Gece
Mağazaya girer girmez gözlerim raflarda gezmeye başladı. İlk birkaç dakikada normal kıyafetlere baktım, sonra iç çamaşırlarının olduğu bölüme geçtim. Bir gecelik aldım elime, sonra bir tane daha, sonra başka bir tane. Berfin’in dolabındaki o sade, kapalı geceliklerden sonra bunlar tam istediğim şeylerdi. Renkli, iddialı geceliklere, iç çamaşırlarına, sabahlıklara, pijamalara baktım. Görevli kadın şaşkın şaşkın arkamdan geliyordu.
“Bunların hepsini alacağım.”
“Tabii, hanımefendi.”
“Hepsini.”
İç çamaşırlarını yeniledim, gecelikleri yeniledim, sabahlıkları aldım. Parfüm bölümüne geçtim. Birini sıktım, diğerini denedim. “Bu güzel. Bunu da alıyorum.” Bir tane daha aldım. Sonra kıyafetlere geçtim. Ne görürsem baktım. Bir süre sonra elimdeki poşetlerin sayısını görünce kendim bile güldüm. Ben alışverişe çıkmışım gerçekten.
Tam o sırada arkamdan bir kadın sesi geldi. “Berfin?”
Döndüm. Kadın birkaç saniye yüzüme baktı, sonra şaşkınlıkla yaklaştı. “Senin ne işin var burada?”
Kaşlarımı kaldırdım. “Merhaba.”
“Tanımadın mı beni? Hatırlayamadın? Benim ya. Mirhat’ın kuzeni. Amcasının kızı. Konağa sık sık gelirdim, babamla Mirhat abim küsmeden önce. Hatırlamadın herhalde. Uzun zaman oldu çünkü.”
Başımı salladım. “Evet. Merhaba.”
Kadın hâlâ şaşkındı. “Ne oldu sana? Kaybolduğunu duydum.”
“Bulundum.” Omuzlarımı silktim, sanki çok sıradan bir şey söylüyormuşum gibi. “Yani çıktım geldim.”
Poşetlere baktı. “Seni dışarıda görmeye alışkın değiliz.”
“Öyle. Birkaç alışveriş yapayım dedim, malum.” Gözü aldıklarıma kayınca gülümsedim. “Bunları mı alacaksın?”
“Evet. Sonuçta mutlu etmem gereken bir kocam var, değil mi? Erkeğime özen göstermem lazım.”
Kadının yüzündeki şaşkınlık daha da arttı. “Niye şaşırdın?”
“Hiç öyle.”
“Anladım.” Poşetlerimi görevliye uzattım. “Neyse, ben seni tutmayayım.”
Uzaklaşınca arkasından baktım. Kendi kendime söylendim. Bu ne ya? Ne kadar çok kişi var. Hanginizi ezberleyeceğim? Bir tane daha çıktı. Mirhat’ın akrabaları bitmiyor.
Poşetleri alıp mağazadan çıktım. Ömer hemen arabadan indi, aldıklarımı bagaja yerleştirdi. Ben de arka koltuğa oturdum. “Sür, Ömer.”
Direksiyona geçti. “Hanımım, nereye süreyim?”
Başımı koltuğa yasladım. “Bir Mardin turu attır bana.”
Gülümsedi. “Tabii, hanımım.”
Araba yeniden hareket etti. Taş evler, dar sokaklar, birbirine yaslanmış eski yapılar. Şehrin kendine özgü bir havası vardı. Bazı yerlerde taş binaların arasında küçük avlular görünüyor, eski evlerin kapıları ve pencereleri sokağın dokusuna karışıyordu.
Bir süre sustum. Sonra başımı ona çevirdim. “Ömer? Ben o kadar çektim ya. Niye hiç dur demediler? Eziyetlerime, çektiklerime. Neden kimse dur demedi?”
Elleri direksiyonda sıkılaştı. Bir süre cevap vermedi, sonra yavaşça konuştu. “Hanımım, burada işler öyle yürümez.”
“Nasıl?”
“Biliyorsunuz, burada kimse kadının işine karışmaz. Kadın da erkeğin işine karışmaz. O yüzden ağam çok karışmaz bu tür işlere. Yapıyorsa bir bildiği vardır, der. Ağam öyle düşünür.” Bir süre sustu. “Siz zaten bunları biliyorsunuz. Neden soruyorsunuz?”
Sessizlik oldu. Madem bu evde herkes kendi güç alanını koruyordu, ben de kendi alanımı kendim açardım.
Kafenin önünde durduğumuzda Ömer arabayı kenara çekti. Burası Mardin’in merkezindeki diğer yerlere göre fazlasıyla lüks bir yerdi. İçerisi taş duvarlarla döşenmiş, loş ışıklı, pahalı olduğu daha kapısından belli olan bir mekândı.
İnerken ona baktım. “Sen burada bekle. Ben kahvemi içip geleceğim.”
“Tamam, Berfin Hanım.”
İçeri girdim. Garsonlardan biri beni görünce hemen ayağa kalktı. Mirhat’ın kartı cebimdeydi, sınırsızdı. Adam bana resmen istediğim kadar harca demişti. İyi. Ama şu an konumuz para değildi. Benim başka bir derdim vardı. Sigara.
Günlerdir doğru düzgün içemiyordum. Konağın içinde sigara içmek zaten mümkün değildi. Kadınların sigara içmesi bile hoş karşılanmıyordu, içki desen aynı şekilde. Her şeyin bir kuralı, her hareketin bir sınırı vardı. Ben ise sigarasız kaldığımda eli ayağı titreyen bir insandım.
Bir masaya oturdum.Çantamdan telefonumu çıkardım, Veysel’i aradım. Telefon birkaç çalıştan sonra açıldı.
“Alo?”
“Neredesin sen?”
“Kafedeyim.”
“Nerede?”
“Mardin’in merkezindeyim.”
Sesi ciddileşti. “Gece, ne yaptın?”
“Ne yapacağım? Alışveriş yapıyorum. Ama konu o değil. Araştırma yaptın mı?”
“Kimi?”
“Rojda’yı.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Yaptım. Ama detaylı konuşmamız lazım.”
“Tamam, o zaman buluşalım.”
“Şimdi olmaz.”
“Niye?”
“Seni benim yanımda görürlerse başımıza iş açılır. O yüzden sen buraya gelmeyeceksin.
Ben geleceğim, ya da seni konağa aldırmanın bir yolunu bulacağım.”
“Ne? Niye olmasın? Biraz ilerlettim işi. Belki seni oraya aldırırım.”
“Nasıl?”
“Ömer’in yerine geçersin.”
Güldü. “Şoför olmadım diye üzülüyordum zaten.”
“Aynen. Çok güzel. Tamam mı?”
“Tamam.”
“Rojda hakkında ne biliyorsan topla. Her şeyi istiyorum. Nereden geldi, ailesi, Dildar’la ilişkisi, Berfin’le ne yaşadı, kimlerle yakın, kimden korkuyor. Hepsini.”
Telefonu kapattım. Hassiktir. Elimi cebime attığımda parmaklarım yine titriyordu. Sigara. Artık dayanamayacaktım.
Ayağa kalkıp tuvalete girdim. İçeride kimse yoktu. Kapıyı kapattım, çantamdan sigarayı çıkardım, hemen yaktım. İlk nefesi çektiğim anda gözlerimi kapattım. Oh be. Sanki günlerdir nefes almıyordum.
Bir süre öylece durup sigaramı içtim. Sonra aynaya baktım. Berfin’in yüzü karşımdaydı ama gözlerde artık Berfin yoktu. Saçımı düzelttim, parfümümü sıktım, bir sakız çıkarıp ağzıma attım. Aynadaki yansımama baktım. İyi gidiyorum ya. Gerçekten iyi gidiyorum. Sigaranın kokusunu bastırmak için ellerime de parfüm sıktım. Birkaç kez nefesimi kontrol ettim. Kimse anlamayacaktı. En azından ben öyle umuyordum.
Tuvaletten çıkıp masama döndüm. Telefonumu elime aldım, kahvemden bir yudum aldım, ekranla oynamaya başladım. Tam o sırada karşı taraftaki masalardan birinde oturan adam başını çevirdi.
Mirhat...
Yanında birkaç yabancı adam vardı, konuşuyorlardı. Önce bana baktı, sonra tekrar önüne döndü. Bir saniye sonra yeniden baktı. Bu kez kaşları hafifçe çatıldı. Üçüncü kez baktığında yüzündeki ifade tamamen değişti. İnanmıyordu.
Ben ise onu görmemiş gibi telefonuma bakıyordum. İçimden geçirdim. Bakma, kızım.
Birkaç saniye daha baktı. Sonra ayağa kalktı.
Allah’ım. Geliyor. Gelme. Gelme. Niye geliyorsun? Ben burada kahve içiyorum. Sanki seni aldatmışım, namusunu kirletmişim gibi niye üzerime yürüyorsun?
Masama kadar geldi. “Berfin.”
Başımı kaldırdım. “Aa?”
“Berfin?”
“Adımı mı ezberliyorsun, ağam? Ne işin var senin burada?”
“Alışverişe çıktım. Sonra kahve içmeye geçip geleyim dedim.”
Çenesi gerildi. “Buraya mı geldin?”
“Evet. Bir de sipariş verdin.” Bakışları sertleşince alayla ekledim. “Niye, ağam? Sipariş vermek için ayrı bir eğitim mi lazım?”
“Berfin, senin burada olmaman gerekiyor.”
“Niye?”
“Başka kadınlar kahve içiyor burada. Sen herhangi bir kadın değilsin, Berfin. Sen benim kadınımsın. Ben sana alışverişini yapıp eve dön demedim mi?”
“Kahve içmeye geldim.”
“Evinde iç kahveni.”
“Ağam, niye bağırıyorsun? Yasak mı kahve içmem?”
“Tek başına, ben yanında yokken, evet. Senin bir yerde oturup bu kadar adamın içinde kahve içmen yasak.”
“Bu kadar adam?”
“Evet, bu kadar adam.” Masanın etrafına baktı. “Bir de gelmiş oturmuşsun, yayılmışsın.”
Ömer’i çağırdı. “Ömer!”
Ömer içeriden hemen geldi. Yüzü bembeyazdı. “Efendim, ağam?”
“Ben sana alışverişini yaptıktan sonra bunu eve götür demedim mi?”
“Ağam…” Yutkundu. “Israr etti. Kahve içeceğim dedi.”
Mirhat gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.“Eve gidiyorsun.” Sonra bana baktı. “Konağa dönüyorsun. Gelince konuşacağız.”
İçimden sövdüm. Hödük. Amerika’da okumuş. Oradaki kadınları görmüş, dünyayı gezmiş, sonra gelmiş bana burada kahve içemezsin diyor.
Bana baktı. “Ne söyledin?”
“Hiç.”
Bakışı daha da sertleşti. “Psikolog ayarladım. Akşama eve gelecek. Konuşacaksın onunla.”
“Ağam, bari kahvemi bitirseydim.”
Kaşı seğirdi. “Kızım, sen kuralları mı unuttun? Hatırlatayım mı sana?” Sesi daha da ağırlaştı. “Koynuma aldığım kadın böyle herkesin içinde gelip tek başına kahve içemez. Bu kadar adamın içinde.”
“Tamam, sinirlenme.”
“Sinirlenmeyeyim mi? Bak, kaç kişi sana bakıyor, görüyor musun?”
“Kıyafetimdendir ya.”
Gözlerini kapattı. “Allah’ım, sabır ver bana.”
Ben ise kahvemi içmeye devam ettim.
“Hâlâ oturuyorsun.”
“Kahvem bitsin.”
“Sen gerçekten…”
Tam o sırada yanındaki adamlardan biri yaklaştı. “Devran.”
“Abi, sakin ol.”
Mirhat ona döndü. “Nasıl sakin olayım, Devran? Gelmiş buraya kahve içiyor. Görülmüş şey mi bu? Benim konağımdaki bir kadının tek başına çıkıp böyle bir yerde kahve içtiği görülmüş şey mi?”
“Ağam…”
“Ne?”
“Kumanın kahve içmeye hakkı yok mu dışarıda?”
Devran’ın dudaklarının kenarı titredi. Mirhat ona öyle bir baktı ki hemen yüzünü toparladı. Ben anlamadım ya, bu nasıl bir hiyerarşi?
“Gidiyorum.” Ayağa kalktım. “Kahvem de zehir oldu zaten.”
Bakışları üzerimdeydi.
“Bir daha sizi zor durumda bırakmam.”
“Sen gerçekten yürek yemişsin.”
“Ne olacak? Yediysem ne olacak?”
Sustu.
“Ne yaparsın, ağam? Döver misin beni?” Bir adım yaklaştım. “Öldürür müsün? Ben alışkınım.”
Ömer’in yüzü düştü. Devran’ın gözleri büyüdü.
“Ben dayak yemeye de alışkınım. Ağzımdan kan, burnumdan kan gelene kadar dövülmeye de alışkınım. Bir de siz vurursunuz. Ne olacak ki?”
Mirhat’ın yüzündeki bütün ifade bir anda dondu. Kimse konuşmadı.
Ömer’e döndüm. “Gidelim. Götür beni. Kahve de içmiyorum.”
Başını salladı. “Tabii.”
Yürümeye başladım. Mirhat hâlâ bana bakıyordu.
Bu iki kelimeyi bir araya getiremeyen Berfin az önce ona kafa tutmuştu.
Devran’ın yüzünde şaşkın bir ifade vardı. “Sanırım travma geçiriyor.”
Mirhat gözlerini benden ayırmadan konuştu. “Kurduğu cümleleri duydun mu?”
“Duydum, ağam.”
“Bana diklendi.”
Devran dudaklarını birbirine bastırdı.
Arabanın kapısını kapatıp koltuğa oturduğumda Ömer hâlâ yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı. Emniyet kemerini takarken bana yan gözle baktı. “Hanım…”
“Ne?”
“Siz yürek mi yemişsiniz? Az önce ağama diklendiniz.”
“Diklendim.
Kahve içmeme bile müsaade etmedi.”
“Ama ben size dedim. Ağamın konağındaki kadınlar tek başına böyle yerlere gelmez.
Ya ağamla gidersiniz ya da gitmezsiniz dedim. Benim de başımı yakacaksınız.”
Arabayı çalıştırdı.
“Kapuçinomu da içemedim.”
Başını çevirip bana baktı.“Neçino, neçino?”
“Kapuçino.”
“Kalçino?”
“Kapuçino, Ömer. Kahve. Kahve!”
“Hanımım, kapuçinoyu nereden biliyorsunuz ya?”
“Bak, doğru söyledin. Öyle görmüştüm bir yerde. Merak ettim tadını.”
Birkaç saniye sustu. “Ya her ölümden dönen böyle oluyorsa yandık.”
“Neden?”
“Ağam yüz kere ölümden döndü.”
Camdan dışarı bakarken dudaklarımı büktüm.
“Yüz kere değişmesi gerekiyordu.”Güldü. “Adam aynı.”
“Çok mu ölümden döndü?”
“Çok. Ne çatışmalar, ne olaylar…”
“Sus, tamam. Sür şu arabayı. Konağa gidelim.”
Başını salladı. Ben koltuğa iyice yaslandım. İçimdeyse hâlâ o kahvenin öfkesi vardı. Bir kahve içmek bile mesele olmuştu. Ama artık bu konakta hiçbir şeyi eskisi gibi kabul etmeyecektim.
Konağa geldiğimizde arabadan indim. Alışveriş poşetlerini Ömer taşıyordu. Ben ise hiçbir şey olmamış gibi merdivenlere yöneldim. Tam yukarı çıkacağım sırada Dildar karşıma dikildi.
“Saat kaç? Neredesin sen?”
“Alışverişten geldim, hanımım.”
“Neler aldın?”
Poşetlere baktı.
“Kocam için.”
Yüzündeki ifade bir anda değişti. “Kocan için mi?”
“Evet.
Kocam için hazırlanmak için birkaç parça bir şey aldım.”
Koridorda bir sessizlik oldu. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu. Dildar bana doğru bir adım attı. “Sana buraya ilk geldiğimde kuralları hatırlattım. Tek yapman gereken çocuk doğurmaktı. Onu da beceremedin. Bir boka yaramazsın sen, Berfin.”
Ömer birkaç adım geride durmuş, ne yapacağını bilemez hâlde bize bakıyordu.
“Tek yapman gereken çocuk doğurmaktı. Anladın mı? Kocamı senin yatağına yolluyorsam sırf çocuk sahibi olsun diye yolluyorum.”
İçimden tek bir cümle geçti. Yalancı. Kız kardeşim hamile kaldı diye öldürmediyse ben hiçbir şey bilmiyorum.
Dildar hâlâ konuşuyordu. “Bir çocuk bile veremedin kocama. Ne işe yararsın sen?” Üzerime doğru yürüdü. “Ne işe yararsın, ha?” Sonra poşetlere baktı. “Üstüne bir de kocama süsleneceğim diyorsun.” Başını eğip alaycı bir şekilde güldü. “Sence Mirhat senin koynuna zevk için mi giriyor sanıyorsun? Sen ona kadınlık yapamazsın. Anladın mı? Onun altında ürkek bir keçi gibiydin.”
Başımı hafifçe yana eğdim. “Sen bizi mi izledin?”
“Gördüm. Onun tek gerçek kadını benim, duydun mu beni? Senin yanında uyumuyor bile. Bitince seni çöp gibi kenara atıp benim yanıma geliyor. Duydun mu beni? Onun tek kadını benim. Sen sadece kumasın. Basit. Harcanabilir. Yerini bileceksin. Eskisi gibi olacaksın. Susacaksın. Ne dersem yapacaksın. Duydun mu beni, Berfin? Kocasına süslenecekmiş.” Gözleri üzerimde gezindi. “Doğru, bugün Perşembe. Senin günün.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Perşembe benim günüm mü?”
Yüzü bir anda değişti. “Unuttun herhalde. Mirhat senin koynuna sadece bir gün girer. Perşembe günleri. Onun dışında hep benimdir.” Poşetlerime baktı. “Kocamı mı etkileyeceksin? Cevap ver! Sünepe! Soyu sopu belli olmayan seni!” Bir adım daha attı. “Ne oldu? Dilin açıldı diye kendine her şeyi hak mı sandın? Bu evin tek hâkimi benim. Duydun mu? Bu evde ben ne dersem o olur. Beni seni yok etmeye zorlama.”
Gözlerinin içine baktım. “Yok etsene beni.”
Bir an durdu. “Ne?”
“Yok et beni.” Bir adım daha yaklaştım. “Yok et. Sen bir çocuk verebilmiş olsaydın ben bugün bu konakta olmazdım.” Sesim sakinleşti. “Eksik olan ben değilim.”
Yüzündeki öfke büyüdü. “Eksik olan sensin.”
Elini kaldırdı. Tam yüzüme ineceği sırada bileğini tuttum. “Yavaş.”
Gözleri büyüdü.
O anda arkamızdan gelen ses bütün koridoru doldurdu. Dildar’ın eli havada kaldı.
“Senin karşında ağzından kan gelinceye kadar dövdüğün Berfin yok.” Bakışlarımı ona kilitledim. “Beni buraya sen getirttin. Beni sen seçtin. Şimdi de beni buraya getirttirip oradaki hayatımı mahvedip sonra hiçbir şey olmamış gibi burada bana eziyet edemezsin. Getirtmeseydin o zaman!”
Mirhat’ın sesi bir anda koridoru kesti. “Yeter. Yeter dedim. Ne oluyor size?”
Dildar hemen toparlandı. “Bir şey olduğu yok, ağam. Berfin’e durması gereken yeri hatırlatıyordum.”
“Ben de ona nerede duracağıma kendisinin karar veremeyeceğini hatırlatıyordum.”
Mirhat’ın bakışları ikimizin arasında gezindi. “Neyi paylaşamıyorsunuz?”
Dildar sustu.
Ben cevap verdim. “Benim bir şey paylaşamadığım yok, ağam. Ama anlaşılan Dildar Hanım’ın paylaşamadığı bir şeyler var belli ki. Bir daha bana tokat atmaya kalkarsa ben de gereken cevabı veririm. Hürmet hak edene verilir. Hürmetimi istiyorsa önce hak edecek.”
Mirhat’ın sabrı taşmıştı. “Berfin. Odana git.”
Birkaç saniye sustum. Sonra başımı eğdim. “Emredersin, ağam.”
Arkamı dönüp merdivenlere yürüdüm. Ama içimde tek bir cümle vardı. Benim içimdeki ateşi hiçbiriniz söndüremezsiniz. Ben ateşin kendisiyim. Bu konaktan hepinizi yakmadan gitmeyeceğim. Tek tek. Sonra parça parça. Ve işim bittiğinde hiçbir şey olmamış gibi bu konaktan çıkıp yine dans edeceğim. Hiçbir şey olmamış gibi.
Odaya çıkar çıkmaz kapıyı sertçe kapattım. Elimdeki poşetleri yatağın üzerine fırlattım. Bir tanesi yere düştü, diğerleri açıldı. Aldığım elbiseler, parfümler, iç çamaşırları odanın dört bir yanına saçıldı. Ama hiçbirini umursamadım. Sinirden nefesim kesiliyordu.
“Nasıl yaşadın sen bunları, Berfin? Nasıl? Sen çocuk doğurasın diye buraya getirildin. Hepsi bu muydu? Nesin sen? İnek misin? Nasıl sustun? Nasıl katlandın bunlara? Ben iki günde delirdim. İki günde. Sen nasıl aylarca, yıllarca dayandın?”
Gözlerim doldu. “Ne demek sadece Perşembeleri birlikte oluyor seninle? Yok. Hayır. Bugün göreceğiz. Bugün o adam bu odaya gelecek. O zaman göreceğiz. Bak bakalım ben erkeğini mutlu edebiliyor muyum, edemiyor muyum.”
Bir süre öylece oturup nefesimi düzeltmeye çalıştım. Sonra ayağa kalktım. Önce üzerimi değiştirdim. Konağın kadınlarının giydiği tarzda, uzun ve kolları kapalı bir elbise seçtim. Saçımı toparladım. Başımın yarısını örtecek ince tülü de aldım, başıma yerleştirdim. Aynaya baktım. Artık Gece’nin kıyafetleri yoktu üzerimde. Berfin’in hayatının içine girmiştim. Ama gözlerimde hâlâ Gece vardı.
Yatağın kenarına oturup çekmeceden günlüğü çıkardım. Kapağını açtım. Bir önceki kaldığım sayfadan devam ettim.Buraya geleli bir ay oldu. Hiçbir şey değişmedi. Sadece odama geliyor. Benimle birlikte oluyor. Sonra da gidiyor.
Dişlerimi sıktım.
Sayfayı çevirdim.
Ona âşık değilim. Ben sadece Cihan’ı sevdim. Sadece onun kadını olmayı hayal ettim ama olmadı. Beni bu konağa çocuk doğurayım diye getirdiler. Çocuk doğurmamı istiyorlar. Ama bildiğim kadarıyla benim çocuk sahibi olmam imkânsızdı. Bilerek getirdiler. O kadın beni buraya bilerek getirdi.
Kaşlarım çatıldı. Ne demek? Ne demek o, Berfin? Sen çocuk sahibi olamayacaksan nasıl hamileydin?
Sayfaya tekrar baktım. Kalbim hızlandı.
Mucize bu.Demek planı elinde patlamıştı.
Elinde patlayınca da onu ortadan kaldırmak istemişti.Sayfayı çevirdim.
Mirhat Ağa bugüne kadar bana hiç elini kaldırmadı. Ama benimle konuşmadı da. Sabahları onu gördüğüm zaman yolumu değiştiriyordum. Kötü bir şey olduğundan değil. Bana bugüne kadar sesini bile yükseltmedi. Hatta bir keresinde bana bir sürü kıyafet almış. Güzel güzel. Ben çıkmıyorum diye. Çıkamıyorum daha doğrusu. Çıkmaya cesaretim yok.
Bir an durdum.
Demek sana kıyafetler almıştı.
Devam ettim.
Bir yere çıkayım dersem sanki suratıma bir yumruk yiyecekmişim, tokat yiyecekmişim gibi hissediyorum. Ama bana yapılanlara da sesini çıkarmıyor. Gerçi hiç gözünün önünde beni dövmediler ama benimle birlikteyken vücudumdaki morlukları görmüştür. Gerçi kötülüğe susan dilsiz şeytandır demişler. Ama hiç müdahale etmedi. Bir ay oldu. Yemediğim kadar çok dayak yedim. Hizmetçisinden ayrı, hanımından ayrı.
Gözlerimi kapattım. Hepsi. Hepsi ona vurmuştu. Tek tek.
Sayfayı çevirdim.
Hele o Ayşem yok mu. Ayşem ve Rojîn. Siz. Normalde başka konaklarda kumalar el üstünde tutulur. Hanım ağanın bir altıdır. Ama ben burada hizmetçinin de altındayım. Sabah kalkıyorum, kahvaltı hazırlamalarına yardım ediyorum. Evi süpürmelerine, silmelerine yardım ediyorum. Akşam da hizmetçilerle yemek yiyorum. Onlar da beni masalarına almıyorlar. Kabul etmiyorlar. Ben de bir köşede yemeğimi yiyorum.
Boğazım düğümlendi.
Çünkü o masaya oturmam yasak. Dildar Hanım dedi ki, bu masaya oturduğun gün öldüğün gündür. Oturmayacaksın. Eğer olur da Mirhat sorarsa da rahat edemeyeceğini söyleyeceksin, dedi. O yüzden içerideki masaya oturamıyorum.
Başımı kaldırıp odaya baktım. Sen burada kendini fazlalık gibi hissettin. Bir evin içinde. Kendi kocanın konağında.Gerçi tek başıma daha rahatım. Otursam herhalde kendimi iyi hissetmem. Çünkü oraya ait gibi hissetmiyorum kendimi. Burada hiç dostum yok. Sadece Dilan. O da bana yaklaşmaya korkuyor. Çünkü o da Dildar’dan en az benim kadar korkuyor.
Bir sonraki satıra geçtim.
O çok kötü bir kadın. Mirhat Ağa’ya takıntılı. Yani onun için her şeyi yakıp yıkabilir. Onun istediği sadece konum değil. Zaten güçlü bir ağanın kızıydı. Küçüklükten beri Mirhat Ağa’ya âşıkmış. Ne yapmış, ne etmiş, kendini bu konağa aldırmış.
Gözlerim karardı. Dildar.
Bir keresinde Mirhat Ağa’ya bir hizmetçi başını kaldırıp baktı. Kadını bir daha göremedik. Büyük ihtimalle öldürüldü ya da sürüldü. Bilmiyorum. Ama Mirhat Ağa sorgulamıyor.
Günlüğü biraz daha sıkı tuttum. Keşke bir kere nasılsın diye sorsaydın bana. Bir kere.
Ben de derdim ki iyi değilim. Belki de diyemezdim. Hiç dostum yok. Sanki suç işlemişim gibi davranıyorlar. Ama beni bu konağa siz getirdiniz.
Sayfada mürekkebin bazı yerlerde dağıldığını gördüm.
Ben gelmek istemedim ki. Ben gelmek istemedim. Beni bu konağa siz getirdiniz. Sonra da beni dışladınız. Üstüne bir de bir ton dövdünüz. Neden? Ben ne kötülük yaptım ki? Yediğim iki lokma yemek, onu da çok görüyorsunuz bazen.
Gözlerimi kapattım.Bir süre konuşamadım.Sonra son satıra baktım.
Rojda, Mirhat Ağa’nın büyük abisinin eşi.
Altına düştüğü bir sonraki satırı okudum.
Zıkkım içsin o kahveyi.
Her gün yaparken tükürüyorum, haberi yok.
O yüzden kahve lezzetli.
Bir an öylece kaldım. Sonra istemsizce güldüm. “Berfin…”
Gülüşüm birkaç saniye sonra söndü. Günlüğün kapağını kapattım. “Rojda. İlk seni çözeceğim.” Elimi günlüğün üzerine koydum. “Kardeşim. Sen sustun diye ben susmayacağım. Sen katlandın diye ben katlanmayacağım. Bu konağın içinde senin sustuğun her cümlenin hesabını ben soracağım.”