Cehennemde olabilir miyim?
İki şeyden emindim.
Birincisi, ölmüştüm.
İkincisi, kesinlikle cehennemdeydim.
Cehennemde gözlerimi açalı iki saniye olmuştu ama burnuma dolan iğrenç koku o kadar dayanılmazdı ki gözlerimi yakıyordu. Midem ağzıma gelse de öğürmeme rağmen kusmamıştım.
Yattığım yerden kalkmak için sert zemine avcumu dayamak istedim ama bileğimdeki ağırlık hareketimi kısıtladı. Elimi kaldırdığımda kaşlarım çatıldı. Zindanı aydınlatan az ışıkla bileğime baktım. Daha birkaç dakika önce hastane odasında midemde ne varsa çıkarırken bir an sonra kendimi burada karanlığın ve pis kokunun içinde yatarken bulmuştum.
Kesinlikle pis kokulu bir yerdi. Zeminde yatak yerine samanların olduğu bir yığının üzerindeydim ve yukarıdan bir yerden gelen ay ışığı sayesinde gördüğüm kadarıyla beni bileklerimden kelepçelemişlerdi. Üstelik bu kelepçeler kalın demirdendi ve demir bir zincire bağlıydı. Yaşadığım yıllar boyunca tek yaptığım hastalıkla savaşmaktı. Ağır bir suç işlemiş mahkûm gibi zincirlenecek kadar nasıl bir günah işlemiş olabilirdim ki?
Cehennemde bile adalet duygusu yoktu.
Zorda olsa ezilmiş samanların üzerinde oturdum. Sol şakağım ve sağ bacağım sızlıyordu. Biri beni dövmüş gibi kaslarımdaki ağrıları hissedebiliyordum. Yüzümü gıdıklayan bir şeyler vardı. Parmaklarımı götürdüğümde onların saç olduğunu fark ettim. Hayretle nefesimi içime çektim ve bu yaptığım en büyük hataydı. İğrenç koku beni birkaç dakikalığına felce uğrattı.
Aldığım tedavi yüzünden saçlarım uzun zaman önce dökülmüştü. O halde şu an parmaklarım neye dokunuyordu? Parmaklarım tekrar ve tekrar saçların üzerinden geçerken onların belime kadar uzun olduğunu fark ettim.
Neden bunları yaşıyordum?
Zihnim deliliğin sınırında gezinirken olanları mantığa oturtmakta zorlanıyordum. Birilerine seslenmek istediğimde kendimi tuttum. Seslenmeme kim karşılık verirdi bilmiyordum.
Ben kendi kendime savaşırken karanlığın içinde cılızda olsa bir ışık belirdi. Işık benden uzaktaydı ama yavaş yavaş büyürken içerisinde bulunduğum yeri daha iyi görebilmemi sağladı.
Kaldığım yer bir zindanı andırıyordu. Taş duvarlar, soğuk hava, demir parmaklıklar ve tabi ki bileklerimdeki zincirler. Zindan pisti, zeminde nasıl olduğunu düşünmek bile istemediğim pas rengi lekeler vardı.
Işık daha da genişlerken demir parmaklıkların gölgesi üzerime vurdu. O anda gözlerim üzerimdeki kıyafetleri gördüm. Demek cehennemde balo elbiseleri giyiliyordu. Bir zamanlar gökyüzü mavisi gibi görünen renge sahip eteğim yer yer yırtılmıştı. Göğsüme baktığımda taşlarla bezeli bir üst olduğunu gördüm. Sanki zindanın içindeki soğukluğu yeni hissetmiş gibi titredim.
Ayak seslerini yaklaşınca başımı kaldırdım. Elbiseyi daha sonra düşünecektim. Şimdi karşılamam gerekenler vardı. Gelecek kişilerin zebani olmamasını diledim.
Işık büyürken duvara yansıyan siluetleri gördüm. Bir an gelenlerin gölgesinde şeytan boynuzları aradım ama yoktu. Şeytan bize anlatılan gibi olmayabilirdi. Belki de şeytan insanın ta kendisiydi. En iyisi temkinli davranmaktı.
Ayak sesleri gittikçe yaklaşırken ışık daha da büyüyor ve içinde bulunduğum zindanı daha da korkutucu gösteriyordu. İçimden dua etmek istiyor ama doğru kelimeleri zihnimde bir araya bile getiremiyordum. Korku adeta tenime işlemiş, uğulduyor doğru düşünmemi engelliyordu.
Sonunda ıstırabım ışık zindanı tamamen aydınlattığında zirveye ulaştı. Bir an için gözümü alan ışığın etkisinden kurtulmak için gözlerimi sımsıkı kapattım. Önce anahtarların şıngırtısını daha sonra demir parmaklığın çıkardığı gıcırtıyı duydum. Ses sanki içimde yankılanmıştı.
Adım sesleri artık zindanımın içindeydi ve bana doğru yaklaşıyordu. Gözlerimi kapattığım için pişmandım. Şimdi onları açmak için büyük bir cesaret göstermem gerekiyordu.
Cesaretimi toplamak için derin bir nefes aldım ve bunu ikinci kez yaptığıma lanet ettim. Genzimi yakan koku yüzünden öğürmek ve öksürmek arası sesler çıkarırken gözlerimi altım. Karşımda oldukça sıradan bir adamın dikildiğini gördüm. Işık arkasından vurduğu için yüzünü seçemiyordum ama oldukça uzun bir adamdı. Üstelik ne kuyruğu ne de boynuzları vardı.
"Onu buraya kapatmamalıydınız," dedi adam memnuniyetsiz bir sesle. Gür sesini adeta içimde hissetmiştim. Bazı sesler vardı. Onları kategoriye koymayı severdim. Bu adamın sesi emir vermeye alışkın bir insanın sesiydi.
Aklım iyice karıştı. Karşımdaki kişi şeytandan çok insandı ve burada olmamdan memnun değildi. Belki de cennete gitmeliydim. Yanlış gelmiş olabilirdim.
Lütfen yanlış gelmiş olayım.
Adamın arkasından başka bir ses cevapladı. "O prensesi öldürmeye çalıştı majesteleri bu yüzden ona layık olan yerde." Bu sesteki nefret öyle yoğundu ki derimin yara almamasına şaşırmıştım. Sonra ne dediğini anladım.
Prenses mi?
Majesteleri mi?
Bir dakika ben cehennemde değil miydim? İki adam arasındaki konuşmaya odaklanmaya çalıştım ama başım dönüyordu. Onları dikkatle dinlediğimde kelimelerin tuhaf geldiğini fark ettim ama buna rağmen onları anlayabiliyordum. Ne olduğunu anlamak için adamların konuşmasını dinlemeliydim.
Diğer adamın majesteleri diye seslendiği kişi nefesini bırakıp elini saçlarının arasından geçirdi. Hala arkasından vuran ışık yüzünden yüzünü göremiyordum.
Majesteleri başını adama çevirdi. "O hala Doğu Krallığı'nın prensesi. Jen ölmediğine göre ne yazık ki ona ölüm cezası veremeyiz. Onu asillerin atıldığı odaya götürmeniz gerekiyordu." Başını sağa sola sallarken diğer adam isteksiz bir sesle özrünü diledi.
O sırada ben tamamen karmaşa içindeydim.
Doğu Krallığı, prenses ve Jen.
Bunlar bana kesinlikle tanıdık geliyordu.
Sonunda zihnimde belirenler hayretle nefes almama neden oldu. Birkaç kez öksürdükten sonra bileklerimdeki zincirlerin ses çıkarmasına neden olacak hızla doğrulmaya çalıştım ama belimdeki ağrı ve zincirlerin kısalığı yeniden oturmama neden oldu.
Bu kelimeler bana tanıdık geliyordu çünkü ölmeden önce okuduğum Kralın Karısı adlı kitapta geçiyordu. Bakışlarımı hızla karşımda dikilen adama çevirdim. Gözlerimi kıstım ama yüzünü hala göremiyordum. Ona majesteleri diye seslenildiğine göre o kral Jason olmalıydı.
Ben ölmüştüm.
Ve okuduğum kitabın içinde uyanmıştım.
Bu kesinlikle inanılacak gibi değildi.
Peki ben kitabın içindeysem o halde kimdim?
Zindanda zincirlenmiş olmam ama en önemlisi kral Jason'ın Doğu Krallığı'nın prensesi olarak benden bahsetmesi tek bir kişiyi işaret ediyordu.
Prenses Slyvia Jai.
Sağ elim şokla açılan ağzımı kapatmak için hareketlense de zincir yüzünden yarı yolda kaldı. Bileğimdeki yaraya sürtünen demir dudaklarımdan acı bir tıslama çıkmasına neden oldu.
Benim verdiğim tepkiyle kral Jason arkasındaki adama döndü. "Bileğindeki zincirleri çıkar Leo. Onun burada ölmesine izin veremem. Her ne kadar canı benim için değerli olmasa da Doğu Krallığı bize saldırmak için bahane olarak kullanabilir.”
Leo'nun itiraz etmesini bekledim ama o beni şaşırtarak kral Jason'ın yanından ilerleyerek yanıma geldi. Eğildiğinde biraz haşin bir tavırla bileğimi tuttu. Canım yansa da tek kelime etmedim. Bu insanların karşısında salya sümük ağlasam bile yararı olmayacaktı biliyordum. Adam bileğimdeki kelepçeye bir anahtar sokup çevirdi. Bir an sonra bileklerim serbest kaldı.
Benden daha doğrusu Prense Slyvia’dan neden nefret ettiklerini artık biliyordum.
Prenses Slyvia Kralın Karısı adlı kitapta silik bir kötü karakterdi. Kitap son kaldığım hastane odasında komidinin ilk çekmesinde bulduğum andan beri başucu kitabım olmuştu. Ağrılı tedavi sonrası okuyarak kendimi bir nebze olsun acılardan uzaklaştırabiliyordum.
Kral Jason veliaht prensken madenleri ele geçirmeye çalışan Doğu Krallığı Jai ve Kaysen Krallığı ile savaşmış, bunun sonucunda onları yenerek madenlerini kurtarmıştı. Doğu Krallığı bir özür olarak ona ganimetlerle dolu bir kafile göndermişti. O kafilenin içinde Prenses Slyvia'da vardı. Babası Jason’ın bir nişanlısı olduğunu bilmesine rağmen onu metres olması için kral Jason'a göndermişti.
Jason Slyvia’yı reddedememiş ama kabulde etmemişti.
Jai Krallığı anlaşmaya sadık olan Kaysen Krallığı gibi değildi.
Jason güçlüydü, yakışıklıydı ve bir kralın zekasına sahipti. Çocukluk arkadaşı prenses Jenina’yla nişanlanmanın ona kazanç sağlayacağını biliyordu ve bir kral gibi davranmıştı. Kitapta zamanla ona karşı hislerinin nasıl geliştiği olaylarla veriliyordu.
Aralarında tek sorun Prenses Slyvia olmuştu ama o prenses Jenina'ya zarar verme girişimlerinden vazgeçmeyince kral tarafından cezalandırılmıştı. Sonunda prenses Slyvia intihar etmişti.
Prenses Slyvia soğuktu, hastalıklıydı. Üstelik metres olarak Jason'a gönderildiği için sarayda hiç çaba göstermeden herkesin nefretini kazanmıştı. Ondan nefret etmek kolaydı. Düşman prensesti ve varlığı en sevdikleri prensesin üzülmesine neden olduğu için ondan ölesiye nefret ediyorlardı. Slyvia kendi halinde sarayda yaşıyormuş gibi görünse de bir çay partisinde içtiği çay yüzünden prenses Jenina'nın hayatı tehlikeye girince ilk suçlanan o olmuştu.
Odası aranmış, zehir kısa sürede bulunmuştu. Sonunda Jenina ölmediği için idam cezası almamıştı ama Kral Jason onu odasında hapsetmişti. Slyvia sonunda intihar ederek kitabın otuzuncu sayfasında olay örgüsünden çıkmıştı.
Ve ben ölümümden sonra ikinci şans olarak böyle bir karakterin bedeninde gözlerimi açmıştım.
Üstelik kitabın son yüz sayfasını okuyacak kadar yaşayamamıştım. Eğer olurda kısa zamanda intihar etmez de yaşarsam bir süre sonra olacakları bilmiyor olacaktım. Her an beni öldürmek isteyen insanlarla dolu bu yerde kötü bir durumdu.
Demir kelepçelerden kurtulan bileklerime baktım. Kan ve pislik içindeydiler. Beyaz tenin üzerinde büyüklü küçüklü morluklar vardı. Slyvia ne kadar zamandır bu zindandaydı bilmiyordum ama canını yaktıklarını görebiliyordum. İçimde kara bir kazanda kaynayan öfkeyi hissedebiliyordum.
"Prenses Slyvia," dedi Kral Jason zindanda yankılanan gür bir sesle. "Kelepçesiz başka bir odaya alınacaksınız. Jen iyi yine de bu ceza almayacağınız anlamına gelmiyor." Sesindeki ruhsuzluk beni kolaylıkla öldürebileceğini gösteriyordu. Tek bir emir burada ölmeme neden olabilirdi. Gözlerini göremesem de sesindeki nefretin tınısını alabiliyordum. Slyvia onun için ayak bağından başka bir şey değildi.
Gözlerim hala kanayan ve morluklar içinde olan bileğimdeydi. Kralın söylediklerini duyuyor ama içimde kaynayan öfkeden kopamıyordum. Onca yıl hastalıkla acı çekmiştim. Çoğu gün ölüm bir kurtuluş gibi gelmişti. Sonunda öldüğümde ise kendimi okuduğum romanda ki kısa ömürlü bir karakterin bedeninde bulmuştum.
Durum o kadar tuhaftı ki kendimi tutamadım, başımı geriye atıp zindan da yankılanacak bir kahkaha attım. Bu kesinlikle rüya olmalı, hayır kâbus. Evet, gerçek olamazdı.
Sonunda zindanda ki son yankıda bittiğinde ortamı tuhaf bir sessizlik kapladı.
"Delirmiş," dedi kralın yanında dikilen Leo. Kraldan ise ses çıkmıyordu. Öfkeli gözlerle konuşan adam çevirdim bakışlarımı. O da kral gibi ışığın önünde dikildiği için yüz hatları dışında bir ayrıntı görünmüyordu.
"Asıl siz delirmişsiniz," dedim saf bir öfkeyle. "Herkesin girebileceği bir odada bulunan zehir için beni suçlayıp bana zarar veriyorsunuz." Öfkem konuştuğum her kelimeyle daha da yükseliyordu. Kitabı okurken olayın nasıl yaşandığını bilmek benim için kensinlikle bir avantajdı. "Onu benim zehirlediğimden nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?"
Krala bakarak sorduğum soruyu onun yerine yanındaki adam cevapladı. "O kıskandığınızı bütün saray biliyor."
Kıskanmak mı? Bu adam ne dediğini biliyor muydu? Kitapta Prenses Slyvia'nın kadını kıskanıp kıskanmadığını anlayacak kadar bile diyaloğu yoktu.
"Onu kıskandığını nereden biliyorsunuz?" diye sordum adama dik dik bakarken. "Buraya gelmeyi o seçmedi, ailesi tarafından bir mal gibi bu krallığa sürüldü. Özgürlüğü elinden alındı. Bir prensesken metres olması söylenerek hakaret edildi. Onun kıskandığını nereden biliyorsunuz? Hangi insan nefret edildiğini bilmesine rağmen sarayda kalabilmek için başka bir kadının ölmesini ister?"
Sorumu bir süre sessizlik takip etti. İki adamda bana bakıyor ama tek kelime etmiyordu. Konuşmamın sonucunda nefes nefese kalmıştım. Kadının bedeni gerçekten zayıftı. Bu bana kendi bedenimi hatırlatıyordu. Hayır, bir daha hastalıkla, ölümle mücadele etmek istemiyordum. Yatağa ya da bir odaya kapalı kalmayacaktım. İlk işim buradan çıkmak ve özgürlüğüme kavuşmak olacaktı.
Sessizliği bozan Leo oldu. "Neden kendinden başkasıymış gibi söz ediyor."
Kral cevap vermedi. Bunun yerine bana doğru bir adım attı. Hafifçe eğildi. Oluşturduğu rüzgâr burnuma nane kokusu getirdi. Pis kokunun ardından nane kokusu oldukça ferahtı. Gözlerimi gözlerine diktiğimde bir an için gözleri parladı gibi geldi. Kral ne görmeyi umuyordu bilmiyorum ama sonunda gördüklerinden memnun kalmamış olacak ki kaşlarını çatıp doğruldu.
Kral başını salladı. "Burada duracak vaktim yok. Onu odasında tutun. Dediği gibi suçlu veya suçsuz olduğunu kanıtlayacak bir delil yok. Jenina ile konuşacağım."
Ardından bana bir kere bile bakmadan büyük adımlarla zindandan çıktı. Sinir bozucu olan adamla baş başa kalmıştım ki o da diğerini takip ederek parmaklıkların diğer tarafına geçti. Zindan kapısının kenarında bekleyen muhafıza baktı.
"Majestelerini duydunuz, onu odasına götürün," dedi ve kralın gittiği koridora girerek gözden kayboldu.
Sonunda geride ben ve karanlık geleceğim kalmıştık.
Muhafız iş ona kaldığı için memnun olmamış olacak "Ayağa kalkın sizi odanıza götüreceğiz," diye gürledi.
Bacaklarım bir an hareket etmeyecek diye endişelenmeme rağmen üzerlerinde doğrulmayı başardım. Bedenim uyuşmuş gibiydi. Önümde ilerleyen adama baktım. Onu takip etmem gerekiyordu. Görüşüm bir bulanıklaşıyor bir netleşiyordu. Bayılmamalıydım. Beni her nereye götürüyorsa dik durmalı ve yolu gözlemeliydim. Bunu yapabileceğimi sürekli kendime tekrarladım.
Adım atmak için ayağımı kaldırmamla yerin altımdan çekilmesi bir oldu. Hızla düşerken karanlık beni esir aldı.
******
Yaşamak neydi?
Yaşamak hep mutlu olmak mıydı? Yoksa yaşanılan tüm acıya rağmen mutluluğu görebilmek miydi?
Bence yaşamak sağlıklı olmaktı.
En azından eskiden böyle düşünüyordum.
Yatakta yavaşça döndüğümde üzerimdeki örtü kayarak omuzlarımı açıkta bıraktı. Örtünün sağladığı sıcaklıktan kurtulan omzum, odanın serinliğine maruz kalırken itirazla inledim. Uzanıp yorganı yeniden omuzlarıma çektiğimde sıcak ve geniş yatakta bedenim için mükemmel pozisyonu aradım. En son ne zaman bu kadar huzurla uyumuştum hatırlamıyordum.
Yatakta bacaklarımı kendime doğru çekerken zihnim biraz daha uyanıyordu. Evet en son sıcak ve geniş bir yatakta huzurla uyumuştum ki?
Rüya görüyor olabilir miydim?
Birazdan zihnim kendine gelecek ve yeniden hastane odasında olduğumu mu görecektim?
Derin bir nefes aldım ama odama hâkim olan o hastanelere özgü kokuyu alamadım. Onun yerine pudra, nane ve portakala benzer bir koku aldım. İlginçti ama umursamadım. Umursamak merak etmeme, merak etmekte gözlerimi açıp tamamen uyanmama neden olacaktı. Zindanda olduğuma dair bir kâbus görmüştüm ama artık geçmişti, uyanmama gerek yoktu.
Yastığa başımı iyice yerleştirdim. Dizlerimi kendime doğru çektiğimde vücudum cenin pozisyonunu almış oldu.
Sanki kendimi saldırmaya hazırmış gibi görünen gerçeklerden korumaya çalışıyordum. Bileklerim gerçekten zarar görmüş gibi sızlıyordu. Çok gerçekçi bir kabustu. Tanrım ne kadar düşünüyordum böyle, bu gidişle tekrar uyumam sorun olacaktı.
Birkaç dakika sessizce yatağımda yatmaya devam ettim. Uykunun geri gelmesini bekledim ama zihnim çoktan açılmıştı. Derin bir nefes alıp hızlıca bırakırken sırt üstü yattım.
Bir dakika.
Hastane yatağım ne zaman bu kadar genişlemişti?
Gözlerimi hızla açtım. Beklediğim sarı lekeleri olan beyaz hastane tavanı yerine çeşitli yaprak ve çiçeklerin ortasında birbirine sarılıp dans edermiş gibi görünen peri resimleriyle dolu tavanla karşılaştım.
Gözlerimi kırpmadan sol elimi sağ koluma götürerek kıyafetimin üzerinden kolumun derisini acıyı hissedene kadar çektim. Acıyı hissediyordum. Bu nasıl bir rüyaydı böyle? Kullandığım ilaçlar yüzünden gerçekçi hayaller gördüğüm olmuştu ama bu, tamamen farklı bir boyuttu.
Yatakta kalmak isterken şimdi bir an önce kalkıp neler olduğunu anlamak istiyordum. Önce yatakta oturduğumda uzun zamandır hissetmediğim bir ağırlığı hissettim. Koyu kahverengi düz saç tutamları kucağıma doğru düştü.
Saçım vardı.
Bembeyaz olmuş parmaklarım - kesinlikle kendi parmaklarım kadar hastalıklı bir beyazdı- üstelik bileklerimdeki morluklar zindanda yaşanılanların gerçek olduğunu gösteriyordu. Gördüklerim kâbus değildi. Ben gerçekten bunları yaşamıştım. Titrek ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. Hala düğüm düğümdü.
Ölmek istemiyordum ama hastalığım ölümü gölgem misali peşimde sürüklüyordu. Bir daha doğarsan grip bile olmayan bir insanın bedeninde yaşamak istiyordum.
Oysa şimdi yaşama ihtimali birkaç sayfa sürecek bir kitap karakterinin bedeninde gözlerimi açmıştım. Evet, her zaman bir roman karakteri olmak istemiştim ama böyle kolayca olay örgüsünden çıkan bir karakterin bedeninde olmak korkutucuydu.
Yine de kabul etmeliydim ki kitabın içine girmiştim. Yataktan kalkarken bakışlarım odada gezindi.
Oldukça geniş bir odaydı ve her bir ayrıntısını hızla özümserken hayretim geçen her saniyede daha da artıyordu. Aynalı bir masa, yazın gökyüzünün aldığı renkte bir çift koltuk hemen şöminenin önünde duruyordu. Köz halindeki şöminenin taşları isle lekelenmişti. Etrafındaki mermerlerde tuhaf sembollerin kabartması vardı. Ne olduklarını daha sonra inceleyecektim.
Kapalı perdelerden loş bir ışık odaya yansıyordu. Perdeyi aralarsam güneşli bir günle karşılaşacağımı biliyordum. Delirmemek için belki zihnim bunları normal karşılıyordu. Sanki gerçekten yaşamıyordum da filmden bir sahne izliyordum.
Okuduğum kitabı ayrıntılarıyla hatırlamaya çalıştım. En ufak ayrıntılar bile hayati önem taşıyordu. Kitabın konusu beni kendine çekmişti. Onun arka kapak yazısını okur okumaz kitaba başlamıştım. İşin kötüsü dört yüz sayfalık kitabın son yüz elli sayfasını okumamıştım.
Ana kahramanlardan biri kazandığı savaş zaferinden sonra kral olan Jason Comerdai'ydi. Zengin ve güçlü Güney Krallığı'nın hükümdarı. O güçlü, yakışık ve cesur bir adamdı. Zekâsı ve yetenekli askerleri sayesinde savaşı kazanmıştı. Krallığı'nın savaş yüzünden kayıp verdiğini biliyordu ve halkının durumunu iyileştirmek için elinden geleni yapıyordu.
Savaşı kaybeden Doğu Krallığı barış anlaşmasının sonucu olarak Güney Krallığı'na ganimet göndermişti. Bu ganimetlerin arasında Doğu Krallığı'nın prensesi vardı. Prenses bir mal gibi krala verilmişti. Kral her ne kadar kadını istemese de saray meclisi kadını geri göndermenin sorun olacağını, onu kraliyet metresi olarak sarayda tutması gerektiğini söyledi. Kral bunun olmasını istemese de sonunda kadının sarayda kalmasını kabul etti. Meclis kararını vererek onu kraliyet metresi unvanını verdiğinde bundan nefret etti ama kabul etmek zorunda kaldı.
Kral Jason'ın çocukluk arkadaşı Prenses Jenina ise sarayda hatta krallıkta çok seviliyor ve kraliçe olarak görülüyordu. Genç kadının krala duyduğu hisler aşikardı ama Jason onu bir arkadaşı olarak görüyordu. O ne kadar çapkın bir adam olsa da her zaman arkadaşına saygıyla yaklaşırdı.
Tabi işler değişene kadar.
Bir gece beraber olduklarında artık Jason ona bir şeyler hissetmeye başlar. Daha sonra Jason, Jenina'nın peşinden koşmaya başlar. En son Jenina ile bir baloya katıldığında kitabı yarım bırakmıştım. Neler olduğunu bilmiyordum.
Prenses Slyvia ise kitapta bir hiçti.
Kıkırdamadan edemedim.
Zaten kitapta çok fazla bahsedilmeyen bir prensesti. Kralın metresi olarak fazla bir zamanı olmuyordu. Onun olay örgüsünden çıkması kitaptaki akışı bile değiştirmiyordu. Önemli olan romanı kendi gözlerinden anlatan Jenina'nın neler yaşadığıydı.
Evet bu kitabın ana kahramanları Jason ve Jenina’ydı.
Belki başka bir okuyucu olsa Prenses Jenina'yı sevebilirdi. Oysa benim şüphelerim vardı. Sorun şuydu ki Prenses Jenina krala oldukça takıntılıydı. Sürekli kralın etrafındaydı. Bir şekilde kralla birlikte olan kadınların karşısına çıkıyordu. Kraliçe yerine sarayı çekip çevirmesinden bahsetmiyordum bile.
Ana kadın kahraman olabilirdi ama onda tuhaf olan bir şeyler seziyordum.
Sanki göründüğü gibi değildi. Birkaç defa kitabın sonuna bakmamak için kendimi zor tutmuştum. Oysa şimdi bakmadığım için kendime kızıyordum. Kitabın sonunu öğrenmenin artık tek bir yolu vardı. O da hayatta kalmak.
Tek hedefim bundan ibaretti.
Yatakta kalmak buna ulaşmamı sağlamayacaktı. Sarı brokar perdelere doğru ilerledim. Çıplak ayaklarım soğuk zeminde adeta uçarcasına ilerledi. Daha kısa ama daha sağlıklıydım. Kendimi bir peri gibi hissettim.
Uzun, ince parmaklar perdeyi tuttuğunda yutkundum açmadan önce derin bir nefes aldım. Biraz sonra göreceklerim artık resmen bir kitabın içinde olduğumun kanıtı olacaktı. Beynim bir rüya için bu kadar ayrıntılı düşünemezdi.
Perdeyi arkasındaki manzaradan korksam da hızla çektim. Bir an gördüklerim karşısında nefesim kesildi.
Pencereden eşsiz bir bahçe görünüyordu. Büyük, camdan bir seranın olduğu kocaman bir bahçe. Gül ağaçlarının olduğu yerde beyaz güllerle çevrili bir kamelya vardı. Onun ilerisindeki mor çiçeklerin sümbül olduğuna emindim. Çiçekleri severdim ama hastalık nedeniyle onları odamda hiç tutamazdım. Bir an bile düşünmeden uzanıp pencerenin kanadını açtım. Serin sabah havasıyla gelen çiçeklerin konusunu içime çektim. Onca endişe ve korkuya rağmen harika bir manzaraya bakıyordum. Baharın en güzel renkleri sanki bahçede bir araya gelmişti. Midemin gerildiğini hissettim.
Zindanda gözlerimi açtığımda cehennemde olduğumu düşünmüştüm. Belki de cennete gelmiştim. Bu kitabın olay örgüsünü değiştirebilirsem benim cennetim olabilirdi.
Pencerenin pervazını sıkıca tuttum. Madem prenses Slyvia olarak yaşamak için ikinci bir şans elde etmiştim o halde yaşamak için elimden geleni yapacaktım.
Hayatta kalma planımı devreye sokuyordum.