Elif Soykan
Hakkari’de ilk haftam dolmuştu. Her sabah bu dağların sessizliğinde uyanıyor, yüzümü buz gibi suyla yıkayıp kendime geliyordum. Soğuk öyle keskin oluyordu ki nefesim bile cama buğulanıyordu. Ama ben alışıyordum; çünkü burada olmak benim için sadece bir görev değil, bir anlam meselesiydi.
O sabah… Saat beşti. Öyle derin bir uykudaydım ki kapının çalınmasıyla kalbim ağzıma geldi. Kapı resmen yumruklanıyordu sanki! Yatağımdan fırladım, üzerime hızlıca kalın bir hırka geçirdim ve kapıyı açtım. Karşımda iki asker vardı; bakışları ciddi, nefesleri hızlıydı.
“Doktor Hanım, acil durum var. Hemen hazırlanın!” dedi biri.
“Tamam,” diyebildim sadece. Hemen üstümü giyip çantama stetoskop, ilaçlar, pansuman malzemeleri doldurdum. Koştum dışarı; hava buz gibiydi, karanlık sanki üzerime çöküyordu. Helikopter pistine götürdüler. Rotorun* sesi bile içimi titretiyordu.
“Ne oldu?” diye sordum, sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi.
“Operasyon sonrası ağır yaralılar var. Sahra çadırı kuruldu,” dedi biri kısaca.
Helikoptere bindik. Askerler sessizdi, ben köşeye sıkışmış düşünüyordum: “Yaralılar… Ne kadar kötü? Yetişebilir miyim?” Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki göğsümden dışarı çıkacak.
İndik. Sahra çadırı ışıkların altında bembeyaz parlıyordu. Taşlı zeminde koşarken iki kez tökezledim ama durmadım. Çadırın önüne vardım ve… İşte o an… Biri önümde durdu.
Üniforması muntazam, omzunda Yüzbaşı rütbesi. Adam uzun, baya uzun; neredeyse 1.90. Geniş omuzları, güçlü kolları, sanki dağlardan inmiş gibi bir havası vardı. Saçları kısacık, yüzü pürüzsüz ama keskin hatlı. Gözlerine bakınca… Koyu kahverengi, derin, öyle sert bakıyordu ki sanki içimi okuyordu. Bir anda midemde karıncalanmalar başladı. Kalbim hızlandı. “Ne oluyor bana?” diye düşündüm. İlk kez kendimi bu kadar küçük ve aynı anda güçlü hissettim. Güçlü, çünkü ona kendimi kanıtlamak istiyordum.
“Doktor siz misiniz?” dedi sert bir sesle.
Boğazımı temizleyip “Evet. Ben Doktor Elif Soykan,” dedim. Nefes nefeseydim.
“Ben Yüzbaşı Atlas. Burada zamanı boşa harcayamayız. İçeride iki ağır yaralı var. Biri kritik durumda. Eğer hızlı olmazsak kaybederiz,” dedi. Ses tonu tok, net, tartışmaya kapalıydı.
“O zaman hemen başlayalım,” dedim. Gözlerim onun gözlerinden ayrılmıyordu. İkimizin de bakışlarında aynı şey vardı: Kararlılık.
Çadıra girdik. Yaralıların durumu düşündüğümden de ağırdı. Biri göğsünden kan kaybediyordu, diğeri bacağı parçalanmış haldeydi. Ellerim otomatik çalışmaya başladı. Damar yolu açtım, kanamayı durdurmaya uğraştım. Kalbim, sakin olmaya çalıştıkça daha çok çarpıyordu. Yanımda duruyordu Atlas; bir yandan telsizden emirler veriyor, bir yandan bana dönüp “Daha ne kadar zamanın var?” diye soruyordu. O soruyu sorarken bile sanki sorumluluğu birlikte paylaşıyorduk.
Arada göz göze geliyorduk. Gözlerinde… bilmiyorum… hem taş gibi sertlik hem de derin bir yorgunluk vardı. Sanki yıllardır sırtında taşınması imkânsız bir yük vardı da kimse görmüyordu.
Bir süre sonra yaralıları stabilize ettim. Sedye ile helikoptere bindirirken Atlas bana döndü. Gözlerimin içine baktı ve ilk kez sesi yumuşadı:
“Ellerin dert görmesin, Doktor…” dedi. Sonra elini uzattı.
O an kalbim sanki durup tekrar çalıştı. Elini tuttum; elleri sıcaktı ve nedense… içinde kaybolacakmışım gibi hissettim. İçimdeki boşluk o sıcaklıkla doldu sanki. Ne saçma, ne saçma! Bu ciddi ortamda kalbim neden böyle çarpıyordu?
“Görevim,” diyebildim sadece. Sesim kısılmıştı. Atlas’ın gözlerinde bir anlık, belli belirsiz bir gülümseme gördüm. Sonra hemen ciddileşti, başını sallayıp helikoptere yöneldi.
Çadıra döndüm. Bu sefer yanımda bir sıhhiye vardı; adının Osman olduğunu öğrendim. Osman bana “Doktor Hanım, merak etmeyin, buradayım” dedi. Bu söz o kadar iyi geldi ki… Belki de ilk kez bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; yaralılarla uğraştım, ellerim kan içinde, zihnim dalgın. Başımı kaldırdığımda akşam olmuştu, gökyüzü zifiri karanlıktı. Ne yemek yemiştim, ne bir damla su içmiştim.
Çadırın köşesindeki su kabında ellerimi yıkadım. Osman yanıma geldi:
“Doktor Hanım, ateşin orada sıcak yemek var. Gidip yiyelim, çok yoruldunuz,” dedi.
Ateşin başına geldiğimde alevlerin ışığı yüzümü aydınlatıyordu. Ellerim hâlâ titriyordu; o an fark ettim ne kadar üşüdüğümü. İçimden “Sadece biraz oturup ısınayım,” diye geçiriyordum ki birden biri önümde durdu.
Kafamı kaldırdım. Atlas Yüzbaşı… Elinde dumanı tüten bir yemek kabı tutuyordu. Kalbim, varlığını unutturmamak istercesine deli gibi atmaya başladı. Yüzü ciddi ama gözlerinde belli belirsiz bir yumuşaklık vardı.
“Bunu alın,” dedi. Sesi normaldeki kadar sert değildi; sanki biraz yumuşamıştı.
“Teşekkür ederim…” dedim, sesi çıkmayan bir fısıltıyla. Ellerimiz yemek kabını alırken dokundu; sanki parmaklarımın ucundan sıcak bir akım geçti.
Atlas yanımda ateşin kenarına oturdu. Alevlerin dans eden ışığında yüz hatları daha da keskin görünüyordu. Gözleri yorgundu ama kararlıydı.
“Ameliyathaneden haber geldi,” dedi. Bakışlarını ateşe dikmişti. “İki asker de şimdilik iyi durumda. Bu… senin sayende.”
Sözleri kalbime oturdu. Gözlerim dolacak sandım ama kendimi tuttum. “Onlar için elimden geleni yaptım,” dedim kısık sesle.
Atlas başını bana çevirdi. Yüzünde tebessüm vardı. “Ve bu yeterliydi. Sağ ol, Doktor .”
Sessizlik oldu; sadece ateşin çıtırtısı ve arada uzaktan gelen köpek havlamaları duyuluyordu. Alevlerin ışığı yüzümüze vuruyor, göz göze geldiğimizde bakışlarımız ateşin sıcaklığında eriyip gidiyordu.
“Sen buralı mısın?” diye sordu Atlas, aniden konuyu değiştirip.
“Değilim… Ama hayat beni buraya getirdi,” dedim, hafif bir gülümsemeyle. “Ya siz? Hakkari zor bir yer, yıllardır mı buradasınız?”
Omuzlarını hafifçe silkti. “Dağlar… benim için ikinci ev gibi,” dedi. Bir an sustu, sonra ekledi: “Ama bazen o dağlar insanı içine alır, bırakmaz. Beni de öyle aldı. Hep farklı dağlardaydım. Şimdi 1 yıldır da timle Hakkari’nin dağlarındayız.”
Sesi uzaklara dalmış gibiydi. Başka söylemek istedikleri vardı sanki ama tutuyordu. Ben de fazla kurcalamadım. Başımı ateşe eğip alevlerin kıvılcımlarını izledim. Ellerim artık titremiyordu; garip bir huzur vardı içimde. Sessizlik ikimize de iyi gelmişti.
O an şunu fark ettim: O karanlık gece, buz gibi hava ve dağların ortasında, ateşin başında yanında oturduğum bu adam… bana kendimi garip bir şekilde güvende hissettiriyordu.
Ateşin başında bir süre daha sessizce oturduk. Sadece alevlerin çıtırtısı vardı aramızda. Uzakta uluyan kurtların sesi, yıldızlı gökyüzü. Hepsi içimi üşütüyordu. Ben gözlerimi ateşten ayıramıyordum; hem yorgundum hem de kafamda Atlas’ın varlığı yankılanıyordu. Kalbim sakinleşir gibi oluyor, ama bir bakışı, bir sesiyle yeniden hızlanıyordu. Derken sessizliği onun sesi bozdu. O tok, kararlı ses tonuyla ama bu kez biraz daha yumuşak bir ifadeyle:
“Doktor… Bu gece helikopter bir daha gelmez, Hava şartları iyice sertleşti.” dedi. Başını hafif bana çevirmişti ama gözleri hâlâ alevlerdeydi. “Sana bir çadır ayarlattım. Orada dinlenirsin. Yarın yaralılara bir daha bakarsın, sonra seni Otluca’ya bırakırlar.”
Başımı kaldırıp ona baktım, şaşkın bir tebessümle. “Teşekkür ederim” dedim. Sesim gerçekten içten geldi; çünkü bu kadar kaosun içinde biri benim uykumu bile düşünmüştü.
Gözlerimdeki ifadeyi görmüş gibi yüzünde belli belirsiz bir gülümseme kıpırdadı ama hemen toparladı. “Hadi, çadıra kadar götüreyim,” dedi, ayağa kalkarak.
Yan yana yürüdük. Adımlarımızın taşlı zeminde çıkardığı ses gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Hava öyle soğuktu ki nefesimiz beyaz beyaz uçuyordu ama içimde bir sıcaklık vardı. Onun yanımda yürümesi, sanki gecenin bütün ağırlığını hafifletiyordu.
Çadıra vardığımızda durdu. Gözleri yine o kararlı ama bir o kadar da yorgun bakışıyla bana döndü. “İyi geceler, Doktor,” dedi, sesi yine o alışık olduğum sert ama saygılı tonundaydı.
“İyi geceler, Yüzbaşı Atlas,” diyebildim, dudaklarımda minik bir gülümsemeyle.
Başını belli belirsiz eğdi, sonra döndü ve sessizce uzaklaştı. O giderken, arkasından bir an bakakaldım. Adımları sağlam, omuzları dik… Sanki o dağların bir parçası gibi. Çadırın kapısını araladım, içeri girdim. Ama dışarıdaki soğuk değil, onun varlığı kalbimi bu kadar üşütüp aynı anda ısıtan şeydi.
O gece uyumak zor oldu. Gözlerimi kapadığımda Atlas’ın bakışları, sesi ve o yanımda yürürkenki sessizliği zihnimde yankılandı durdu…