladı. O sırada Gülendam bana doğru baktı. Yüzünde hoşnutsuz bir ifade vardı. “Umarım bu dikbaşlılığın uzun sürmez, Berfin.”
Başımı ona çevirdim. “Anlamadım, hanımım.”
Gülendam birkaç saniye sustu. “Yok, bir şey demedim.” Sonra önündeki tabağa döndü.
Ben de önüme baktım ama içimden gülümsedim. Niye herkes bana bakıyor anlamadım. Sofradaki herkesin beni izlediğini hissedebiliyordum. Mirhat bile hâlâ şaşkındı.
Tam o sırada Dilan sessizce yanıma yaklaştı. “Yenge… Sana ne oldu?”
Gözlerimi kıstım. “Ne olmuş bana?”
Dilan hafifçe gülümsedi. “Bilmiyorum.” Sonra başını iki yana salladı. “Hayır, ne olduysa olmaya devam etsin. Seni böyle görmek güzel.”
Ben de ona baktım. Dilan’ın yüzünde diğerlerinden farklı bir ifade vardı. Samimiydi. Sonra derin bir nefes aldım. “Bu bir hafta beni çok yordu. Bir süre rahatsız edilmek istemiyorum.”
Mirhat kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”
“Sabahın köründe kaldırılmazsam iyi olur. Sonuçta bu ev için yeterince hizmet ettim.” Sesimi özellikle sakin tuttum. “Bence biraz da hizmet görmeyi hak ediyorum. Sonuçta ben de bu evin hanımı sayılırım. O yüzden kapımın sabahın köründe tak tak çalınıp kalk, kahvaltı hazırla diye uyandırılmak istemiyorum.” Elimi yüzüme götürdüm. “Bakın yüzümün hâline. Yara bere içindeyim. Yorgunum. Bitkinim. Biraz dinlenmek istiyorum.”
Mirhat birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra beklemediğim bir soru sordu. “Senin için bir psikolog ayarlamamı ister misin?”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Yok. Yani bu evde psikoloğa ihtiyacı olan öncelikli insanlar var bence.”
Sofrada yine sessizlik oldu. Yemekler bitene kadar sofradaki o garip sessizlik devam etti. Herkes bir şeylerle uğraşıyor gibi görünüyordu ama aslında herkesin gözü bendeydi. Ben ise hiç umursamıyormuş gibi yemeğimi yedim. Çünkü biliyordum. Bu evde artık herkes beni izleyecekti ve ben de onları izleyecektim.
Yemekten sonra herkes yavaş yavaş sofradan kalktı. Konağın arka tarafındaki geniş terasa geçildi. Terasın hemen ilerisinde uzanan koruluk, konağın büyüklüğünü bir kez daha gösteriyordu. Ağaçların arasından süzülen akşam ışığı taş zemine vuruyor, terastaki oturma grubunun üzerine yumuşak bir gölge bırakıyordu.
Ben de pıtı pıtı yürüyerek terasa çıktım. Herkes kendine bir yer seçerken hiç düşünmeden Mirhat’ın yanına yöneldim. Daha Dildar gelip oraya oturamadan ben kendimi koltuğa bıraktım. Mirhat başını çevirip bana baktı. Ben de ona baktım. Sonra hiçbir şey olmamış gibi gülümsedim. Mirhat birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra bakışlarını önüne çevirdi.
Tam o sırada Rojda seslendi. “Berfin, senin kahven güzel oluyor. Kalk da bize bir kahve yap.”
Kaşımı kaldırdım. “Neden kahveyi ben yapıyorum? Evde altmış altı tane hizmetçi var.” Bir an etrafa baktım. Hepsi oradaydı zaten. “Altı da değil. Altmış altı. Ya da bir kere sen yap da senin kahvenin tadına bakalım.” Ben koltuğa biraz daha yayıldım. “Vallahi kalkamam. Yorgunum. Her tarafım ağrıyor. Hem çok saçma. Altmış altı tane hizmetçi var, ben kahve yapıyorum. Daha neler. Kalk, kendi kahveni kendin yap.” Elimle konağın iç tarafını gösterdim. “Mutfak orada.”
Mirhat’ın dudağının kenarı çok hafif kıvrıldı. Öyle belli belirsiz bir gülümsemeydi ki başkası göremezdi ama ben gördüm. Gözlerim istemsizce ona kaydı. O da benim ona baktığımı fark edince yüzünü yeniden ciddi hâle getirdi. İçimden güldüm.
Rojda hâlâ söyleniyordu. “Ama senin kahven güzel oluyor.”
Başımı geriye yasladım. “Güzel olduğu için değil. Bana hizmet ettirmek hoşuna gidiyor. Vallahi yapamam.”
Tam o sırada Dildar araya girdi. “Senin canına susadın galiba.”
Başımı ona çevirdim. “Su derken susadım biraz.” Sonra etrafa baktım. “Ayşem?”
Ayşem hemen döndü. “Efendim, hanımım?”
“Bana su getir. Ama dur.” Ayşem bekledi. “Ne soğuk olsun ne sıcak. Ortası bir şey istiyorum. Bir de içine buz koyma. Ama soğuk olsun. Ama dolaptan da olmasın. Çok sıcak da olmasın.” Ayşem ne yapacağını anlamaya çalışırken elimle kapıyı işaret ettim. “Hadi git. Git, git, git, git. Su getir.”
Ayşem hemen içeri yöneldi. Ben arkasından bakarken yanımdan hafif bir nefes sesi geldi. Mirhat’tı. Başımı ona çevirdim. Yüzü hâlâ ciddi görünüyordu ama gözlerinin kenarında belli belirsiz bir ifade vardı. Sanki ilk kez uzun zamandır bu sofrada, bu terasta, bu konağın içinde bir şey onu eğlendirmişti. Ben de hiçbir şey söylemeden önüme döndüm. İçimden ise tek bir şey geçiyordu. Berfin, kız kardeşim. Bu evde artık senin yerine ben varım. Ve daha ilk günden düzenlerini bozdum. Dur, daha neler yapacağım.