Zaman, akrebin koynuna günleri saplamış, yelkovanın bağrına hazin bir örtü sermişti. Güneş, göğün yakalarını yakmış, ay buna boyun eğercesine sessizliğe gömülmüştü. Ruhumdan yükselen saf acıyı hissettim. Kalbimin tuttuğu yasa, benliğim eşlik ederek, içimde savrulan ölü anıları, dar ağacına yatırıyordu.
Üşümüş bacaklarıma göğsüme yasladım. Üşümek, bu duyguyu hissetmeyeli ne uzun zaman olmuştu. Damarlarımdaki kanlar sanki buz tutmuştu, bu yüzdendir ki sıcaklık ölmeye razı bir organım gibiyken, soğukluk en can alıcı varlığımdı. Bu gece ilk defa, bedenim bana ihanet ediyordu. Buz tutmuş kanıma bir kor parçası düşmüştü; yakarak üşütüyordu.
Ucuna kıvrıldığım yatağıma uzanmaya ve gözlerimi göğe dikmeye devam ettim. Açık camdan içeri giren soğuk hava, yüzümü sertçe yalayıp saçlarımı havalandırdı. Şubat ayının keskin havasını içime çektim.
Fersiz gözlerimi, odadaki sessizliği bozan saate çevirdim.
Tik tak, tik tak...
Zaman, bir avuç ecel hevesi yutmuş gibi geçiyordu, son birkaç saatim kalmıştı.
Yüzümü yastığa gömdüm, birkaç saniye soluğumu tutup bekledim. Ciğerlerim nefes almam için yalvardı, umursamadım. İçimde kokuşmaya yüz tutmuş cesetler vardı benim. Ölen, zavallı duygularımdı, failiyse bendim, tüm duygularımı uzun yıllar önce öldürmüş, hiçbirine ulaşamıyordum.
Başımı yastıktan kaldırdığımda, kesik kesik nefeslerim odada çınladı. Gözlerimi yumdum tekrar. Az kalmıştı. Aşina olduğum olayları izlemeye başladım. Gökyüzü, mürekkep damlatılmış gibi hızla siyaha boyandı, gece en karanlık vaktini aldı. Bu güneşin doğmak üzere olduğunun kanıtıydı. Tenim, karıncalanmaya başladı.
Tüm organlarım tutkulu bir yangın gibi alev almış, cayır cayır yanıyordu. Bu sıcaklık anlatamadığım kadar garip bir histi.
Güneş yavaş yavaş göğe yükseldi, sokak lambaları, içimdeki ışıklar gibi söndü. Kısa bir süre sonra etrafı muazzam bir kızıllık sardı. Dakikalar geçti, saat yarıya bölündü, yelkovan akrepten bir köprü kurdu ve o köprüde saat altıydı.
Gözlerimi kapadım, içimde yükselen ateşin, tenimde donduran soğuğun acısı daha fazla yükseldi. Bu tezatlık sanki beni öldürüyor daha sonra dirilterek benimle alay ediyordu, bedenim şu saniyelerde bu değişimin elindeki kukla gibiydi; yazılan oyunun kölesi...
Kalp atışlarım hızlandı, anormalliğin en üst düzeyinde atmaya başladı. Sanki kilometrelerce durmadan koşmuşum gibi çarpıyordu, her an kaburgalarımdan çıkacakmışçasına. Soğuk terler, bedenimde bulanan tüm hücrelerden akarken, bedenim su içinde kaldı, nefesi haram belleyen ciğerlerim feryat figandı.
Dudaklarımdan dökülen iniltiler, kısa süreli kapanan zihnim ve hemen ardından çıkan fırtına... Odamı saran rüzgarla beraber bedenim yer çekimine meydan okuyarak yükseldi, açılmayan göz kapaklarım ardından nabzım durdu.
Birkaç saniyelik ölümün ardından tekrar dünyaya döndüm ama artık annemin küçük kızı olan Rüveyha değildim. Minik, savunmasız bir kelebektim. Küçükken dinlediğimiz ütopik masallara benziyordu benim hayatım ama masallarda anlatılanlar gibi saat on ikiyi bulunca bir prensese dönüşmüyordum ben, sabah altı olunca bir kelebeğe dönüşüyordum.
Tabiatım gereği açık kalan pencereden dışarı süzüldüm, narin kanatlarım soğuğa inat hızla çırpınmaya başladı. Artık ömrüm kanatlarımda asılıydı. Bir ucube gibi yaşıyordum.
Amaçsızca tüm gün uçtum, sıcak bir yere sığınma isteğini göz ardı ediyordum. Kelebek suretinde zaman algım olmuyordu, kendimi pek kontrol edemiyor, olması gerektiği gibi yaşıyordum.
Kanatlarım beni oraya götürdü, her şeyimi kaybettiğim yere.
Bugün herhangi bir gün olamayacak kadar hüzünlüydü, acı iliklerimi kemiriyor, zihnime, vahşi bir zulm pençesini geçiriyordu. Tam üç yıl önce bugün çocukluğum ölmüş, cesedini kendi ellerimle yakmıştım. Cesedimin kanlı, yanık kokusu hâlâ ciğerlerimde saklıydı.
Babam sigara çakmağını bulmak için eğilmiş, ıslak zeminde direksiyon hakimiyetini kaybederek arazinin virajlı yolunda yuvarlanmıştı araba. Sonrası, sonrası yangındı.
Koca sene içinde sadece bir gün izin verirdim kendime, duygularımı yaşamak için tek bir günüm vardı. Ağlamaya başladım, buraya her gelişimde olduğu gibi.
Kelebekler ağlar mıydı?
Normal kelebekleri bilmiyordum ama ben ağlardım, hem de gözyaşlarıyla değil, kan ağlardım ben. Gözlerimi süsleyen iri damlalar değildi, kandı. Artık yapamıyordum, onlarsız ardımda bıraktım üç yıla tek bir gün dahi eklemek istemiyordum. Annemin kokusu, sesi, babamın şefkatli kanatları, ablamın varlığı olmadan olmuyordu artık. Gittikleri andan sonra sönmüştü ışığım, karanlık zindanda kilit altında kalmıştım. Ama artık bitecekti.
Kanatlarımı göğe çırpıp, uzaklara uçmaya başladım. O sırada gök gürledi, ardından tüm şehri aydınlatan bir yıldırım çaktı. Sonra gök ağladı. Yaşları, ölümüme kefen biçti. Kelebeğin en büyük düşmanlarından biri olan yağmur, bu gece kurtuluşum, sevdam gibi geliyordu. Bir yere saklanmalıydım aslında, lakin insan çaresinden kaçar mıydı? Özellikle beni artık kaybettiğim varlıklarıma kavuşturacak yağmurdan kaçmak da nedendi?
Uçmaya devam ettim bu yüzden. Narin kanatlarım ıslanıp ağırlaşmaya başladı, uçmam zorlaşıyordu. Yorulmuştum, çok yorulmuştum. Durmadım, uçtum. Minik gözlerim görmüyordu, her an ölecek gibiydim. İçimden gülüyordum, ölümü sevgiyle kucaklıyordum çünkü. Her kanat çırpışım diğer anımın celladı oluyordu. Gücüm tükendi, ormanlık alanına doğru bir yere düşmeye başladım. Sonra sertçe bir yere çarptım.
Sanırım bir evin fayanslarla kaplı balkonuna düşmüştüm. Son dakikalarımdı bunlar, hem ölmek hem dönüşmek için. Acaba insan olarak mı yoksa kelebek olarak mı kalırdım öldükten sonra ya da canım acır mıydı? Üç yıldır bir an acımaktan vazgeçmeyen canım, öldükten sonra da acır mıydı? Sonunda anneme kavuşmak varsa, varsın acısın. Ama anneler cennete giderdi, cennet onun ayağının altındaydı.
Tanrı beni onun cennetine alır mıydı? Sonra bir şey oldu, yanıma biri geldi. Keskin duyularım önce kokusunu aldı; sigara kokusuna karışan biraz portakal biraz çikolata kokusuydu. İlk defa duyumsadığım koku ardından sıcaklığını hissettim. Daha sonra avuçlarındaydım, sıcacıktı avuçları. Minik gözlerim öyle bitkindi ki açılmayı reddediyordu, içimi kaplayan hayal kırıklığına engel olamadım.
"Sen... Nasıl bir şeysin böyle?" diye mest olurcasına bir fısıltı işittim. Sesindeki hayranlık, göğsümdeki mızrağın kabzasını çekiştirdi. Acı, saklanan acı tekrar gün yüzüne çıktı, sesi bile acımı geçirmedi. Çığlıklar attım, duyulmayan çığlıklar.
"Sanırım üşümüş olmalısın ha minik kelebek?Ya da ben sonunda kafamı üşüttüm, yoksa kelebekle konuşmanın ve onun ağlıyor olacağını düşünmenin hiçbir mantıklı yanı yok."
Kör edici bir acı kuşatmıştı bedenimi. Ölüm acıtıyordu, çok acıtıyordu. Sanki kanatlarım yerinden koparılıyor, tüm organlarım patlıyordu. Zihnim dayanmadı bu acıya, kendini dünyadan kopararak beni bu acıdan bertaraf etti.
?
Donuk yeşil gözlerini, yağmurlu gökyüzüne kilitleyen genç adam, sigarasından bir yudum daha çekti içine. Öyle derin bir nefesti ki bu boğulmaktan kurtulan bir insanın içine çektiği, değerli bir nefes gibiydi. Dolgun dudaklarını büzerek içinde tuttuğu dumanı br süre sonra yavaşça dışarıya üfledi. Bir an görünüşünü bulandıran dumanı seyre daldı.
Duman acelesi varmış gibi hızla dağıldı. Son yudumunu da aynı hasretle içine çektikten sonra kalbine çöreklenen duyguların da bu duman gibi kaybolmasın isterdi. Ama gitmiyordu, lanet duygular katran karası kalbine işlemiş, çıkmamak için yemin etmiş gibiydi.
Biten sigarasını kül tablasında söndürürken gözünün önüne beliren sahneler kalbindeki sıkıntıyı büyüttü. Sıkıntı öyle bir hâl aldı ki artık nefes alamayacak bir noktaya gelmişti. Yerinden doğrulup yalnız yaşadığı evinin balkonuna çıktı. Ellerini siyah eşofmanının cebine koyarken, yağmuru seyretti, toprak kokusunu içine çekti. O sırada yere kayan bakışlarıyla gördü onu.
Balkonunun beyaz zemininde kanatları titreyen bir kelebek vardı. Güzeldi, çok güzeldi, hayatında ilk defa bu kadar güzel bir kelebek gördüğünü düşündü. Kafasını başka tarafa çevirdi. Umursamamalıydı, sadece bir kelebekti. Fakat içindeki dürtüye engel olmak zordu. Boynuna sanki bir çift kanca dolanmış, kelebeğin kanatlarına saplanmıştı.
Bu yüzden kelebeğin olduğu yere yöneldi, bir hışımla eğilip yerden aldı onu. Avuçlarına aldığı an, her şey bir çırpıda silinmiş gibi geldi. Düşünceleri... Beyninde bir kıyım yaratan günahları...
Gövdesi siyah, kanatları ise safir mavisi olan ve diğer kelebeklere oranla daha büyük olan kelebeğin, olağanüstü güzelliğini kelimelerle anlatılamıyordu.
Dikkatle onu izlerken belli belirsiz bir ses duyar gibi oldu. Sanki sanki kelebek ağlıyordu... Bunun mümkünü var mıydı? Yoksa etrafındakilerin de dediği gibi kafayı mı yiyordu? Kendine saydığı küfürlerle beraber yağmur yiyen kelebeği, evin içine soktu. Yağmur kelebeği öldürecek kadar zararlıydı. Bu narin kanatları olan kelebeği, acımasızca öldürürdü yağmur. İçinde engel olamadığı bir şefkatle onu korumak istedi. Kelebeğin kanatları kıpırdanıyordu, kelebek sanki çektiği acılar içinde kıvranıyordu.
Ölmek üzere gibi duruyordu. Gür olan biçimli kaşları çatıldı. Kelebek döngüsü diye düşündü. Bir yıllık yaşam süresi dolmuştur belki. Az önce kalktığı koltuğa oturdu, son dakikalarını yaşayan güzel kelebeği seyretmeye başladı. Kelebek onu sakinleştiriyordu, bir tuhaflık daha. Adam yüzünde oluşan huzurlu ifadeyle, kelebeğin hareketsizleşen kanatlarını iri, esmer elleriyle okşadı.
Bu sert ellerin bu kadar narin hareket etmesine kendisi de şaşırdı. İfadesiz yüzüyle safir mavisi kanatları okşamaya devam etti, sanki kelebeğin onun şefkatine ihtiyacı vardı, okşadıkça güçleniyordu. Düz bir çizgi gibi duran dolgun dudakları, bir an kıvrılmak istedi ama bunun nasıl yapıldığını unuttuğu için stabilliğini korumaya devam etti.
Yağmur durmuş gökyüzü kasvetini korumaya devam ediyordu. Belki de kelebeğin gitme vakti gelmişti. Ayağa kalktı, istemeye istemeye camı açtı. Onu ait olduğu doğasından alıkoymaya hakkı yoktu. Tam o sırada her saat başı ses çıkaran saatinin sesi duyuldu. Saat altı olmuştu. İfadesizce kelebeğe son kez baktı.
"Hadi özgürlüğüne uç bakalım, minik kelebek."
Uçması için onu dışarıya uzatacağı sırada her şey ışık hızında gerçekleşti. Önce sert bir rüzgar esti, sonra elindeki kelebek ağırlaşmaya başladı ve evin tavanına doğru yükseldi. Şaşkınlıktan irileşen gözleriyle kelebeği izlerken odayı dolduran rüzgar, kuvvetlendi. Kelebek ise dönerek uçmaya başladı. Görmeyeceği bir alana geçti, tam arkasını dönecekken, tok bir ses duyuldu. Yere çarpma sesiydi bu. Hemen arkasına ayaklarının dibine düşmüştü.
Ama bu bir kelebek değildi!
Bu bir insandı, bu bir kadındı.
Kocaman açılmış yeşil gözlerinde şaşkınlık ve korku vardı.
"Siktir." Sesi kendine bile yabancı gelecek bir boğukluk ve şaşkınlığa bulanmıştı. Ellerini ensesinde birleştirirken geriye doğru yürüdü.
"Siktir, siktir lan, neler oluyor!"
Gözleri daha dakikalar önce kelebek şeklinde olan kıza kaydı. O kelebek, şu an insandı. Bu imkansızdı, bu gerçek olamazdı. Gözleri tekrar yerde yatan şeye kaydı. Kadına. Kadının tuhaf saçları, yüzünü kapattığı için nasıl bir yüze sahip olduğunu göremiyordu.
Uzun siyah saçlarının içinde mavi tutamlar vardı. Teni bir ölünün beyazlığındaydı, üzerindeki yırtık siyah kıyafetler teninin beyazlığını ve solgunluğunu vurgular gibiydi. Cin olamayacak kadar güzel duruyordu. Ama cinlerde güzeldi, en azından annesi öyle demişti.
İyice kafayı yiyordu, acaba içtiği sigaradan dolayı mıydı? Kesin Yasir, sigarası yerine ot falan sarıp koymuştu. Evet öyle olmalıydı.
Elleri, kestane rengi saçlarını yolmak istercesine içinde gezdi. O içtiği şeyin sigara olduğunu biliyordu. Gözlerini kapadı üçe kadar saydı, açtığında hiçbir şey değişmedi. Yerde hâlâ bir kadın yatıyor ve titriyordu.
Ne yapması gerektiğini bilmeden birkaç saniye orada durdu. Acaba rüya mı görüyordu? Göğsünde birden keskin bir sızı hissetti, nedenini bilmediği ağrı yaşananların gerçekliğini gösterir gibi etini yaktı. O sırada kadından inleme sesi duyuldu, keskin bakışları anında kadını buldu.
"Ne tür bir oyun lan bu?"
Kadın tekrar inlerken temkinli adımlarla ona doğru yanaştı. Ayağıyla yan dönen bedeni geriye doğru attı. Kaşları mümkünmüş gibi daha çok çatıldı. Kız görünümlü şey, kanıyordu. Yüzü kan revan içindeydi, her geçen saniyeyle beraber beyaz teni mora çalıyordu. Eğildi, yavaşça iki parmağını nabzına yerleştirdi. Teninin yumuşaklığı bir an afallamasına neden olsa da bunu görmezden geldi, nabzı hâlâ atıyordu. Ama fazla zayıftı.
Ne yapacağı hakkında pek bir fikri yoktu, evinin ortasına düşen bir kelebek insanla ne yapılırdı ki zaten? Arkasını dönüp o gördüğü kadını hiçe sayacakken, fütursuz bir küfür savurup vazgeçti. Göğsünde hafiften sızlamaya devam eden tenini kaşıdıktan sonra ilk olarak bedenini sıcak tutmalı, diye düşündü. Eğilip yerdeki kadını kolaylıkla kucakladı, fazla hafif bir şeydi. Yüzünü kaplayan kanlar, nasıl bir yüze sahip olduğu hakkında pek bilgi vermiyordu. Başı geriye düştü, mavi ve siyaha ev sahipliği yapan saçları, yere doğru süzülmeye başladı.
Teninden yayılan tatlı hanımeli kokusu, bir an için adımlarını aksatmasına neden oldu. Başını iki yana sallayıp kollarındaki cılız bedeni, odanın ortasındaki büyük yatağa yatırdı. Şu an sağlıklı düşünemiyor, sadece beyninin komutlarını yerine getiriyordu.
Üzerine yatak dolabından aldığı kalın battaniyeyi örttükten sonra uyuşan bacaklarıyla küf yeşili koltuğuna çöktü. Aklı bulanmıştı, rüyaydı bu yaşananlar, öyle olmalıydı.
Başka açıklaması olamaz diye düşünüyor, dudaklarından dökülen edepsiz küfürlere mani olmuyordu.
Kaç dakika geçti aradan, ne kadar dayanabildi uykusuzluktan sızlayan gözleri, bilmeden yumdu. Birkaç dakika dinlendirirken, en son ne zaman uyuduğunu düşündü. İki ya da üç gün önce olmalıydı, nefret ettiği bu ayda hep böyle oluyor, bedeni direndiği kadar onu uykusuz bırakıyordu.
Belki de uyanıkken rüya görmeye başlamışımdır, diye düşündü. Evet, yorgun zihni onunla alay ediyordu. Derin bir nefes çekti ciğerlerine, yorgun göz kapaklarını araladı. Lanet olası kadın, hâlâ oradaydı.
Ellerini tekrar saçlarına geçirdi, sanki tüm suç saçlarındaymış gibi. Gözleri bir kez daha kadına kayarken, nasıl bir olayın ortasına düştüğünü deli gibi merak ediyordu.
Bir kelebekti, süzüldü kaderinden. Süzüldü ve kondu, geleceğe.