#Nilipek Gömülür
Geçmişime ait hayaletlerin, alaycı kahkahalarının titreşimini ensemde hissediyordum. Kahkahaların tiz sesi kulaklarımı tırmalıyordu.
Ellerimin kulaklarımı, sayısız defa örtmüş olması bir işe yaramıyordu, sesler daha fazla yükseliyordu. Yankısı kilisede çalınan çanlar misali öyle şiddetlendi ki içimdeki camlar aynı anda patlattı.
Parçalanan cam benim ruhumdu, içinden katran karası kanın oluşturduğu gölde boğulan zihnim, son nefesini verdi.
Bir kez daha öldüm.
Aniden aldığım solukla ise her gün dönümünde olduğu gibi bir kez daha hayata döndüm.
Ufak ölümün sancısı bedenimde sürerken ciğerlerim nefese kavuşmanın sevincini yaşıyordu. Bulanık bakan gözlerimi netleştirmek için kirpiklerimi kırpıştırdım.
Yitirdiğim bilincim yüzünden karışan kafamla yattığım yerden doğruldum.
Endişe dolu olduğunu bildiğim gözlerim, çok değil daha birkaç gün evvel bulunduğum odada dolandı. Her şeyin fazlasıyla aynı olduğu oda...
"Neler oluyor?"
Korkudan boğuklaşan sesim bana bile yabancı gelmişti.
Sonra onu hissettim.
Bakışlarım, gölgesi üzerime düşen adamın yüzüne tırmanmaya başladı.
Yüzünde çözemediğim ifadeyle bana bakıyordu, sertçe yutkunup avuçlarımla geriye doğru gitmeye çalıştım fakat bu avuçlarımın acımasından başka bir işe yaramadı. Aynı anda hızla bana doğru yürüyüp dizinin üzerine çöktü. Üzerime doğru eğilirken yüz yüze bakacağımız bir mesafedeydi şimdi.
Yanak kasları hareket ederken sıkılı dişlerinin arasından "Ben de aynı soruyu merak ediyorum." dedi.
Gözlerinde cayır cayır yanan öfkenin ateşi büyüdü. Loş ışık altında parlayan gözlerinin yeşili koyulaşmıştı. Bir şeyler söyleyebilmek adına kuruyan dudaklarımı araladım. Fakat konuşmama müsaade etmeden parmağını bana doğru kaldırdı.
Tıslar gibi "Sus."dedi.
"Tam üç gündür, o aptal elbisenin banyonun zemininde olmasına rağmen senin, zihnimin bana oynadığı bir hayal ürünü olduğuna ikna etmiştim kendimi. Fakat sen, yine ucubik bir şekilde evime girip hayatıma dahil oldun. Nesin ya da ne sikim çeviriyorsun bilmiyorum ama bu sefer öyle kolay kurtulamayacaksın." Tükürür gibi sarf ettiği sözler ve kullandığı her kelimeden sonra keskinleşen ses tonu bir avuç taşlı toprak yutmuşum gibi hissettirdi.
Benim isteğim dışında gelişen olayların hesabı bana kesiliyor, yargılanma kısmı yine bana düşüyordu.
"Ben de bilmiyorum."
Dudaklarımdan sessizce dökülen kelimeler bir kabullenişti esasında, o fark etmese de öyleydi.
Aniden doğrulup ellerini saçlarına geçirdi, sabırsızca odada volta atmaya başladı.
"Neden ben?"
Bağırarak sarf ettiği sözler ardından hızla odadaki koltuğa attığı tekme yüzünden sıçradım.
Koltuk sertçe duvara çarparken bacaklarımı kendime doğru çekip duvarın köşesine sindim.
"Özür dilerim."
Sessiz çıkan sesim ortama düşen saatli bombanın geriye doğru akan sayacını çalıştırmıştı.
"Hayatına dahil olmak gibi bir planım yoktu."
Hayatıma son verip Tanrı'ya sığınma isteğim vardı sadece.
Burnundan verdiği sert soluk üzerine başını iki yana salladı.
Yüzündeki öfkeli ifade bir an için üzerimde asılı kaldı.
Çatılı kaşları ve düz sesiyle "Ayağa kalk."dedi.
Sözleri işlevini yitiren beynimin silkinmesini sağlarken sırtıma duvara yaslayıp, titreyen dizlerimle ayağa kalktım.
"Geçen gece kaçıp, kafamın içine hapsettiğin şeytanlarını, zihnimden alma vaktin geldi."
Yıllardır şeytanlarımın bir an için susmayan vesveseleri, kulaklarımı tırmalıyordu.
Zihnimi boyundurluğu altına alan iblislerime esir düşmüştüm. Bu yüzdendir ki sözleri beni derinden sarstı. Benim yüzümden hiç alâkası olmamasına rağmen akıl dışı bir oyunun içine onu da çekmiştim. Kendim olmayan cevapları ararken, cinnetin eşiğinde koşmuş olmama rağmen onu cevapsız bırakıyordum.
Gözlerimi yumdum, ardından derin bir nefes aldım, içime süzülen kokusu, bir nebze de olsa sakinleşmemi sağladı.
"Kendi bencilliğim yüzünden yeni yaşamım lanet gibi üzerimde. Bir şeyler oldu, evrenin akışına ters bir şeyler ama ne olduğunu kahretsin ki bilmiyorum, tamam mı? Daha ben ne olduğunu bile bilmeden bir başkasını bu çıkmaza sokmak istemiyorum."
Bakışlarımız çarpışırken yüzünde alay dolu bir ifadeyle "Geç kaldın küçük hanım." dedi.
Ellerimle yüzümü örtüp odadaki alçak yatağın üzerine çöker gibi oturdum.
Kendi bencilliğim bir kez daha ayaklarıma dolanmıştı.
Ellerimi yüzümden çekince sırtını duvara yaslamış beni izlemekte olduğunu gördüm. Daha sakin bir hale bürünmüştü.
"Şimdi anlat."
"Ya bunu istemiyorsam?"
Biten sözlerimin ardından cevap vermesine fırsat bırakmayan kapı çalınmaya başladı.
"İyice yol geçen hanına döndü bu ev."
Öfkeyle söylenirken bir anlığına rahatlayan yüz ifademe kısılı gözleriyle baktı.
"Hiç sevinme, bu sefer gözümün önünden ayırmayacağım seni."
Şaşkınlıkla ona bakarken "Alık alık bakmayı kes ve ayaklan. Haydi!" diye söylendi.
"Bana ne? Ayağa falan kalkmıyorum, sen kapıya bak, ben seni burada beklerim."
Yan yan yüzüme baktı, bir an düz duran dudaklarının alayla dahi olsa kıvrılacağını düşündüm. Fakat çelik gibi duran yüzüyle konuşmaya başladı.
"Geçen gece olduğu gibi mi?"
Çenemi havaya kaldırıp konuşağım sırada "Boşuna nefesini tüketme, benimle beraber bu odadan çıkacaksın." deyip bana doğru yürümeye başladı.
"İster kendi isteğinle ister zorla."
Onu tanımıyordum belki ama dediğini yapacağını adım gibi biliyordum. Bu yüzden bakışlarımı yüzünden çekip isteksizce ayağa kalktım.
Kapı bir kez daha çalınırken arkasında dalgınca yürüyerek onu takip etmeye başladım.
Zihnimde kendimle verdiğim amansız mücadelede kaybolmak üzereydim.
Ona neyi ne kadar anlatabilirdim? Bunu yapmam ne kadar doğruydu?
İçimden bir ses sadece susmamı söylerken ben, yine de ona bir şeyleri anlatacak mıydım?
Aniden alnım kürek kemiğine sertçe çarpınca durduğunu anlamıştım.
Kokusunu bir an teninden solurken gözlerim şaşkınlıktan kocaman açıldı. Teninden yükselen ısı, soğuk tenime nüfuz ederken anında geriye doğru adım atıp bu gereksiz teması kestim. Elimi sızlayan burnumun üzerine yerleştirdim.
"Neden birden duruyorsun ya?" diye ağzımın içinden hafifçe yakındım.
"Asıl sen, ne diye freni patlamış kamyon gibi çarpıyorsun bana kızım?" Alayla güldükten sonra konuşmaya devam etti. "Daha demin ayaklanmayan kıza da bakın."
Elimi yüzümden çekip boş boş geniş sırtına baktım.
Başını iki yana sallayıp yüzünü bana doğru çevirdi. Bezgince "Gelen kim bilmiyorum ama sakın konuşma. Ben ne dersem onu onayla."dedi.
Sanki ben yabancı insanlarla konuşmaya meraklıymışım gibi.
Cevap vermemi beklemeden kapıya doğru büyük iki adım daha atıp kolunu aşağı indirdi.
İçeriye siyah takım elbiseler içinde iri yarı iki adam girdi. Ardından orta yaşlarında bir adam girip "Neden kapıya bu kadar geç bakılıyor?" diye söylendi.
Öfkeli yüz ifadesi beni gördüğü an yok olup, sinsi bir hale bürünmüştü.
Ardından sırıtıp Çağın'ın omzuna vurmaya başladı.
En fazla elli yaşlarında görünen adam, Çağın kadar olmasa da uzun boylu hafif göbekli biriydi.
Kır saçları, köşeli çenesiyle karizmatik bir duruşu vardı ve siyaha çalan donuk bakışlarıyla da biraz korkutucu duruyordu.
"İnce iş desene." Çarpık bir şekilde sırıttı.
Sözlerine bir anlam veremediğim için öylece yüzüne bakıyordum.
Çağın sadece "İçeri geçelim amca." dedi.
Yanındaki korumaları yüzlerinde asılı duran ifadesizlik maskesiyle kapının yanlarınla durmayı tercih ederken Çağın, içeri giren amcasını takip etti. Arkasından sıkkınca bakarken tek istediğim bu yabancı adamdan kurtulup evimin tanıdık kollarına sığınmaktı.
Başını bana doğru çevirdi. "Yürümek için neyi bekliyorsun?"
Sessizce sorduğu sorusu üzerine bakışlarım yüzüne çıktı.
"Evime gitmek istiyorum."
"Bu konuda ne olacağını kesin bir şekilde belirttim şimdi benim asabımı bozma da, yürü." Başımı iki yana doğru sallayıp isteksiz adımlarla onu takip ettim.
Çağın, salonun başköşesindeki koltuğa kurulan amcasının karşısına otururken ben de onlardan uzak bir köşeye sindim. Ne kadar az görünürsem benim için o kadar iyiydi.
"Telefonlarına bakmadığın için seni azarlamayı planlıyordum ama görünen o ki daha önemli işlerin varmış ha?" dedikten sonra ceketinin cebinden sigarasını çıkarıp altın olduğunu tahmin ettiğim zipposuyla, sigara dalının ucunu ateşledi.
Sigara paketini cebine atarken derin bir nefes çekti içine.
"Günlerdir ortada yoksun."
Odayı saran sigaranın zehirli kokusu, kasılan midemi bulandırmaya başladı.
Hayatım bir sigaranın ateşi uğruna yanıp kül olduğu günden beri, o şeyden nefret ediyordum.
"İşlerim vardı."
Derin bir nefes daha çekti içine, verdiği nefesi etrafında gri bir duman oluştururken midem kaynıyordu. Eğilip şuracığa içimdekileri boşaltmak üzereydim.
Bakışlarımı cama çevirip kararmaya yüz tutan gökyüzünü izlemeye başladım.
O iğrenç şeyin ciğerlerime sızan kokusuna rağmen varlığını unutmaya çalıştım.
"Bu gece Safir'e gel."
Bakışlarım Çağın'a döndü.
Yüzünde saygı dolu bir ifadeyle başını aşağı yukarı doğru salladı.
"Tamam," dedi başını onaylar bir şekilde küçük bir hareketle aşağı doğru sallarken. "Gelirim."
Adam bir nefes daha çektikten sonra sigarasını sehpanın üzerindeki kül tablasına bastırdı. Sanki kalbimin üzerine bastırmış gibi hissettiğim tiksinç şeye dik dik baktım.
Benden her şeyimi nasıl da acımasızca almıştı şu sigaranın ateşi...
Adam ayağa kalkınca kalbimi kızgın tavada kavuran düşüncelerimi bir kenara bırakıp bakışlarımı ona çevirdim. Çağın da aynı anda ayaklanmıştı.
Adam uzanıp Çağın'ın omzuna babacan bir tavırla vurup başını hafifçe eğdi.
Ardından bakışları bana döndü. İfadesiz bakan gözlerime bir süre baktıktan sonra başını hafifçe eğdi. Tepki vermeden düz düz bakmaya devam ettim.
Karanlık yüz ifadesinde gülümsemeye benzeyen bir ifade oluştu ama o kadar kısa bir an sürmüştü ki gerçek mi hayal mi ayırt edemedim.
Sırtını bize dönerken çıkışa doğru yürümeye başladı. Arkasına bakma gereği duymadan itiraz kabul etmeyen sesiyle "Bu gece kızı da getir." dedi.
"Amca-"
"Kızı da getir dedim." dedikten sonra geldiği gibi gitti evden.
Kollarını açmış bizi bağrına basan sessizliğe sokulmuştuk o saniyelerde. İlk şoku atlatan beynim, konuşmam için gönderdiğim telkinleri dinlemeye başladı. "O kız ben değilim, değil mi?"
Yüzüme bakmadan rahat bir tavırla kanepeye oturup bacaklarını önündeki sehpanın üzerine uzattı. Rahat bir şekilde otururken baygın bir ifadeyle yüzüme baktı.
"Gerçekten algılamanda bir problem olduğunu düşünmeye başladım."
Cevap vermediğimi görünce "Senden başka kız var mı etrafta?"diye sordu.
Burnumdan sert bir nefes verirken hah diye bir ses çıkardım.
"Hiçbir yere gelmiyorum hatta tam şu anda eve gidiyorum."
Öfkeyle kapıya doğru yürürken ok gibi yerinden fırlayıp önümde durdu.
Bana yukarıdan bakarken heybeti karşısında, bir an için ne yapacağımı şaşırmıştım.
"Amcamı duydun, benimle akşam onun istediği gibi geleceksin ardından eve gelip konuşacağız," Tehditvari bir şekilde kısılan gözlerinin ardından devam etti. "Her şeyi."
Üzerime doğru yürümeye başlayınca dilimin ucundaki itiraz dolu sözcükler bir an için afalladı.
Sırtım duvara çarparken ona bakmaktan dolayı geriye attığım boynum ağrımaya başlamıştı.
"Ve gitmek kelimesini veya eylemini bu gece içinde bir kere daha söyler ya da tekrarlarsan işler tersine döner."
Cüreti karşısında afallarken aniden "Ne yapabilirsin ki?"diye sordum.
Alaycı tavrım, yüzündeki sert ifadeyi güçlendirirken parmaklarını aniden koluma doladı.
Triko hırkamın içine işleyen sıcaklığıyla kolumu yavaşça sıktı.
Hafifçe kıvrılan dudağı ve kararan ürkünç bakışları eşliğinde yüzüme doğru indirdi yüzünü.
İçime yayılan korkuyu kapı dışarı etmek için uğraşırken, son cesaret kırıntılarımla dik durmaya çalışıyordum.
Tanımadığım bir adamın evinde ona meydan okumak da neydi peki?
İçime korkunun tohumlarını ekerken tehditkar çıkan sakin sesiyle konuşmaya başladı.
"Yanlış hatırlamıyorsam o dönüşümü sabaha kadar geçiremeyeceksin ve sabah olmasına daha uzun çok uzun saatler var. Bu süre zarfında konuşmanı sağlamak için yapacak bir şeyler bulurum."
"Hiçbir şey deyapamazsın." derken ondan çok kendimi buna inandırmak istiyor gibiydim.
Bu itirafımı zihnime geri postalayıp kolumu hızla elinden kurtardım. Tam dudaklarını aralayıp konuşmaya başlayacağında konuşmaya başladım.
"Ben sadece evime gitmek ve bir daha seni görmek istemiyorum, bunu anlamamakta neden bu kadar ısrarcısın anlamıyorum."
Geri çekilip "Yanlış istek, hayatıma girdin bana bir açıklama borçlusun." dedi bir çırpıda. Öylesine rahat davranıyordu ki, istemsizce tırnaklarımı hırsla avuçlarıma sapladım.
Ah pekâlâ, anlaşılan bu herifin istediklerini yapmadan elinden kurtulamayacaktım. Bu yüzden dediklerini yapacaksam bile durumu lehime çevirmeye çalıştım.
"Sadece bir saat orada bulunacağım. Ardından bildiğim kısıtlı bilgileri sana anlatıp hayatından çıkıp gideceğim."
Kısılı gözleriyle kısa bir an düşündü. Bana güvenip güvenmemek arasında bocalıyor gibiydi.
"Olur. Ne kadar kısa süre içinde halledersek o kadar çabuk kurtulurum senden."
Çatılan kaşlarımla "Kurtulmak istediğin bir insanı, neden zorla yanında tutuyorsun?"diye şaşkınca sordum.
Konuşmadan az önce kalktığı koltuğa doğru yürüdü.
Kanepeye oturup başını geriye doğru yasladıktan sonra masanın üzerindeki bir noktaya dik dik baktı. Çağın sustu, saniyeler sessiz sedasız geçmeye başladı.
Konuşmayacağını düşündüğüm bir an, için için yanan iri, yeşil gözlerini bana çevirdi.
"Çünkü küçük kız beynimin, bacaklarını herkese açan farklı iblisler tarafından becerilmesini istemiyorum."
Dilimin ucuna kadar yuvarlanan kelimeler erirken sustum.
Kendi kabuğuma çekilip pencerenin kenarına doğru yürüdüm.
Görmeyen gözlerim karanlık gökyüzünde asılı kaldı, bulutların ardından ayın şavkı silik görünüyordu.
Beynimde iç içe girmiş düşünceler yumağında elle tutulur bir şey arıyordum, beni bu karamsar duygulardan kurtaracak bir şey.
Ama aklımda sadece dakikalar önce duyduğum cümle takılı kalmış bir plak gibi dönüp duruyor, başka bir şeyi düşünmeme müsade etmiyordu. Kendi şeytanlarımı onun zihnine salmıştım, boğazımı sıkan bu düşünce içime atılan korku tohumlarını filizlendirdi.
Bir şeyler oluyordu, benim doğrulttum dışında olan bir şeyler.
"Hadi."
Ona bakmadan sıkıntılı bir nefes çektim içime. Ona doğru dönünce üstünü değiştirmiş olduğunu gördüm. Odadan çıktığının farkında bile olmamıştım. Yine düşüncelerime fazla dalmış ve ortamdan soyutlanmış olmalıydım.
Çatılan kaşlarımla onu incelemeye başladım. Üstünde lacivert, geniş bedenine tam oturan uzun kollu bir gömlek ve uzun bacaklarını saran siyah kot vardı. Uzun ve iri bir adamdı.
Çelimsiz uzun bedenimin yanında, ufacık bir görünüm elde edeceğim kadar heybetliydi.
Bakışlarım, gömleğinin kıvırdığı kollarından görünen esmer tenine takıldı. Birbirimize tamamen zıt bir yapıdaydık.
"Ee, daha ne kadar incelemeyi planlıyorsun?"
Omuz silkip ona doğru yürümeye başladım."Bilmem, sanırım seni çözene kadar."
Yanından geçerken kokusundan ufak bir parça çalıp ciğerlerime sakladım.
Cevap vermeden ardım sıra yürümeye başladı.
Sırtımda bakışlarının yoğunluğunu hissetsem de dönüp bakmadım. Verdiğim cevap karşısında şaşırmış olmalıydı.
Antreye gelince portmantoya astığı lacivert montuna uzanırken bakışları üzerime kaydı.
Üstümdeki, toz pembe rengindeki minik çiçeklerle bezelenmiş, siyah ince elbiseye, üstüne giydiğim hırkaya ve son olarak çıplak ayaklarıma baktı.
"Ayakkabıların yok."
Çıplak ayaklarıma bakması utanmama neden olurken sadece başımla onayladım onu.
Sıkkınlıkla başını iki yana salladı.
"Evime gidip alabilirim, bu süre zarfında senin ayakkabılarını giymem sorun olur mu?"
"Olur." Kısaca verdiği cevap üzerine ne diyeceğimi bilemeden ona baktım.
Cevabının aksine ayakkabı dolabını açıp iki ayağımın birden girebileceği büyüklükte olan, bir çift siyah, spor ayakkabı çıkardı.
"Sorun olacağını söy-"
Gözleri bana dönerken sertçe "Başka seçenek var mı?" diye sorunca sustum.
Dengesiz herif!
Otuz sekiz numara olan ayaklarıma en az kırk dört numara olduğunu tahmin ettiğim büyük ayakkabıları geçirdim.
O da dış kapıyı açıp yürümeye başladı. Onu takip ederken ayakkabılar fazla büyük olduğu için yürümemi zorlaştırıyordu.
Duyduğum minik ses üzerine farları yanan araba, gözlerimi kısmama neden oldu.
Parlak, siyah renginde olan büyük jeepe bakarken o çoktan sürücü koltuğuna oturmuştu bile. Yolcu kapısını açıp bacaklarımın uzun olmasına rağmen zorlanarak arabasına bindim.
Kocaman bir arabaydı bu, tıpkı sahibi gibi. Hızla kemerimi bağlarken arabayı çalıştırdı. Büyük bir gürültü ardından araba çalışırken hızla sürmeye başladı. Sırtım deri koltuğa yapışırken arabanın kliması çalıştı. Soğuk tenime üflenen sıcak hava, tenimi karıncalandırıyor kısa süreli de olsa sıcaklık hissetmemi sağlıyordu.
Yalancı sıcaklığın beni kandırmasına izin verdim. Sessizce engebeli yolda ilerlerken bakışlarımı cama çevirdim. Sessiz bir geceydi.
"Kıyafetlerin bu sefer sağlam?"
Beklenmedik sorusunu duyunca başımı yasladığım camdan kaldırıp ona döndüm.
Arabada ışık yanmadığı için yüzü karanlıkta kalmıştı, yine de keskin profilini izlemeye başladım
"Geçen sefer biraz hırpalandım çünkü."
Bunlar sessizliği yaran son cümleler oldu.
Gökyüzünü izlerken huzurlu sessizliğin tadını çıkardım. Arada içime dolan ona has koku eşliğinde yaklaşık bir saat süren yolculuğumuz, suskun gecede ilerlemişti.
Araba aniden durunca kendi tarafının kapısını açıp "İn bakalım," dedi
Kapısını açtığım yüksek arabadan adeta zıplayarak indim. Bakışlarımı, önünde durduğumuz mağazaya çevirdim. Şaşkınca, ünlü bir ayakkabı markasına ev sahipliği yapan mağazanın önünde dikilmişken "Yürüsene." dedi.
Gözlerimi devirip oflamamak için kendimi zor tuttum. Sadece bir saat, bir saat sonra nasıl olsa ondan kurtulacaktım. Zorluk çıkarmamak adına büyük ayakkabılarla yürümek zor olsada onu takip ettim.
"İyi akşamlar, hoş geldiniz."
Yirmili yaşlarında minyon tipli, güler yüzlü sarışın bir kız yanımıza geldi. Çağın, kızın yüzüne dahi bakmadan "Ayakkabı seç." dedi.
Başımı iki yana salladım.
"Buna gerek yok."
Soğuk bir ifadeyle yüzüme bakıp sadece "Sana gerek olup olmadığını sormadım. Seç işte." Başıyla ayakkabıların olduğu vitrini gösterdi. "Hadi."dedi.
Bunu yapmayacaktım.
Omuz silkip önüme dönünce bezgince kıza baktı.
"Otuz yedi ya da otuz sekiz numara olan herhangi bir model getirin."
Kız şaşkınlıkla "Peki."dedikten sonra kısa bir an ortadan kayboldu.
"Sana söylenen şeyleri algılamada güçlük çektiğine artık eminim."dedikten sonra büyük mağazanın, duvarları ile aynı renk olan krem koltuğuna oturdu.
Başımı iki yana sallarken az önceki çakma sarışın kız, yanıma gelip elinde tuttuğu topuklu ayakkabıları bana uzattı.
Ayakkabıya tuhaf tuhaf bakarken "Topuksuz model yok mu?"diye sordum.
"Ben bu tarz bir şey tercih edersiniz sanmıştım."
Başımı iki yana sallarken kendi işimi kendim yapmam gerektiğini anladım. Önce ayağımdaki büyük ayakkabıları çıkardım.
Ardından çıplak ayaklarımla mağazanın parlayan zemininde yürümeye başladım. Bakışlarım raflarda dolanırken sırtımda bakışlarını hissediyordum. Bunu umursamadan gözüme çarpan siyah postallara uzandım.
Görevli kız ayakkabıları kasaya götürürken ondan çorap da istedikten sonra ona döndüm.
Elindeki telefonu cebine yerleştirip ayağa kalktı.
Kendinden emin bir şekilde kasaya doğru yürürken yerimde sabit durmayı seçtim. Kısa süre içinde ayakkabının parasını ödeyip yanıma geldi. Elinde tuttuğu çantayı bana uzatırken sadece"Çabuk ol." dedi.
Çantayı elinden alıp kasıtlı bir şekilde yavaş hareketlerimle önce aldığı çorabı, ardından postalları giyip iplerini bağladım.
Ayağa kalkınca teşekkür etme gereği duymadan yürümeye başladım. Kendi menfaati doğrultusunda isteğim olmadan almıştı sonuçta.
Kısa süre içinde tekrar yola koyulmuştuk. Yaklaşık on beş dakika ardından duran arabadan indim. Tenime çarpan ama beni etkilemeyen soğuk hava, düz saçlarımı havalandırırken karşımda italik, mavi harflerle Safir yazan mekana doğru, Çağın'ı bekleme gereği duymadan yürümeye başladım. Bu gece bir an önce bitsin istiyordum.
Aniden boynuma çarpan nefesi adımlarımı aksatırken "Sessiz olman gerektiğini hatırlatmama gerek olmadığını varsayıyorum." diye fısıldadı. Tenime çarpan kor nefesi, ateşe dokunmak gibiydi. Yakıcı aynı zaman da korkutucu.
Nutkum tutulmuş bir vaziyette durduğum yerde kalırken doğrulup yürümeye başladı.
Derin bir nefes alıp arkasından yürüdüm, ona saygıyla selam verdikten sonra yer açan korumaları geçip içeri girdik. Boğuk hava yüzüme çarparken yanan dönen neon ışıklar, yüksek gürültüde dans eden insanlara kısık gözlerle baktım. Demek Safir, bir gece kulübüydü.
Yıllar önce ablamla beraber bu tarz bir yere gitmiştik.
Çağın üstündeki montu çıkarıp kalabalık insanların içinde yürümeye başladı. Onu takip ederken insanlar bana çarpmasın diye uğraşıyordum. Aniden durup elini belime yerleştirdi. Binlerce sıcak iğne elinin dokunduğu yere aynı anda battı sanki. Nefesim sekteye uğrarken teması karşısında donup kalmıştım. Kendimi geri çekmeme fırsat vermeden beni önüne aldı.
"Yürü."
Eli belinde asılı kalmış bir vaziyette sarsak adımlarla yürümeye başladım. Ne yapmaya çalıştığını anlamam uzun sürmemişti.
Beni insanların temasından koruyordu.
İçten içe bu korumacı tavrı, hoşuma gitmişti.
Onu fark ettikçe bize yer açan insanların arasından geçip, gece kulübünün sonuna doğru yürümeye başladık.
Elini ısınmaya başlayan tenimden çekince daha rahat yürümeye başladım.
Yakın teması sevmiyordum.
Çağın önüme geçip başka bir kapıyı açtı.
"Gel." deyince mavi ışıkla aydınlatılan koridorda yürüdük. Ardından seri hareketlerle merdivenleri inmeye başladı. Neler oluyordu böyle?
Merdivenlerden inince sanki farklı bir aleme gelmiştik.
Sessiz bir yerdi. Kırmızı duvarlarla kaplı, loş koridorda şaşkınlıkla yürüyordum. Çağın sağa dönerken onu takip etmeye devam ettim.
Tam neler olduğunu soracakken
büyük bir kapıyı açtı.
İnsanların sesi kulağıma dolarken gördüğüm manzara ile şaşkınlıktan dudaklarım aralandı.
"İşte burası gerçek Safir."
Safir...
Burası, ismini bilmediğim renkli masalarla süslü, büyük şık bir kumarhaneydi.
"Safir'e hoş geldin Feraşe."
Belli belirsiz sesinden algıladığım isimle beraber gözlerim Çağın'a döndü. Gördüğüm mekândan. daha büyük bir şaşkınlığa sürüklemişti beni, sarf ettiği kelime.
Feraşe...
Bu ismi bana ilk defa, o gece suretini görmediğim kişi söylemişti.
"Feraşe. Ah, güzeller güzeli Feraşe, ömrü kelebeğin kanatlarında asılı kalan kadın. Yarı insan yarı kelebek kadın, ömrü narin kelebeğin kanatlarında asılı kalan kadın."
O ses, tıpkı o geceki gibi kulaklarımda yankılanırken dizlerim büyük bir zelzele etkisinde kalmışım gibi titremeye başladı.
Şimdi de Çağın bana böyle seslenmişti.
Peki o, ismi nasıl biliyordu?