Bir Kaçış Yolu

2672 Words
Kral seradan çıkarak beni düşüncelerimde yalnız bıraktı. Seranın annesine ait olduğunu düşünmediğim gibi onun kraliyet metresi olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Ondan bahsederken saklamaya çalışsa da gözlerindeki kederi bir anlık da olsa görebilmiştim. Bir kaybın acısı unvanı ne olursa olsun insan için aynıydı. Kendimi toparlayarak seranın kapısına sırtımı döndüm. Onunla empati kurarak ilerleyemezdim. Özgürlüğümü açık açık istememe rağmen bunu yapamayacağını söylemişti. Sorun yoktu. Ben bir şekilde fırsatını bulacak ve buradan gidecektim. Sadece nasıl ve nereye sorularını bulmam gerekiyordu. Bakışlarım seranın tavanında uçan serçelere takıldı. Sarayda kaldığım sürece seranın bakımını kendim yapabilirdim. En azından vakit daha çabuk geçerdi. Üstelik kimse tarafından rahatsız edilmezdim. Bunu düşünmek bile kendimi iyi hissettirmişti. Serayı düzenleyecek bir yandan kaçış planlarımı hazırlayacaktım. Her bir tamiri, budamayı kendi ellerimle yapacak sonunda sera ilk zamanlarındaki kadar mükemmel göründüğünde sarayı terk edecektim. Verdiğim kararla kendi kendime gülümsedim. Baharın serin günlerinde olmamıza rağmen seranın sıcaklığında sarayın kâbus gibi hayatını güzelleştirebilirdim. Birkaç adım atıp eğilerek yerde duran sandalyeyi kaldırdım. Artık çok az yeri beyazdı ve sarmaşıklar sırt kısmını tamamen sarmıştı. Sandalyeyi düzelttiğimde saçlarımda gezinen rüzgârı hissettim. Sanki biri saçlarımı okşuyormuş gibiydi. Korkutucu değildi. Yine de hemen bakışlarımı etrafında gezdirdiğinde kimseyi göremedim. Biri serayı düzeltme kararımdan memnundu. Serada kimse olmamasına rağmen hafifçe eğilerek saraydakilerin reveransını yapmaya çalıştım. "Umarım burayı güzelleştirebilirim," dedim benden başka kimsenin olmadığı seraya. Nedense kelimelerimin duyulduğunu biliyordum. Seradan çıkarken esen ılık rüzgârda bunu kanıtlıyordu. ***** Seradan uzaklaşırken aklımda kral ile olan konuşmamızı tekrar ediyordum. Kendime yalan söylemek istemiyordum. Jason kesinlikle hayranlık uyandıran bir adamdı. Bunun farkında olması etkiyi daha da arttırıyordu. Sanki güneşten yapılmış gibi gözlerinde, teninde hatta kelimelerinde bile bir parlaklık vardı. Ondan etkilenmemek zordu ama imkânsız değildi. Karakteri ise benim için tam bir muammaydı. Neler yaşadığını az çok bilsem de bu onu tanıdığım anlamına gelmiyordu. Onunla ilgili bildiğim birkaç bilgi kırıntısına tutunmam gerekiyordu. Herkese karşı dik dursa da ne kadar yalnız olduğunu biliyordum. Kadın düşkünü olsa da birine âşık olmadığını biliyordum. Son savaştan sonra geceleri uyumakta zorlandığını, insanlarını korumak için her şeyden vazgeçebileceğini biliyordum. Tabi bir de bilmediklerim vardı. Annesi gibi. Kitapta ondan bahsedilmiyordu. Tabi benim okuduğum yere kadar en azından. Kitapta son yüz sayfada neler yaşandığını bilmiyordum. Her ne kadar dikkat çekici biri olsa da ona kapılamazdım. Ona yakın olmak beni sadece bir metres yapardı. Oysa ben özgürce istediğim gibi yaşamak istiyordum. Sevilmek ve sevmek. Aşık olduğum adamın tamamen bana ait olması gerekirdi. Dünyada sadece ikimizden başkası yokmuş gibi olmalıydı aşkımız. Canı sıkılınca başka bir yatağa giden adama gönlümü vermeyi reddediyordum. İşte tam da bu isteklerim yüzünden Kral Jason’dan uzak kalmak en iyisi olacaktı. Onun kaderi çoktan yazılmıştı. Prenses Jenina ile olacak, aşkları her gün daha da alevlenecekti. İşte ben o zaman çok uzaklarda olacaktım. Ön bahçeye geldiğimde düşüncelerim farklı bir yere kaydı. Onun bedeninde uyandığımdan Slyvia'ya ne olduğunu düşündüm. Nereye gitmişti? Zindan da olması gerekirken şimdi ben bedenini zapt ediyor onun geri dönmesini engelliyor olabilir miydim? Bu düşünce kalbimin sızlamasına neden oldu. Birinin yaşama şansını elinden mi alıyordum? Bahçede ilerlerken yanımda geçen kadınların bana bakışları dikkatimi dağıttı. Sanki soysuz biriymişim ve orada bulunmam tamamen kötü şanstan ibaretmiş gibi yüzlerini buruşturarak bana bakıyorlardı. Adımlarımı hızlandırdım. Kimseyle kavga etme niyetinde değildim. Kitaptaki olayları düşündüm. Zindan da kaldıktan sonra suçu kanıtlanamadığı için odasında hapsolacak ve sonunda bir gün intihar edecekti. Onun hakkında o kadar az bilgi verilmişti ki ne olduğunu tam olarak bilmiyordum bile. Sonra kahvaltı sırasında bir hizmetçi kadının öldüğünü söyleyecek Jason'ın ilk düşüncesi kadının neden intihar ettiği sorusu olacaktı. Onun şüphelendiği kitapta yazmasa bile onun gibi bir adamın şüphe duyduğuna emindim. Yine de sonra kadının ölümünün ardından Jai Krallığı'nın göstereceği tutum hakkında bir toplantı yapmak için Jenina'nın yanından ayrılmıştı. Kitapta okuduklarımdan daha ayrıntılı yaşıyordum ama ana olaylar değişmeden ilerleyebilirdi. Slyvia'nın ölümü hariç. Ölmemek için elimden geleni yapacaktım. İkinci şansımı akıllıca kullanacaktım. Saraya girmeden önce dönüp güneşli, mavi gökyüzüne, çiçeklerle bezenmiş yeşil bahçeye baktım. Bir seçenek daha vardı. Metres olmayı kabul edebilir, gururumu hiçe sayarak kralın yatağına girebilirdim. Herkes benden nefret etse de serada vakit geçirebilir, bahçede hayatımın geri kalanını harcayabilirdim. Jason’ın yaşadığı sorunlara yardım etmek beni şimdi bulunduğum konumdan daha iyi bir yere getirebilirdi. Belki bir çocuğumuz olursa onun için daha değerli olurdum. Tüm bu düşünceler midemi bulandırdı. Ben böyle bir kadın değildim. Daha azıyla yetinmeyi reddediyordum. Başımı ağır ağır sallarken sarayın merdivenlerini tırmanmaya başladım. Sevilmeyen, istenmeyen ben değildim belki ama birine tanımak için şans vermeden ondan körü körüne nefret eden insanların arasında yaşamak istemiyordum. Bulabildiğim her fırsatı kullanacak kral kurtardığım her zor an için bana borçlu hissetmesini sağlayacaktım. İyiliklerin ne zaman işe yarayacağı belli olmazdı. Sarayın koridorunda ilerlediğimde bir an odamı bulamayacağımı düşündüm. Bu geniş yapıda kaldığım oda daha tenha bir bölümdeydi. Ayaklarımın beni götürmesine izin verdim. İçimden bir ses Finley'in beni bir şekilde bulacağını söylüyordu. Daha önce geçip geçmediğimden emin olmadığım bir merdivene tırmanmak üzereydim ki tam da düşündüğüm gibi Finley bir anda yanımda belirdi. "Orası Kralın çalışma odasının olduğu kat leydim. Sizin odanıza çıkan yol değil," derken sesi sakindi. Orada kralın çalışma odası olduğunu söylemesine bile şaşırmıştım. Beni kraldan uzak tutmak için her şeyi yapabilirmiş gibi görünüyordu oysa. Başımı sallayarak onun peşinden yürümeye başladım. "Genç kadını odasına götürdün mü?" diye sordum merakla. Kızın iyi olup olmadığını merak ediyordum. Yaşadığı kolay bir şey değildi. Gerçi onu nasıl teselli edebilirdim bilmiyordum. Konuşmak mı daha iyi olurdu konuşmamak mı? Belki de ona başka bir görev vermeliydim. Slyvia'nın abisinden dolay kadını görmek bile istemeyebilirdi. "Odasına götürmek istedim ama sizin için akşam elbisenizi hazırlaması gerektiği konusunda ısrar etti. Bu akşam kral ve prenses Jenina ile yemeğe katılacağınızı duymak sizi heyecanlandırır sanırım." Ah aksine midemin gerilmesine neden olmuştu. Slyvia daha önce de onlarla yemek yiyor muydu? Bunu bilmiyordum ki? Akşam yemekte onlara nasıl davranmam gerektiğini bile bilmiyordum. Çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Gerçi Finley'in tepkisini görmek için bunu yapmayı ciddi ciddi düşünebilirdim. Sonunda odamın olduğu tanıdık koridora geldiğimizde ben hala endişelerimle boğuşuyordum. Ne etraftaki eserleri inceleyebilmiş ne de odama gelen yolu ezberleyebilmiştim. Şimdi odama gelen yol hakkında endişe etmek çok saçma görünüyordu. Kapının kulpunu tutup açmadan önce Finley'e teşekkürümü mırıldandım. Benim dediklerimi duymamış gibi tepkisiz bir yüzle kapının önüne, nöbet tutacağı yere geldi. Onun bu haline gözlerimi devirmeden edemedim. Ardından içeri girip kapıyı hızla kapattım. İsterse ölene kadar orada bekleyebilirdi, umursamıyordum. Bakışlarımı kapıdan odaya çevirdiğimde genç hizmetçinin elinde bir kurdeleyle bana baktığını gördüm. Hemen reverans yapıp işine devam etti. Çaresiz bir ifadeyle önce kapıya sonra sarsak bir halde çalışan hizmetçiye baktım. Hizmetçi sadece bir kere kitapta adı geçmişti. O da kahvaltı sırasında hizmet ettiği prensesin öldüğünü söylerken. Adının Rose Ann olduğunu biliyordum. Genç kadına baktım. Cinsel saldırıya hiç uğramamıştım ama bir kadın olarak yaşadıklarının ne kadar yıkıcı olduğunu az da olsa tahmin edebiliyordum. Kralın o adama gerekli cezayı vermesini umdum. Öyle ki bir daha başka bir kadına el uzatmayacak kadar akıllanmalıydı. "Rose," diye başladım konuşmaya. Bir an kelimeler sanki boğazımda tıkandı. "Sana bunca zaman yardım edemediğim için öncelikle özür dilerim," dedim sanki yeterliymiş gibi ama daha fazla ne diyeceğimi bilmiyordum. Kız omuzlarını düşürdü. Bakışlarında suçlamadan çok anlayış vardı. Dokunsam ağlayacakmış gibi bir ifadeyle buz mavisi bir elbisenin eteklerini düzeltiyordu. "Bunun için kendinizi nasıl suçlayabilirsiniz? Söz verdiğiniz zamanı hatırlıyor musunuz?" Genç kadının ne dediği hakkında bir fikrim yoktu. Sakin kalmaya çalışmalıydım. Gerçi o iri kahverengi gözler bana öyle dikkatli bakarken bu zordu. Ya yalan söyleyecek sözün ne olduğunu bilmesem de biliyormuş gibi davranacaktım ya da sözün önemini geçiştirecektim. İkisi de kötü gözüküyordu. Bu yüzden yalan söyleyecek olsam da gerçeğe en yakın olanı söyleyemeye karar verdim. Nefesimi verirken genç kadına doğru birkaç adım attım. "Rose açıkçası zindana atıldıktan sonra bana bir şey oldu," dedim tedbirli konuşarak. Kadını izleyerek yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi tepkilerinden anlamaya çalışıyordum. "Ben hiçbir şey hatırlamıyorum, adını bile başka bir hizmetçiye sordum," dedim ve genç kadının tepkisini bekledim. Benden şüphelenmesi için bir sebep yoktu ama daha fazla açıklama isterse ne diyeceğimi bilmiyordum. Şaşırmasını beklerken sanki onun için her şey yerli yerine oturmuş gibi başını salladı. "Bu durum yaptığın davranışın nedenini açıklıyor," dedi ve bana bir şey daha söylemek istiyormuş gibi dudaklarını araladı ama birden yeniden kapattı. Gözlerinden geçip giden bakışın anlamını çözmekte geç kaldım. Kadının gözlerinden geçen hüznü gördüm. Omuzları ağır bir kabullenişle çökmüştü. Konuştuğunda sesindeki hayal kırıklığı ruhuma işledi. "Belki de böylesi sizin için daha iyidir Prensesim," dedi ve elindeki elbiseyi yatağa serdi. "Şimdi akşam yemeğine hazırlanmaya banyodan başlayabilir misiniz?" Konuyu değiştirmesi ona soracağım soruların bir köpük gibi yok olmasına neden oldu. Neden öyle bir şey demişti bilmiyordum. Banyoya doğru ilerlerken içimdeki ses bazı durumların benim bildiğimden daha farklı olduğunu fısıldıyordu. ***** Addie Ruth'a hayır demeyi bir şekilde öğrenmeliydi. Kadının sözlerinden etkilendiği için kendini onun söylediklerini yaparken buluyordu. Henry'nin kadının etrafında neden pervane olduğunu daha iyi anlıyordu şimdi. Gerçi Addie Ruth'a verdiği söz bir bahaneydi. Önce zindanda sonra serada kadınla konuştuktan sonra ondan etkilenmişti. Onunla kolaylıkla arkadaş olabilirmiş gibi hissediyordu. Jenina onun çocukluk arkadaşıydı ve bir asildi. Çay partilerinde ne yapılır, baloda nasıl dans edilir ve sarayın önemli insanları ile nasıl konuşulur her şeyi bilirdi. O dört dörtlük bir prensesti. Uysaldı, bir saksı çiçeği kadar narindi. Prenses Slyvia'da ise tuhaf bir vahşilik vardı. Her konuşması bir savaş gibiydi. Üstelik galip çıkmak için elinden gelenide yapıyordu. Serayı kendisine istediğinde ona hayır dese bile ısrar edeceğini biliyordu ama onu asıl şaşırtan şey özgürlüğünü istemesiydi. Bunu ona veremediği için kendini kötü hissetmişti. Tabi birde ufacık bir yanı kadının gitmesini istememişti. O tuhaf isteğin sebebi kadına karşı duyduğu meraktı. Yemek odasının pencereleri ardına kadar açıktı. Baharın ilk günleri nazlı bir sevgili gibiydi. Ilık esinti bazen serin bir havaya bırakıyor insanın duygularıyla oynadığı gibi aklını da karıştırıyordu. Kesinlikle havadan dolayı böyle tuhaf hissediyordu. Kadehinden bir yudum alarak özel olarak getirttiği tatlı şarabın tadının dilinin üzerine yayılmasına izin verdi. Gözleri sarayın bahçesine özenle dikilen ağaçların tepesindeydi. Slyvia'nın hala bir şekilde onu ekeceğine dair umudu vardı. En azından o zaman Addie Ruth'un dediğini yapmış ama kadın gelmemiş olacaktı. Bir de gün içinde aldığı raporlardan memnun değildi. Doğu Krallığı her zaman ki gibi madenlere ulaşabilecekleri alternatif bir yolun peşindeydi. Sınır birliklerinden gelen haberlere göre bir saldırı olmamıştı ama gizemli tiplerin tuhaf sorular sorduğu ve gizli çalışmalar yaptıkları bir gerçekti. Jai Krallığı'nın planları vardı. Jason ne olursa olsun o planların ne olduğunu bulacak, engellemek için her şeyi yapacaktı. "Neden bu kadar huzursuzsun?" diye sordu Jenina oturduğu koltuktan. Artık kendini daha iyi hissettiği için yemekleri yine beraber yemeğe başlamışlardı. Tabi onlara katılırsa Slyvia'da olacaktı. Jason masanın arkasındaki şömineye ilerledi. Altın işlemeli mermer sayısız kez ovulmaktan bir ayna gibi ışığı yansıtacak kadar parlamıştı. Şömine bu akşam yanmıyordu. Hava serin olsa da gün içinde güneş gören oda hala sıcaklığını koruyordu. "Huzursuz değilim, sadece prensesin neden abisini cezalandırarak bana yardımcı olduğunu düşünüyordum." Yalan değildi. Sonuçta prensesi düşünüyordu. Jenina iç çekti. "Açıkçası bir planı olduğunu düşünüyorum. Belli ki senin aklına girip yakın olmaya çalışacak." Bahçeden gelen esintinin taşıdığı çiçek kokuları Jason'a ulaştığında güzel bir gece olacağını düşündü. Sevgililer sarayın bahçesinde, gölgeler arasında vakit geçirecek. Sarayda her daim olan partilerde eğleneceklerdi. Kral ise o an iyi bir ruh halinde değildi çünkü Jenina'nın söyledikleri canını sıkmıştı. "Benden özgürlüğünü isteyen bir kadın için tuhaf bir hareket olurdu." Jenina elini boş ver dercesine salladı. "Bunun iyi oynanmış bir rol olduğunu düşünüyorum. Zehirlenmemden sonra gözleri üzerinden çevirmek için oynanmış iyi bir rol. Yoksa onu daha ağır cezalandırabilirdin." Jason birkaç saat tutsak kalacağı yemek odasına baktı. Jenina her zaman böyle mi konuşuyordu emin değildi ama onu susturmak istiyordu. O kral olmadan önce iyi bir askerdi. İnsanların karakterlerini anlayabilecek bir asker. Gerçi şimdi kötü olarak bildiği Slyvia'yı yanlış tanıdığını fark ediyordu. Belki aynı şey Jenina içinde geçerliydi. Annesi ölmeden önce ona Jenina'ya iyi bakması gerektiğini ve yalnız kalmamaları tembih etmişti. O zamanları Jenina'nın desteği olmadan atlatamazdı. Ona gönül borcu vardı bunu inkâr edemezdi. "Belki de haklısın ama bunu zaman gösterecek." Sesindeki kesinlik konunun kapandığını gösteriyordu. Jenina mesajı alarak elindeki şaraba odakladı ve tek kelime etmedi. İkisi sessizlik içinde aralarına katılıp katılmayacağı belli olmayan Slyvia'yı beklediler. Kıyafetlerin hışırtısını duyduğunda tuhaf bir beklentiyle bakışlarını kapıya dikti. ******* Rose kesinlikle işinde yetenekliydi. Dolapta her renkten elbise olduğunu görmüştüm. Hepsi kaliteli kumaş, ipek ve tüllerden oluşuyordu. Her elbisenin giyileceği davet ayrı olduğu için muhtemelen uygun olmayan bir elbise seçebilirdim ama şükür ki Rose yanımdaydı ve bana zaten harika bir elbise seçmişti. Seçtiği buz mavisi elbise sanki periler tarafından yapılmış gibi tüller, narin işlemeler ve kat kat etekten oluşuyordu. Kare yakasından görünen göğüslerim her ne kadar beni rahatsız etse de görüntüyü tamamlıyordu. İpekten elbisenin üzerinde yıldızlar tutturulmuş gibi görünen tül vardı. Mumlardan yansıyan ışık sayesinde parlayan elbise farklı bir diyarın prensesiymişim gibi hissettiriyordu. Gerçi sanırım öyle bir durumdaydım. Bu düşünce gülmeme neden oldu. Bir prensestim. Geri kalan unvanları düşünmeyecektim. Hepsi çöpe gidebilirdi. Rose beni aynanın karşısına oturtmadan önce hala aynadan elbisenin güzelliğine bakıyordum. Bir an için gözlerim doldu. Geçmiş hayatımı düşünmek istemiyordum ama bazen ailemin yüzü o kadar ani gözlerimin önüne geliyordu ki bundan kaçmam imkânsız oluyordu. Ne olursa olsun onları unutmayacaktım. Ve kesinlikle ağlamayacaktım. Eminim ikinci bir şans elde ettiğimi bilseler bundan mutlu olurlardı. Sadece yaşadığım anın keyfine varacak, arkadaş edinecek ve âşık olacaktım. Kim bilir belki bir aile bile kurabilirdim. Ben dalgın dalgın düşünürken Rose saçlarımı özenle toplayarak başımın üzerinde şık bir topuz haline getirmişti. Minik örgüler topuzumun arasına giriyor ve bazı noktalarda kıvrılarak yeniden ortaya çıkıyordu. Aynada Slyvia'nın gözlerine bakmaktan kendimi alamıyordum. Yeşil gözleri öyle dikkat çekiciydi ki hipnotize olmuş gibiydim. Saçtan sonra yanaklarıma hafifçe allık, dudaklarıma ezdiği gül yapraklarından çıkan sıvıyı sürdü. Pembeleşen dudaklarım ve kokusunu alabildiğim gül bir anda zihnimde ışık yanmasına neden oldu. Gülleri satarak para kazanabilirdim. Gülleri budamak için birçoğunu kesmek zorunda kalacaktım. Onları atmak yerine şehirdeki kozmetik ürünleri yapanlara, parfümcülere satabilirdim. Üstelik bu güller oldukça hoş kokulu ve güzeldi. Eminin onları almak için sıraya gireceklerdi. Aynadaki yansımamın gülümsemesi genişlerken saraydan kaçmaya yarayacak parayı nasıl bulacağımı artık bilmenin rahatlığını yaşıyordum. Rose "Hazırsınız majesteleri," diyerek geri çekildiğinde kendime baktım. Slyvia ben değildi. Ona ne zaman ayna da baksam kendime değil, yabancı bir insanın portresine bakıyor gibi hissediyordum. Syvia'nın narin bir güzelliği vardı. Öyle can alıcı güzellerden değildi ama doğru şekilde kendine baktığında güzel görünüyordu. Aşırı beyaz teni bir sorun olduğu kadar bir lütuftu da. Siyah gibi görünen saçları koyu kahverengiydi. Bakışlarımı aynadaki görüntümden Rose'a çevirdim. Oldukça yorgun görünüyordu. Yaşadıklarından sonra yardımını isteyerek bencillik etmiştim. Aynadaki yansımasına bakarken gülümsedim. "Teşekkür ederim Rose, gidip dinlen istersen," dedim gülümseyerek. Genç hizmetçi minnettar bir şekilde derin reverans yaptı ve benim fikrimi değiştirmemden korkuyormuş gibi hızla odadan çıktı. Onun arkasından bakarken kıza yardım edebilecek daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeden edemedim. Benden sakladıklarını öğrenmek için ise nasıl bir yol izlemem gerektiğini daha sonra düşünecektim. Yeniden aynaya baktığımda heyecanla bana bakan yeşil gözlerle karşılaştım. Akşamki yemek nasıl geçecekti artık umurumda değildi. Yemek boyunca yapmayı düşündüğüm işin planını kurarak kendimi oyalayabilirdim. Beni yemeğe götürecek kişinin Rose olması gerekiyordu ama onu göndermiştim. Bir an boy aynasının karşısında ne yapacağımı bilemeden dikildim. Kral ve Prenses Jenina ile yiyeceğim yemeğe geç kalmak istemiyordum. En iyisi Finley'den yardım istemekti. Derin bir nefes alıp kapıyı açtığımda Finley yerine başka bir muhafız ile göz göze geldim. "Yemek için hazır mısınız leydim?" diye sorduğunda yemekten haberi olduğuna sevindim. En azından yemek salonunu bulmak için sarayda gezinip durmayacaktım. Tabi birde Finley'den daha nazik olması vardı. "Evet hazırım," dedim arkamdan kapıyı kapatırken. Bunu yaptığım an muhafız kaşlarını çattı. Sanki kadınlar kapıyı kapatmazmış gibi bakıyordu. Aman ne güzel. Bir gün dolmadan birden fazla insanın dikkatini çekmiştim. Neyse ki sarayda kalacağım günler sayılıydı. Seranın eski şaşalı günlerine dönüşmesini sağlarken güllerden de edindiğim parayı biriktirebilirdim. Muhafız bana yol gösterirken arkasında heyecanla ilerliyordum. Ellerim terliyordu ve benim ellerim terlemezdi. Slyvia'nın bir özelliğini daha keşfetmiştim. Heyecanlı olduğu zamanlar elleri terliyordu. Kralı gördüğümde saçma bir hareket yapmamayı diledim. Bir kat aşağıya indik. Bahçeye giderken ilerlediğimiz yoldan başka bir rota takip ediyorduk. Belki yaşadığım heyecan olmasa etrafta olanlara dikkat edebilirdim ama şimdi sadece varmak istiyordum. Ne kadar hızlı yürürsem yürüyeyim yeterli değildi. Yemek zamanının bir an önce bitmesini istiyordum. Yapılacak çok işim vardı. Sonunda oldukça büyük çift kapının olduğu yere geldiğimizde iki muhafız bana selam verdi ve uzanıp kapıyı yavaşça araladılar. Yüzlerinde zorlandıklarına dair bir işaret yoktu ama kapılar ağır gibi görünüyordu. Beni odaya getiren muhafız ilerlemem için kenara çekildi. Bana başıyla selam verdikten sonra yanımdan ayrıldı. Eteklerimin hışırtısı eşliğinde kapılardan geçerek odaya girdim ve kral ile prenses Jenina'yı gördüm. Bu manzara bulduğum iş fikrinin yarattığı heyecanı bir balon gibi söndürdü ve içim karardı. Kesinlikle oldukça uzun bir akşam yemeği olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD