1.Bölüm "Kütüphane"
1.Bölüm: “Kütüphane”
Maya Aydar…
Karanlık ve soğuğun kemiklerime kadar işlediği bir yerdeyim. Havada, tanımlayamadığım tuhaf ve küflü bir koku var. Kendi etrafımda yavaşça döndüm, gözlerim bu yoğun koyu karanlığa alışmaya çalıştı. Burası neresi?
Sonra, mum ışığından bile daha kısık oldukça loş bir ışık gördüm. Ona doğru ilerledim. Önümde taştan yapılma, dar ve çok eski görünen merdivenler belirdi. Sanki çok kadim bir binanın zindanındaydım ve bu basamaklar beni dışarı çıkışa veya ışığa götürecek gibi geldi.
O sırada avcumun terlediğini ve sıkı sıkıya tuttuğum bir cismin sertliğini fark ettim. Karanlıkta ne olduğunu seçemiyordum ama bırakmak aklımdan bile geçmiyor. Sanki benden bir parça, tamamen bana ait bir şey.
Merdivenlere adım attım. Loş ışığa yukarıya doğru ilerlerken, dayanamayıp elimdeki cisim neydi diye baktım. Eski, yıpranmış deri kaplamalı bir kitap ya da bir defter de olabilir. Sayfalarını açmak için parmağımı kenarına götürdüm.
Tam o anda görünmez, buz gibi bir güç göğüs kafesime vurdu. Nefesim kesildi. Dengemi kaybettim ve geriye dipsiz karanlığa doğru savruldum. Sert bir darbe ile merdivenlerin en dibine çakıldım. Sırtımda şiddetli bir ağrı dalga dalga yayıldı. Ama elimde hâlâ o cismi sıkı sıkı tutuyorum.
Sendeleyerek ayağa kalktım ve yeniden merdivenleri çıkmaya başladım. Fakat bu sefer, her adımımda, iki bileğimde sanki demir pençelerle sıkılıyor gibiydi. Görünmez eller beni aşağı çekiyor, yükselmeme izin vermiyor. Her çekişte, ben daha fazla direniyorum.
Ve tam o mücadelenin ortasında, ümitsizce ulaşmaya çalıştığım o loş ışık, bir kandil gibi titreyerek... söndü.
# Hadi aç gözünü Maya, uyan artık… gelecek birazdan… #
Bu cümleyle gözlerimi açtım. Sabahın ilk saatleri, benim için can sıkıcı ya da tehlikeli bir durum olduğunda, sevgili iç sesim devreye girip beni uyarır. Hatta böyle uyuyorsam, uykudan bile uyandırır. Yatağın içinde biraz daha uzandım, kendime gelmeye çalıştım, sonra hızlıca ayağa kalktım. Perdeleri ve camı açtım, yatağımı toparlamaya başladım.
O sırada kapı açıldı. Çok değerli üvey annem Siren Hanım, bana günaydın demeye gelmiş;
“Eğer uyuyor olsaydın, elimden çekeceğin vardı,” deyip kapıyı yeniden kapatıp çıktı. Aslında elinden değil, dilinden çekiyorum. Sürekli açık arıyor, sürekli beni babama şikayet ediyor. Babam çok sessiz ne bu kadının tarafını tuttuğunu anladım ne de benim tarafımı... Tek tesellim, bu kadının lafına bakıpta bana kötü davranmamış olması.
Sonuçta tek kızıyım, tek evladıyım. Bir zahmet bana kötü davranmasın. Benden sonra babamın çocuğu olmamış. Ben 1 yaşındayken annemle ayrılmışlar, ayrıldıktan 2 ay sonra da annem ölmüş. Ne bir isim ne bir resim var; öyle ki sorgulamama bile izin yok. Ne zaman annemle ilgili sorular sorsam, sinirlenip konuyu kapatıyor babam. Sanki annem bu dünyada hiç var olmamış gibi davranıyor. Neden bu kadar hırslı, anlamıyorum.
Odamı toparlama işim bitti, banyoya geçtim. Aynada kendimle göz göze geldim. 24 yaşındayım ama yaşıtlarıma göre yüzüme oturmuş bir yorgunluk var. Derin bir nefes alıp verdim. Elimi yüzümü soğuk suyla yıkayıp daha da hızlı kendime gelmeye çalıştım. Odama geçip üzerimi giyindim. Bugün çalışma günüm. Evden ne kadar erken çıkarsam, o kadar iyi.
Haftanın 3 günü mahallemizdeki kütüphanede çalışıyorum. Dede Hasan’a yardımcı oluyorum. 3 sene boyunca onunla çalışmam için ısrar etti. Babam kabul etmedi. 3 senenin sonunda artık dayanamadı. Dede Hasan vazgeçmeyince, babam pes edip çalışmama izin verdi. Bir yıldır haftanın üç günü kütüphanede yardımcı oluyorum Dede Hasan'a. Yoksa onun dışında bu evden kolay kolay dışarıya çıkamıyorum. Babamın elinden gelse camdan dışarı bakmama bile izin vermeyecekti. Dede Hasan ikna etti onu.
Odamdan çıkıp mutfağa geçtim. Çalışan benim, işe gidecek olan benim, erkenden uyanıp kahvaltıyı hazırlamak zorunda olan da benim. Siren Hanım uyanık olmasına rağmen mutfağa girip asla iş yapmaz; nasıl olsa Maya uyandı o her şeyi halleder kafasında. Çayı koyup hızlıca kahvaltılık bir şeyler hazırladım. Ama saate baktığımda, hazırladığım bu kahvaltıyı yapamayacağımı anladım. Hemen bir sandviç hazırladım kendim için. Dede Hasan çay demlemiştir; kahvaltı işini kütüphanede hallederim diye düşündüm.
Mutfağın camından dışarı baktım. Karşı camda asılı olan Türk bayrağını gördüm, tebessüm ettim. Ne zaman bu bayrağı görsem tebessüm ediyorum. Benim odamın camında da aşağı doğru bir Türk bayrağı asılı. Yıpranınca çıkarıp yenisini takıyorum; eskisini de yıkayıp bir kutuya koyuyorum. Asla çöpe atmam.
Makedonya’da doğup büyüdüm, Makedonya Gostivar. Resmiyette azınlık olarak kabul ederler biz Türkleri, ama bana göre buralar kadim Türk topraklarıdır. Büyülü bir atmosferi var bu ülkenin, özellikle yaşadığım Gostivar şehrinin. Günden güne beni içine daha çok çeken büyülü bir atmosfer…
Sandviçimi alıp çantamı hazırladım. İçine defterimi, kalemimi ve her gün yanıma aldığım küçük kitabımı koydum. Kütüphanede çalışmak bana para kazandırıyor doğru ancak asıl sebep bu değil.
Kitaplar…
Kitaplar, insanların söyleyemediklerini fısıldıyor. Kimsenin bana bağırmadığı, kimsenin susturmadığı tek yer benim için.
Ayakkabılarımı giyip kapıyı arkamdan yavaşça kapatırken içeri seslendim;
“Ben çıkıyorum,” dedim.
Siren Hanım yine sessiz kaldı hiçbir şey demedi.
Babam;
“Kolay gelsin, geç kalma,” diyerek yine beni tembihledi.
Sanki geç kalmak ya da kalmamak benim elimdeymiş gibi. Kitapları okumaya bir başlayınca, zaman ve mekan algımı kaybediyorum. Daha sonra, kütüphanede iş çoktu, bitirmeye çalıştım diye yalan sıkıyorum. Dede Hasan ile benim aramda ufak bir sır bu durum.
Dışarı çıktığımda sabahın serinliği yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım. Sokak lambaları hâlâ yanıyordu. Taş kaldırımlar ve eskimiş asfalt yol nemli. Yol boyunca tanıdık yüzlerle karşılaştım, selam verdim hepsine. Burada herkes birbirini tanır.
Kütüphaneye giden yolu ezbere biliyorum. Eski bir Osmanlı binasının restore edilmiş haliydi. Taş duvarları, yüksek tavanları var. Kapıyı açtığımda beni her zamanki gibi kitap kokusu karşıladı. Bu koku, evde bulamadığım bir sığınak.
Paltomu çıkardım, masama geçtim. Rafları düzenlemeye başlamadan önce küçük defterimi açtım. Bir cümle yazdım:
# Bazı insanlar sessizliği seçmez. Sessizlik onlara öğretilir. #
Ara ara böyle notlar alıyorum, sebebini ben de bilmiyorum. Raflara yöneldim.
Kütüphanenin asıl sorumlusu Dede Hasan, bana daima; sen bilmiyorsun ama bu şehir, bu kütüphane ve bu sessiz hayat, çok yakında seni suskun kalamayacağın bir gerçeğe sürükleyecek. Ve bazı kitaplar, okunmak için değil… Uyanmak için var diyor. Neden bu tarz konuşmalar yapıyor bana asla anlamıyorum.
“Günaydın, kızım,” sesiyle kendime geldim.
“Günaydın, Dede Hasan.”
Hasan Efendi yetmişini geçmiş. Üsküp doğumlu ama sonradan buraya gelmiş. Sırf bu kütüphane için geldim der. Ailesi yüzyıllardır Makedonya’daymış. Tıpkı benim ve benim ailem gibi. Türkçesi biraz eski, bazı kelimeleri ağır. Ne demek istediğini anlamadığım çok olur. Bu duruma güler hep… Sakalını her zaman özenle tarar, cebinde mutlaka küçük bir tespih ve ayna taşır.
“Bugün erken gelmişsin yine,” dedi, gözlüklerinin üzerinden bakarak.
“Evden erken çıkmak daha kolay,” diye karşılık verdim. Sesimde şikayet yok, sadece gerçek.
Hasan Efendi hafifçe başını salladı.
“Biliyorum,” dedi.
Fazla soru sormazdı. Bu yönüne bayılıyorum.
“Çay hazır mı Dede Hasan?”
“Yarım saat sonra hazır,” dedi.
Yarım saat boş durmak yerine biraz iş yapayım deyip, raflardan birkaç kitabı alıp fişlerini kontrol etmeye başladım. Eski Osmanlıca kayıt defterleri, Makedonca tarih kitapları, Arnavutça şiirler… Bu kütüphane şehrin kendisi gibi, diller yan yana, hikayeler iç içe.
“Bugün Ohri’den gelen bir grup var,” dedi Dede Hasan.
“Turist mi?”
“Yok, üniversiteliler. Balkan tarihi çalışıyorlarmış. Büyük İskender’den Osmanlı’ya kadar her şeyi istiyorlar. Hepsini bir arada.”
Hafifçe gülümsedim.
“Bu şehirde herkes geçmişi arıyor zaten,” dedim.
“Çünkü burası geçmişten kaçamayan bir yer,” diye cevapladı Dede Hasan.
Derin bir nefes alıp verdi ve;
“Sen biliyor musun, bu binanın altı zamanında arşivmiş. Çok eski defterler var. Bazıları hâlâ tercüme edilmedi.”
“Ne tür defterler?”
“Vakıf kayıtları… soy defterleri… bazıları da,” dedi ve sesini biraz kıstı, “tuhaf notlar.”
Kaşlarım çatıldı.
“Nasıl tuhaf?”
Dede Hasan omuz silkti.
“İnsan anlam veremiyor. Bazı kitaplar ne tam tarih, ne tam din. Balkan işi işte. Bizim buralarda her şey biraz karışıktır.”
O sırada dışarıdan sela sesi duyuldu. Yakındaki küçük camiden geliyordu. Aynı anda uzaktan kilise çanı da çaldı. Bu uyumu her gün duyarım ama yine de içim ürperirdi. Bu şehir hep böyle; sesler daima yan yana.
Dede Hasan;
“Sen bugün şu üst raflara bak, Türkçe kitapları düzenleyelim. Gençler geliyor, kendi dillerini daha iyi öğrenmek, anlamak istiyorlar.” dedi.
“Tamam,” dedim.
Merdiveni alıp raflara yöneldim. Elimi kitap sırtlarında gezdirirken bir an durdum. Eski, deri ciltli bir kitap… Üzerinde ne Türkçe ne Makedonca bir başlık vardı. Sadece solmuş bir sembol.
Kalbim anlam veremediğim bir şekilde hızlandı.
Aşağıdan Dede Hasan’ın sesi geldi;
“Çay hazır, hadi bakalım sonra devam edersin.” dedi.
Kitabı yerine koydum ve indim merdivenden.
Küçük ahşap masaya geçtik, asla kitapların okunduğu masalarda bir şey yenip içilmesini istemez Dede Hasan. Karışıklıklı oturduk, ben sandviçimi çıkardım, Dede Hasan;
“Bugün ne anlatayım sana Maya?”
“Ülkemi anlat Dede Hasan… Makedonya'yı… Bana hep ülkemi anlat…” dedim.
Gülümsedi;
“Bu topraklara Makedonya denmesi boşuna değil. Milattan önce dördüncü yüzyılda burada Makedon Krallığı vardı. Başında da Filip’in oğlu İskender. Hani şu Büyük İskender dedikleri adam, sadece savaşçı değildi. O, dünyayı tek bir düzen altında birleştirme hayali kuran ilk hükümdarlardan biriydi. Ordusuyla Balkanlar’dan çıktı; Anadolu’yu geçti, Pers İmparatorluğu’nu yıktı, Mısır’a indi, Hindistan sınırına kadar dayandı.”
Elini yavaşça masaya vurdu;
“Düşünsene… O zamanın şartlarında, harita yok, pusula yok. Ama adam biliyordu nereye gittiğini. Çünkü hocası Aristoteles’ti. Ona sadece savaşmayı değil, düşünmeyi de öğretmişti. İskender genç yaşta öldü. Otuz üç yaşındaydı. Ölünce imparatorluğu parçalandı. Çünkü fethettiği yerler onundu ama kurduğu düzen kalıcı değildi.”
Başını sağa sola salladı;
“Sonra bu topraklardan Roma geçti, Bizans geçti. Her biri burayı bir geçiş yolu olarak gördü. Ta ki Osmanlı gelene kadar.”
Bir yudum çay içti;
“Osmanlı buraya sadece hükmetmedi. Yerleşti. Camiler yaptı, medreseler kurdu, köprüler inşa etti. Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar, Makedonlar… Osmanlı sayesinde bu topraklarda birlikte yaşamayı öğrendi.”
Son cümleyi ağır ağır söyledi:
“İşte Makedonya’nın kaderi budur. Herkes buradan geçer… Ama herkes iz bırakamaz. Önemli olan iz bırakmaktır.” dedi ve çayından bir yudum daha aldı.
Gülümsedim…
“Az önce düzenlediğim raf…” dedim.
“Bir şey mi buldun!?” diye sordu, sanki endişelendi.
“Yok, sadece eski bir kitapmış.”
Dede Hasan tebessüm etti ve;
“Buralarda eskiler tehlikelidir.”
Cevap vermedim ama ilk kez, kütüphanenin sessizliği bana güvenli gelmedi.
O kitaba dokunduğum anları düşündüm. Merdivenden inerken elim hâlâ titriyordu sanki. Kitapta gördüğüm sembol gözümün önünden gitmiyor. Ne bir haç ne bilinen bir mühür. Çemberin içine işlenmiş ince çizgiler vardı ve sanki baktıkça yer değiştiriyordu. Masama geçtim, derin bir nefes aldım;
“Dede Hasan,”
“Efendim kızım?”
Dede Hasan tesbihini çekiyor, önündeki gazeteye bakıyordu. Gazete Makedonca ama o çoğu zaman okumaz, alışkanlıktı sadece.
“Bu üst raflardaki eski kitaplar…”
“Hmm?”
“Onlar neden diğerlerinden ayrı duruyor?”
Dede Hasan gazeteyi yavaşça katladı. Bu hareketi artık tanıyorum. Konu, sıradan değil.
“Evladım, bu kütüphane belki de yaşadığımız bu şehirle aynı yaşta, hatta daha da büyük. Yıllardır eski kitapların içindeyim. Bazıları özel ve kıymetini anlayacak kişiler için saklanan kitaplar…”
“Kitapların mı kıymetini bilmek gerekiyor?”
“Kitapların ve içindekilerin.”
Ayağa kalktı, ağır adımlarla raflara doğru yürüdü. Ben de onun peşinden gittim, merdiveni işaret etti.
“Az önce baktığın ama bana bahsetmediğin kitap… onu sen mi seçtin, yoksa o mu seni seçti?” diye sordu.
Yutkundum, tüylerim diken diken oldu.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Sadece… sanki bana bakıyordu.”
Dede Hasan kısa bir an sustu. Sonra başını salladı.
“Demek vakti gelmiş.”
“Ne vakti?”
“Balkanlar, tarih ve soyluluk… Beklemez kızım, bazı ailelerin varlığı daire çizer gibidir. Sonu yoktur o dairenin.”
İçim ürperdi.
“Benim ailemle ne ilgisi var bunun? Ben bile daha doğru düzgün tanımıyorum ailemi, annemi…”
Dede Hasan gözlerini kaçırdı;
“Soyadını sormadım bugüne kadar. Bilerek.”
“Neden?”
“Çünkü bazı soyadları, kütüphanelerdeki konuşma tarzı gibidir, fısıldanır, yüksek sesle söylenmez.”
Derin bir nefes alıp verdi Dede Hasan ve;
“Bak, rafın arkasındaki dar kapıyı görüyor musun? Aşağıda eski arşiv var. Osmanlı’dan kalma. Resmî kayıtlara girmeyen defterler.”
“Bu kapı hep burada mıydı?”
“Evet ama ilk defa dikkatini çekti, değil mi?”
“Varlığından hiç haberim yoktu aslında. Kimler giriyor oraya?”
“Kimse, uzun zamandır.”
Kalbimin hızla attığını hissettim.
“Ben girebilir miyim?”
Dede Hasan bana uzun uzun baktı.
“Girmek kolay ama çıkabilmek…?”
“Ben zaten, rüyalarımda hep bir yerlerden çıkmaya çalışıyorum.”
Anladım der gibi başını salladı Dede Hasan ve;
“Bu şehirde Türk olmak ne demek bilir misin?” diye sordu.
“Ne demek?”
“Hatırlayan ama hatırladığını kimseye anlatamayan olmak.”
Cebinden anahtar çıkardı. Paslıydı, çok eskiydi. Benim avucuma bıraktı.
“Bugün değil ama yakında.”
Anahtarı alırken elimden bir ürperti geçti. Sanki metal değilde, soğuk bir hatırayı tutuyorum.
Tam o sırada kapı açıldı. İki genç içeri girdi, Makedonca konuşuyorlardı. Gülüşler, ayak sesleri… Gündelik hayat geri döndü sanki.
Dede Hasan sesini normalleştirip;
“Maya kızım, şu tarih raflarına bakıver.” dedi.
Başımı salladım. Ama artık hiçbir raf eskisi gibi görünmüyor gözüme.
İç sesim:
# Çok erken, henüz çok erken… Bekle! #
Dedi.
Aklım çok karıştı. Sanki hayatımda bazı şeylerin yeri değişiyor gibi hissediyorum. Ama bu iyi bir şey mi, onu bilmiyorum.