2. Bölüm

797 Words
Atlas Demir Ben Atlas Demir. Lakabım Demirpençe. Bu lakabı soyadım ve ellerimle çok terörist öldürmem sebebiyle aldım. 32 yaşındayım. Hayatım, savaşın gölgesinde şekillendi. Harp okulundan mezun oldum; sonra sınır ötesi operasyonlarda görev yaptım. Suriye, Irak, birçok sıcak noktada bulundum. Üç kez yaralandım. Her seferinde acılarımı içine gömüp görevimin başına döndüm. Çünkü biliyordum; savaşta durmak yok. İlerlemek, direnmek zorundaydım. Ama içimde her zaman sessiz bir savaş vardı. Silah arkadaşlarımı, dostlarımı kaybettim. Her kayıp, içimde derin bir yara açtı. O yaralar beni sertleştirdi; mesafeli yaptı. İnsanlara güvenmeyi, sevmeyi zorlaştırdı. Çünkü acı, sevginin önüne geçti. Annemle babam birbirine çok aşıkmış. Ama benim hikayem onların hikayesinden farklıydı. Annem çok fazla çocuk istiyormuş; fakat bir türlü istediği gibi olmamış. Birkaç kez düşük yapmış. Annemin içindeki o anne sevgisini, o bekleyişi hissettim belki de. Ama annem bana hamileyken, doktorlar bu sürecin çok zor ve riskli olduğunu söylemişler. Hamileliği devam ederse, annemin hayatı tehlikeye girecekmiş. Bunları bana çoğunlukla anneannem anlatırdı. Çünkü babamla anneannem arasındaki buzlar öylesine kalındı ki, neredeyse hiç görüşmezlerdi. Zaman zaman anneannemin yanına götürülür, annemin hamileliği ve benim doğumumla ilgili hikayeyi ondan dinlerdim. “Annen seni çok istedi, Atlas,” derdi anneannem. “Ama zor oldu… Çok zor. Önce birkaç düşük geçirdi, çok üzüldü, yıkıldı her seferinde. Doktorlar hamile kalması halinde büyük risk olduğunu söylediler. Eğer dünyaya gelirsen, annen yaşayamayabilirmiş.” Büyürken hep bu cümleleri duydum. Annemin o kararlı direnişi, ısrarı hep ondan öğrenildi bana. Sonunda annem doğumda hayatını kaybetmiş. Anneannem o acıyı, o boşluğu anlatırken gözleri dolar, sesi titrerdi: “Doğumun çok zor geçti, o seni kurtarmak için hayatını verdi.” Babam, annemin ölümünü atlatamamış. Onun acısı içinde ben de kayboldum. Sevgiye, şefkate aç bir çocuk olarak büyüdüm. Beni hep yatılı okullara gönderdi. Yakınlık değil, mesafe tercih etti. Bana dokunmaktan kaçındı. Kendi içinde boğuluyordu belki de, bilemem. Babam zengin bir aileden geliyordu. Eski bir milletvekilinin oğluydu. Siyasetin içinde büyümüştü; hayat onun için hesap, plan ve kontrol demekti. Annemin ölüm riskini duyunca, bana aldırmak için anneme çok baskı yapmış.. “Hayatında beni düşünmelisin, bizi düşünmelisin. Seni asla kaybedemem” demiş. Yatılı okulda geçirdiğim yıllar yalnızlıkla doluydu. Sadece kendimden sorumluydum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim; sevmeyi değil. Savaşa giden yol, bana sevgisizliği öğretti. Harp okuluna kendi isteğimle girdim; belki de kaybettiğim sevgiyi başka yollardan aramaktım. Savaş alanlarında, silah arkadaşlarımın ölümüyle defalarca yüzleştim. Kardeşlerimden ayrılmanın acısını, kimsesiz kalmanın hüznünü taşıyorum içimde. Her kayıp, beni biraz daha kapattı dünyaya karşı. Gülmek zor, sevmek zor artık. Ama vazgeçmedim. Çünkü savaşın ortasında bile adalet vardı. Dostlarımı, sivilleri korumak zorundaydım. Soğukkanlı olmalı, acımasız olmalıydım savaşta; ama içimde yanan sadakatle, sevdiklerime karşı derin bağlılık taşıyorum. Ne kadar kaybetsem de, ne kadar yalnız olsam da buradayım. Demir gibi güçlü, kararlı ve dimdik ayakta. Biliyorum, hayat bana çok şey kaybettirdi ama ben kayıplarımın içinde kendi gücümü buldum. Bu gücü hem kendim için hem de koruduğum herkes için kullanıyorum. Hakkari’ye atanalı tam bir yıl oldu. Hakkari… Türkiye’nin en zorlu coğrafyalarından biri. Dağları yüksek, havalar sert, düşman ise acımasız. Burada terörle mücadele, sınır ötesi operasyonlardan bile daha farklı. Hayatın her anı tehlike, her nefes bir mücadele. Buraya uzun süredir birlikte olduğum beş kişilik bir ekiple geldim. Timimin adı Kapan 17. 17 kuruluş yılımızı temsil ediyor. Timin hepsi genç, ama sert. Hepsi 27-30 yaş arasında, her biri kendi alanında usta. Ve hepimiz bordo bereliyiz. Ben hem yüzbaşıyım, hem de keskin nişancıyım. Ekibimde Mert Yılmaz var, ona herkes “Karga” der. Keskin nişancıdır, gözleri düşmanın en küçük hareketini bile yakalar. Soğukkanlı ve ölümcül biridir. İnanılmaz dikkatli ve sessiz. Emre Kaya, “Sis” lakaplı. Patlayıcı uzmanı ve yakın dövüşte usta. Sert ve korkusuzdur. Düşman onun adını duyduğunda bile titrer. Sert duruşu ve acımasızlığıyla ekibin vazgeçilmezidir. Burak Özkan, “Hayalet” olarak tanınır. İstihbarat ve keşif işlerinde usta. Sessiz ve sinsidir; operasyonlarda iz bırakmaz. Düşmanın hiç farkına varmadığı, gölgesi gibi peşinden gittiği adamdır. Serhat Arslan ise “Boğa”. Ağır silahların ustası, takımın güç kaynağıdır. Gözü kara, durdurulamaz biridir. Her zorluğun üstesinden gelir, yıkılmaz bir güçtür. Son olarak Tuna Çelik var, ona “Kurt” deriz. Takımın ikincil lideridir, taktikler üzerinde en çok düşünen ve plan yapan kişi. Soğuk kanlıdır, hesapçıdır ve gerektiğinde acımasızdır. Her hamlesi önceden planlanmış gibidir. Biz bu beş kişiyle, Hakkari’nin dağlarında sürekli operasyonlara çıkıyoruz. Gün doğumundan karanlığa kadar çalışıyoruz. Burada hayat, ya savaşırsın ya kaybolursun. Bu yüzden birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız. Herkes birbirinin hayatını kurtarmak için orada. Tam bir yıldır buradayım. İlk geldiğim günleri unutamam. Uçağın penceresinden baktığımda, uçsuz bucaksız dağlar gözlerime dolmuştu. Havalimanından çıktığımda yüzüme çarpan soğuk rüzgar, içimde hem bir korku hem de bir aidiyet duygusu uyandırdı. Burası zordu, ama burası benim yeni evimdi. Her operasyon, her çatışma bana ve ekibime çok şey öğretti. Kaybettiğimiz arkadaşlarımız oldu. Ama onlar, bizi daha güçlü yaptı. Acılar, yaralar derinleşti ama durmadık. Biliyorum, burası kolay bir yer değil. Ama biz pençe ekibiyiz. Güçlüyüz, kararlıyız, dayanıklıyız. Bu topraklarda varlığımızı hissettireceğiz. Çünkü biz vazgeçmeyiz.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD