2.Bölüm “Rutin”
Maya Aydar…
Günlerim fotokopi ile çoğaltılmış gibi… Her biri diğerinin aynısı.
Kütüphanede öğleden sonra oldu. Pencerelere vuran yağmur, camdan hafif duyulan çıtırdı sesine eşlik eden rüzgar uğultusu. Adeta ninni gibi gelmeye başladı bana, masanın başında oturmuş, elimde kalın fantastik kitabın sayfalarını ağır ağır çeviriyordum.
Hayal dünyamda kitabı okumuyor yaşıyorum sanki. Mum ışığıyla aydınlatılmış şatolar, kan kokan geceler, ölümsüzlüğün laneti… Kelimeler gözlerimin önünde dalgalanmaya başladı.
Başımı elime yasladım. Kirpiklerim ağırlaştı.
Ve dünya sessizce yer değiştirdi.
Bir anda taş duvarlı bir salonda buldum kendimi. Tavan çok yüksek, gölgeler canlı gibi. Ay ışığı vitraylardan süzülüyor, zemine desenler bırakıyordu. Karşımda biri duruyor.
Uzun boylu, siyah pelerinli. Solgun ama kusursuz bir yüz… Gözleri koyu kırmızıydı, bakışı tehlikeli ve davetkar. Onun bir vampir olduğunu biliyorum ama korkmuyorum. Aksine, kalbim tuhaf bir özlemle sıkışıyor gibi.
Vampir bana doğru bir adım attı.
“Korkmuyorsun,” dedi sesi fısıltı gibi.
“Hayır,” dedim.
Parmakları önce bileğime dokundu, tenim ürperdi.
Soğuktu… ama garip bir şekilde güven vericiydi. Vampir eğildi, nefesi dudaklarıma kadar indi. Zaman yavaşladı.
Gözlerimi kapattım. Dudakları neredeyse dudaklarıma değecekti ki__
“Maya!”
Sonra yere düşen bir kitap sesi… irkilerek uyandım. Kalbim deli gibi atıyor.
Kütüphanedeydim. Masanın üzerindeki kitap açık kalmış ve ben okurken yine öylece uyuya kalmışım.
Dede Hasan boğazını temizler gibi hafifçe öksürdü;
“Uyuya kalmışsın, bir kahve molası ver istersen.” dedi gülümseyerek.
“İyi olur” deyip ayaklandım.
Yanaklarım hâlâ alev alev, farkında olmadan dudaklarımı ısırdım. Rüyamdaki o anları düşündüm; o soğuk nefes, o karanlık yakınlık…
Kitabı kapatırken kapağın iç sayfasında bir cümle gözüme çarptı. Daha önce fark etmediğime eminim:
# Bazı vampirler rüyada gelir… çünkü uyanıkken karşılaşmak için henüz erken. #
Acaba gerçekte bu vahşi ırk var mı? Diye düşündüm. Sonra hızlıca bir kahve yapıp kaldığım yerden kitap okumaya devam ettim.
Kütüphanede günüm bol bol kitap okuyup çay-kahve içmekle geçti. Gelen birkaç öğrenci oldu onlarla ilgilendik istedikleri türden kitapları verdik sessizce derslerine çalışıp gittiler akşama doğru oldu Dede Hasan'a bakıp;
“Ohri'den beklediğimiz öğrenci grubu neden gelmedi?” diye sordum
“Bilemiyorum. Hava soğuk, belki de gençler o yüzden gelmedi. Yarın uğrarlar. Sen geç kalma, gitmek istiyorsan gidebilirsin,” dedi.
Okuduğum kitabı yerine koydum. Bugün ilgimi çeken en üst rafa gözüm takıldı, kısa bir süre baktım. İç sesim, "Hava kararmadan eve ulaşmaya bak," dedi.
İçimden gözlerimi devirdim. "Sen de iyice benim velim oldun, biraz abartıyorsun sanki," dedim. Dışımdan;
"Görüşürüz Dede Hasan yarın da geliyorum ama sonraki gün için haberleşiriz," dedim.
"Tamam kızım, ararsın beni. Anahtarı kaybetme. Bir gün arşive ineriz birlikte. Ya da sen tek inersin," dedi.
Tebessüm ettim yeniden. "İyi akşamlar," deyip paltomu ve çantamı alıp kütüphaneden çıktım.
İç sesim;
“Dediğimi yaptığın için teşekkür ederim…”
“Şımarma!!!”
Herkeste eve dönüş telaşı, akşamüstü yoğunluğu ve kendine has bir soğukluk vardı havada. Bayılıyorum bu akşamüstü yürüyüşlerine. Kulaklığımı çıkarıp telefonda sevdiğim müziği açtım, ellerimi cebime koydum ve yavaş yavaş eve doğru yürümeye başladım.
Hemen önümde, babasının elinden tutup hoplaya zıplaya yürüyen bir kız çocuğu vardı, diğer elinde kırmızı bir balon. Onu görünce kendi çocukluğum aklıma geldi. Balon için ne kadar ağlamıştım... Bazı şeyleri elde etmek benim için hep zor oldu. Günlerce ağladıktan sonra babam pes edip alıyordu.
Mesela birinde, okuldaki arkadaşlarım lunaparka gidip orada geçirdikleri eğlenceli zamanları anlatmışlardı. Aralıksız bir ay, "Ben de lunaparka gitmek istiyorum," deyip ağladım. Üvey annemin umurunda olmadı. Aslında bir yerde ona hak veriyorum. Sonuçta üvey anne, başkasının çocuğuna ancak bu kadar annelik yapabiliyor. Belki de merhamet duygusu hiç gelişmedi, diye düşünürüm Siren hakkında. Çünkü doğurmadığı halde şahane annelik yapan merhametli sevgi dolu kadınlar da var bu dünyada.
Bir ay sonra benim pes etmediğimi görünce babam mecbur kaldı ve beni lunaparka götürdü. Allah var, çok ilgilendi o gün benimle. İstediğim her oyuncağa bindim. Trambolin vardı mesela, çok yükseğe zıplayabiliyordum. En çok o hoşuma gitmişti. Dönüşte de balon istemiştim, böyle kırmızı bir balon aldı. Babam önde, ben arkada yürüyüp eve gelmiştik. Ertesi gün okuldaki arkadaşlarıma lunapark maceramı, oyuncakları ve kırmızı balonumu anlattım. Çocukluğumla ilgili hatırladığım nadir mutlu günlerimden biriydi.
Düşüncelerimden, iç sesimle çıktım;
"Arkanda, sana doğru gelen bir köpek var. Panik yapma," dedi.
Kulaklık taktıysam böyle uyarır beni.
“Çok düşüncelisin, bazen babamdan bile çok düşündüğünü hissediyorum." dedim.
Ben 'iç ses' diyorum ama aslında iç ses değil, kendi altıncı hissim. Benim altıncı hissim çok kuvvetli. Hep böyle deyip bu konunun üzerini kapatıyorum. Çünkü yalnızlıktan kendime iç sesimi ya da altıncı hissimi arkadaş edindim demek istemiyorum…
Yavaşça sol tarafa çekildim, yanımdan köpek geçip gitti. Çok fazla köpek korkum var, zaten sırf bu yüzden fantastik kurguda ben vampirciyim. Kurt adamlar bana göre değil.
Hava çoktan kararmaya yüz tutmuştu. Kışın erken çöken akşamı, Makedonya sokaklarını nemli ve gri bir örtü gibi sardı. İnce ince yağan yağmur taş kaldırımlara vuruyor, ayak seslerimize yağmur çıtırdısı eşlik ediyor. Paltomun yakasını kaldırıp çantamı koluma daha sıkı geçirdim. Soğuk, baya baya içime işledi sanki. Vampirler de soğuk, vazgeçtim vampirlerden. Sıcak tüylü Kurt Adam kışın işime yarar. Kendi kendime güldüm, ne aptal gelgitler yaşıyorum böyle. Fantastik kitap okumaya ara versem iyi olacak, tarih okumaya devam…
Kütüphaneden birkaç sokak ilerideki fırının önünde, yağmura rağmen oluşmuş kısa bir kuyruk vardı. İçeriden taşan sıcak ekmek kokusu, soğuk hava ve ıslak zemin kokusuna karışarak tuhaf bir şekilde insanın içine sıcaklık yayıyor. Aslında evde ekmek vardır eminim ama bu koku beni kendine çekti. Sıraya geçip beklemeye başladım. Sıram geldiğinde, "Bir somun alayım," dedim.
"Yeni çıktı, hâlâ sıcak," dedi fırıncı. Ekmeklerin olduğu kısımda, sıcaktan camlar buğulanmış. Ne güzel koku ve görüntü.
Sıcak somunu poşete koyup elime aldım, ana caddeyi bırakarak, evime çıkan daha sakin yokuşlu sokağa saptım. Yağmur şiddetini artırmıştı. Yanımdan geçen iki kadın küçük bir şemsiyenin altında sıkışmış, acele acele yürüyorlar. Onların telaşının aksine, ben adımlarımı daha da yavaşlattım.
Bu kış akşamlarındaki koşuşturma hep aynıydı; herkes sıcak, aydınlık, korunaklı bir yere sığınmak için yarış halinde. Bir apartmanın penceresinden dışarıyı izleyen genç kızı gördüm. İçeriden gelen Makedonca hızlı konuşmalar, Türkçe bir tekerleme, uzaktan gelen bir araba kornası... Bu şehrin karmaşık ve tanıdık sesleri, yağmurun ritmine eşlik ediyor. Önümde, bir baba çocuğunun elini tutmuş, "Hadi, hadi, üşüteceksin!" diyerek onu sürüklüyor resmen.
Artık bu kadar seyir zevki yeter diye hızlandım. Hastalanıp yataklara düşmek istemem. Siren'in çenesi 2 kat hızlı çalışıyor ben hastalanınca. Evden çok sık dışarı çıkamadığım için, soğuk ya da sıcak fark etmez, dışarıda olduğum anların tadını fazlasıyla çıkarmaya çalışıyorum. Her şeyi, herkesi detaylıca inceliyorum. Gördüğüm tüm görüntüleri zihnime kazıyorum, kitap okurken çok işime yarıyor. İyi ki kitap okumayı seven bir yanım var. Yoksa yaşadığım şu hayat çekilir türden değil.
Eve ulaştım, kapıya tıkladım. Babam açtı.
“Hava kararmadan geldin, sevindim.” dedi.
“Yoğunluk yoktu baba, işim bitince gereksiz yere oyalanmadım.” deyip içeri girdim.
“Islanmışsın, üşütüp hasta olursun. Hadi hemen değiştir kıyafetlerini.”
Hemen palatomu ve ayakkabımı çıkardım. Daha sonra odama geçtim, tüm ıslak kıyafetlerimden kurtuldum. Beni sıcak tutacak kalın bir eşofman takımı giydim. Banyoya geçip elimi yüzümü yıkadım, saçlarımın havluyla biraz nemini aldım, tarayıp ev topuzu yaptım.
Mutfağa geçtim, yemek hazırdı. Siren Hanım da yine bir değil beş karış surat... Bir an önce yemeğimi yiyip odama çekilmek istiyorum. Başımı kitapların arasına gömüp, uykum gelene kadar kitaplarımla vakit geçirmek istiyorum artık. Çok sıkıcı geliyor, bunaldım. Sürekli yalnızım, sürekli laf sokan, surat asan bir insanla muhatap olmak zorundayım.
Babama baktım, masaya oturmuş, çorbasını içmeye başlamış bile. Keşke birazcık sohbet eden bir baba olsaydı. Birazcık kız çocuklarını seven bir baba... Okuduğum kitaplarda babasına sarılıp kendini güvenli limanda hisseden kız çocuklarından olmayı isterdim ama benim babam gerektiği kadar konuşur, gerektiği kadar ilgilenir benimle ve bu ‘gereklilik' sınırlarını kendisi belirler, ben değil.
Sessizce masaya geçip oturdum. Yine sıkıcı bir akşam yaşamaya başladım.
İç sesim;
“Gayet güzel bir hayatın var. İleride bu günlerini çok arayacaksın,” dedi.
Karşımda oturan Siren Hanımla göz göze geldik. Suratı asık, bakışları küçümser tarzda… Hiç sanmıyorum bu sıkıcı günlerimi arayacağımı. Böyle suratsız biriyle bir arada olmayı gerçekten artık istemiyorum.
İç sesime;
“Bugünlerimi arayacağım zaman hızlıca gelse olur mu? Hayatımda yeni bir evreye geçmek istiyorum… Sevgili iç ses, altıncı his ya da hayali arkadaş... Her neysen…” dedim…
Hayatım ve kendimle ilgili bazı gerçeklerle çok yakında yüzleşeceğimden habersiz yemeğimi yerken iç sesimin alaycı kıkırtısını duymazdan gelmeye çalıştım.
Gerçekten hiç normal değildim…