Yazar: Mehtap Çiçek
Kitap: Yasak Aşk
Tür: Genel Kurgu, Romantik
Tanıtım:
Öykü, yaşamın kıyısında psikolojik sorunlarla mücadele eden yalnız bir kızdır. Annesinin babasına ve kendisine yıllarca ihanet ettiğini öğrendiği mektuplar bir kolinin içinde ona bakmaktadır. Babasından kalma antikacı dükkanında karşıladığı misafirine kadar hayatını değiştirecek bir mucizeye ihtiycı vardır. Evli ve kendisinden yaşça büyük olan Altay ona yasak aşkın kapılarını aralayacaktır. Annesiyle özdeşleştiği yeni hayatı ona hiç bilmediği tehlikeli suları tanıtırken Öykü boğulmadan yüzebilecek mi? Aşkı ve tutkusu başına ne işler açacak? Annesini affedecek mi? Tüm bu soruların cevabı satırlarda...
Bölümler;
En karmaşık bilmeceleri çözerek geçen yıllardan sonra… O güne geri dönecek olmak düğüm düğüm hissetme sebebim. Son günlerin rüyaları da hep o günlere çıkıyor şimdiler. Öyle bir zaman gelmiş ve ben yıllar sonra zihnime kopyaladığım o günleri yaşıyorum. Sıcak suya uzanırken o zaman elime dökülen çay suyu geliyor aklıma. Yanık kremi sürüşüm, üflerken gözlerimden akan yaşlar… Gramofonda fikrimin ince gülü… Yaşım yirmi… Yapabildiklerim yapamadıklarımdan fazla değil. Daha geçen sene kaybetmişim babamla annemi aynı kazada. O günlerdeki erkek arkadaşım Feridun beni birkaç gün önce evine çağırmış oramı buramı mıncıklamak derdi olduğunu o gün anlamışım daha… Feridun’u sevmiyorum. Onun da beni sevdiğine inanmıyorum.
Ah!
Küçücük bir ah kadar Feridun benim için. Daha fazlası edecek kadar önemi yoktu zaten. Bugün ne isem katkısı çok yaşadıklarımın ama Feridun’unki minnacık. Onu hatırlamak bile manasız. Manasız işler yazı işleri müdürü ben…
Elime çay suyu döktüğüm o gün, baş parmağımın üst tarafında küçük su baloncuklarına doğru üflerken, gözlerimden yaşlar dökülürken, dükkânın içinde biçare ve yapayalnızken dükkânın kapısı gürültüyle açıldı. Kapıya bir baktıramadım diye düşündüm. Bakışlarımın birazı elimin üzerinde birazı kapının orada şimdi gelen ağlarken görecek beni, sümüklü çocuk diyecek, yirmi yaş çocuk diye, babamdan kalma işi yürütürken insanlar beni kale almayıp ufak görüyor diye, birazcık yaş kompleksi yapıyordum. Büyüsem şöyle bir otuzlarda gezinsen, on sekizi doldurup özgür olacağım dediğim günlere ne salaklık diyerek selam ederek, işler güçler yoluna girecek diye umuyordum. Pazarlıkla mal satarlarken yaşımdan büyük laflar ediyorum diye alaycı bakışlar bulmayacaktım karşımda. Bir de yirmi yaşında antikacı mı olur zaten? Antikanın anlamına tezattı. Ancak ben antikacıydım. Baba mesleği… Üniversiteyi bitirmiş olsaydım arkeolog olacaktım. Bu da eskicilik değil mi?
Kapıdan giren kişi bir kuryeydi. Kolunun altında kaskı, elinde paketi… Yoo, kurye muhteşem yakışıklı o çocuk değildi. Size buradan bir aşk hikayesi anlatmayacağım. Size bir aşk hikayesi anlatacağım elbette ama bu işin ekmeğini bu noktadan yemeğe başlamayacaksınız. Gönderici adı yok, elimi üfleyip duruyorum diye tuhaf tuhaf bakışları ile aramızdaki huzursuz çekime son vermek adına çok sorgulamadan ufak bir koliye sığdırılmış teslimatı alıp kuryenin ardından elimi üflemeye devam ettim. Paketi şöyle bir kenara koydum. O an paketin içinde ne olduğundan daha önemliydi canımın acısı. İnce ince bir sızı beynime beynime vuruyordu. Yığınla eşya her yanda kendimi bir köşeye attım. Çaydanlık tezgâhın üstünde ve ocak kısık ateşte boşu boşuna yanıyordu ancak hiçbirine bakım verecek halim yoktu. Yanık kreminden bolca sürdüğüm elimin acısının dinmesini beklemek dışında. Biraz daha ağladım sanırım. Annemi anmış olabilirim o anda. Anneler en çok insanın canı yandığında, müşküle düştüğümde… Biraz sonra geçmiş içim. Feridun’la kavga ettik sabaha kadar uykusuzluktan sakarlığım zaten. Gör de inanma, sakarlık huyum yüzünden ne değerli eşyaları talan ettim şu dükkânda. Uyandığımda üşümüşüm. Aylardan kasımdı sanırım. Sırtımda yama desenli bir hırka, etek uçları püsküllerle süslü salkım saçak bir şey. Yaşımdan büyük giyinmeye çalıştığımdan değil de annemin giysilerini giymekten hoşlanmaktan sırtımdaki çoğu şey annemindi. Kazağın bile ısıtamadığı dükkânın ısınma sisteminin sobalı olmasından mütevellit derdim büyüktü. Hala yanmakta olan ocak geldi aklıma. Ocağın başına koştum. Yanmıyormuş. Her şeyi unutmaya başladığımı biliyordum. Kendime yabancı kaldığım. Bazen çok neşeli bazen bitik… Bu ikilemler beni ben yapıyordu belki ama unutkanlıkla başım beladaydı. Kuryenin getirdiği koliyi de unuttuğum gibi. Elimi yaktığımda canımın ne kadar yandığını unuttuğum gibi. Yeniden içeri döndüm. Ben uyuklarken içeri biri girip bilumum eski eşyayı ve kuryenin getirdiği koliyi çalmamıştı. Hırsızların bile tenezzül etmediği yerde hayatımı sürdürmeye, terk ettiğim üniversiteden kalma arkadaşlarımın arasında kendimle bile yabancılaşarak can çekişiyordum. Bir kıvılcım, bir renk, bir ateş… Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Sobam bundan ötürü hep karanlık ve bundan ötürü hep üşüyordum. Nihayet koliyi açmak için bir makas buldum. Zor da olsa koliyi sımsıkı bantlarından kurtardım, bir toz bulutunun yükseldiğini hayal ettim sadece. Kısaca hayal etmekti benimkisi… Koli yeni yapılmış olsa da içindeki bir top zarf eskiydi. Sararmış kağıtlar, yorgun anılar… Bir yerden bana miras kalmadıysa da borç kalmış olabileceğinden hep korkmuşumdur. O gün bu zarflar da bana bir borcun habercisi gibi gelmişti. Gönül borcu olabileceği ise aklımın ucundan bile geçmemişti. Zarfları bağlayan naylon ipten tuttum ve koliyi yerde darmadağın bırakıp uyuyakaldığım koltuğa döndüm. Dükkânı derli toplu tutmak gibi bir adetim yoktu hiçbir zaman. Rahmetli babam aslan yattığı yerden belli olur derdi. Her an ölüm var gibi bedenini, bugün misafir gelecek gibi yaşadığın yeri temiz tut derdi. Babam öldüğünde bedeninin temizliğinin bir önemi yoktu. Çünkü kaza sonrası patlayan aracında yanarak can vermiş ve geriye kalan kalıntılarının temiz olup olmadığının tespiti imkânsız kalmıştı. Annem babama nazaran şanslıydı. Onun belden aşağısı bulunamamış ama üst kısmına ulaşılmıştı. Cesedini teşhise gittiğimde bunu fark etmek o an için büyük yıkımdı ve muhtemelen de travmatik ancak bugün yaşanılan her şey o kadar birikmiş haldeki hissizliğim o günleri anlatırken de sıradanlaştırıyor. Muhtemelen kullandığım antidepresanların etkisidir. Onlarla ilk tanıştığım günden bugüne onları en çok beni kahrolası dünyaya karşı getirdikleri halden ötürü sevdim. Yaptığım hiçbir şeyin sorumluluğu benim değilmişçesine bir vurdumduymazlık. Öteki türlü de başak burcu olanlar beni anlayacaktır, hep bir senaryo ihtimali ile yaşamanın tuhaf kafa karışıklığı vardı. Birkaç psikolojik ilaç burcumun özelliklerinden muaf mı kıldı yani beni? Öyleyse başak olmaktan kova olmaya değişim için lütfen ilaçlara başvurunuz denmeliydi, ta en baştan… O ergenlik dönemi sancıları ile kıvranıp durmak zorunda mıydım ben? Ergenlikteyken psikolojik ilaçlar önermiyorlar. Kısaca ergensin deyip geçiyorlar. En azından sınırsız isyan etme hakkı tanıyor bu durum, her halin içinde bir iyilik vardır.
Naylon ipi kesmek için şuraya bir yere koyduğum makası aramak için yerimden yeniden kalktım. Neredeydi? Ah şu unutkanlık. Tüm mevzular bin senedir kesik kesik zihnimde hep bu sebepten. Hah, kolinin yanına yere atmışım. Makasla ipi kesince yaklaşık elli kadar zarf kucağıma yayılıverdi. Sararmış zarfların üzerindeki isimler soluk mürekkeple okunuyordu. Gönderen ve Alıcı kısmı her zarfta aynı isimlerin yer değiştirmiş halleriydi. Gönül Zengin. İrfan Ulu. Gönül’ü biliyordum. Şu belden aşağısını kaybettiğim kendisini de toprağın altına bıraktığım annemdi. İrfan Ulu diye birini tanımadığıma ise yemin edebilirdim. Etmedim. Her şeye olur olmaz yemin edilmez. Annemle İrfan adında bir adamın mektupları…. Bir yasak aşk hikayesi. Ya da çok daha öncesi, babamdan da öncesi. Mektupların üzerindeki tarihe baktığımda 1985 görünüyordu. Ben doğduktan beş sene sonra… Yasak aşk hikayesi. En sevdiğim. Fakat mevzu benim annemken de sevecek miydim? İşin daha önemli kısmı ise bu mektupları bana kimin gönderdiğiydi? Mektupların kucağımda oluşturduğu tepeceği oturduğum koltuğun önündeki cam sehpaya indirdim. Bir kısmı yere saçıldı. Önemsiz detay. Kolinin sağını solunu kurcaladım. Gönderici bilgisi yerine gönderim ücreti bilgisi vardı. Masrafa katlanmıştı gönderici. Ne için? Annemin bir yasak aşkı olduğunu öğrenmem için mi? Veyahut daha önemli bir şey için. İrfan Ulu benim için önemli biriydi. Babam olabilir diye o an düşünmeye başladım. Öz babam aslında annemin babamla birlikteyken aşk yaşadığı ünlü bir iş adamıydı ve o da aynı zamanda biriyle evliydi. Annem o aşkın meyvesi beni babama kakalarken… Burnum tıpkı halam değil miydi? Şu babam ölünce dedemden kalma evi satalım diye beynimi yiyen, vekalet alıp satılan evden bana hak vermek yerine münasip el hareketi yapan halam. Öyle hala olmaz olsun. Öyle benzerlik de lütfen eksik kalsın. Halamla aynı burnu taşıdığım DNA raporu yerine geçmezdi herhalde. Yine de içimden bir his babam için gayet de özdü diyordu. Müthiş anlayışlı, kuralsız, kendince baba ama sevgi dolu olmaktan daha memnun nevi şahsına münhasır bir adamdı babam. Tek çocuk olmam beni şımartabileceği kadar şımartacağı anlamına geliyor muydu? Pek tabii… Şımarttı mı? On çocuğu da olsa bilakis aynı kadar şımartırdı babam. Zaten maddi imkân havuzu yoktu kendisinin. Antikacı da çok kazanmaz ki be kardeşim. Bir de babam sanat adamıydı. Türk Sanat Musikisi hevesi vardı. Birlikte sanatlarını icra ettikleri bir ekipleri, zaman zaman özel edebiyat toplantıları gibi sanatçı ruhlu kimselerin toplandığı toplantılarda müzik yapar, mest olurdu. Naif, temiz kalpli, dürüst bir adamdı babam. Baskın bir siyasi düşüncesi yoktu. Belli bir inancı da… Budistleri anlatırdı. Hahamları. Papazları. İmamları. Hepsini anlatırken sanırdınız onlardan. Hayır, babam anlatmak için anlatırdı. Severdi bunu yapmayı. Beni severdi. Annem gibi sorumluluklarım olduğunu başıma kakıp durmazdı. Temiz yaşamak, dürüst bir isimle yaşam sürmek gibi net cümleleri olsa da babamın bana illa ki öyle ol da demezdi. Diyelim banka soydum. Babam beni peşinen affetmeye hazırdı. Her koşulda sevmeye. Koşulsuz sevilmek şu dünyada herkesin başına gelebilecek türden şey değildir. Annemin sevgisi misal daha çok başarılı olmam, bulaşıkları yıkarken yere su damlatmamam ya da tüp gazı gereksiz kullanmamam ile ilişkiliydi. Bağırdı mı sıçrardım yerimden yine ne hata yaptım diye. Babam için ölmedikten sonra hata yoktu yaşamda. Babam büyük hata yapmıştı ölerek. Tek umulmaz hatasıydı… Son oldu. Babamın babam olmama ihtimalini aklımdan geçirmiş olmaktan ötürü kendime temiz bir azar çektim ve kaldığım yerden devam ettim. Zarflardan birini açtım.
“Sevgilim…” diye başlıyordu. Devamını okumadan çevirdim zarfın ön yüzünü. Adres kısmında annemin ismi ve bir postane adresi vardı. Annem yasak aşkının mektuplarını bir postaneden teslim alıyordu. Gönderici İrfan Ulu ise Rusya’da yaşıyordu. Aşkın başlangıcı babamdan önce olabilirdi. Babam araya girmiş olabilirdi. Gerçekten bir aşk var mıydı arada bunu da bilmiyordum aslında. Sevgilim sözcüğünü hatırlattım kendime. Yalan da olsa aşk oyunu olurdu ve adı her türlü aşk olurdu yani Feridun ile benimki gibi. Aşk oyunu. Aslında bizimkinde oyun vardı aşk yoktu. Mıncıklama oyunu.
***
“Sevgilim…
Kalbim ve bedenim başka başka diyarlarda seni özlemek telaşında ve ben neredeysem sen oradasın… Bugünlerde yokluğun çok daha derin içimde. Neden yoksun diye isyana gidiyor dilim. İsyan etmenin bir dava olduğunu ele alırken bu davada haksız taraf olmayınca karar takipsizliğe çıkıyor Gönül’üm.
Geçen sene seni gördüğüm o güzelim günleri düşlüyorum şimdi. Sarıyer’de dondurma yiyerek gencecik bir delikanlı gibi gözlerine bakındığım, elini tuttuğum, kokunu içime çektiğim. İçime çektiğimin kokun olması ile yetinemediğim zamanlar. Bakışlarımdan tutunup ardımdan gelişlerin. O bir saatlik buluşma için iki saati yolu sessizce yanıbaşımda gidişin… Böyle özlemek insani değil Gönül. Gönlüme yük, bahtıma ağır, neden neden soruları milyonlarca kez dans ediyor etrafımda.
Seni tanıdığım ilk gün, fakülte kantininde başı önündeki mahcup hallerinden… İçinden bu denli coşkulu, tutkulu bir kadın çıkacağını duysam inanmazdım. Bu devrin kadınları demiştim, üniversite koridorlarında olmayı o kadar hakkı görmüyor ki uslu kız çocuğu olmak ile cezalandırıyor kendini. Özgürlükleri kısıtlanmış kimliklerinde baskılanıyor. Arzuları yok. Yarın evlenip gittikleri koca koynunda bilmedikleri tutkularını keşfedecek kadar bile ufukları olmayan zavallılar. O günlerde tabii Şenay var bizim, üst sınıflardan, okulun yarısı ile düşmüş kalkmış sıra bana gelmiş benimle düşüp kalkıyor diye kadınları böyle sağa sola yaslayıp ortadan yürümek erkekliğin şanı olmuş. Şenay ile seni kıyaslamak gafleti… Senin ruhumdaki delik deşik halin ile Şenay’ın anlık şehveti. Anlık dediysem saniyelik kadar. Kıskanıyor musun şimdi ben bunları anlatırken beni? Kıskan diye anlattığımı bilmez değil gibi… O kadar çok istiyorum ki kalbin ve zihnin benden başkası ile olmasın diye kudurduğunu hayal ediyorum. Suratının aldığı hali. -Sana aşk olsun İrfan, deyişini. Ne güzel demek o öyle? Aşk olsun. Ee başka ne olsun daha? Seninle uğraşmak istemek nereden geldi ise o an aklıma. Hınzırlık. Gençtik de ee tabii. Mahcubiyetinin tadına bakmak hevesi. Çapkınlık mertebesini iyi aile kızına taşıma isteği. En çok ise gözlüğünün üstünden diktiğin koyu kahve gözlerin… İri bakışlara yeşilçamdan tavız bilirsin. Sürmeli göz çevreleri ortası hareli bakışlar. Belki o an vuruldum sana da itiraf etmek zaman zaman zaman aldı. Yanına oturdum. Ne iş birader der gibi baktın. Ben de sana dur anlatacağım der gibi sessizce bakışlarımla cevap verdim.
-Sen yeni misin?
Eskiler yenilere böyle hava basar. Yeni misin? Biz eskiyiz. Buraların kurduyuz. Altını üstüne getirdik. Velhasıl yine de aklımızın sende kalacağını bilmiş olsaydık hesap verir miydik daha ilk günden kalem kalem. Bana öyle bir bakışın vardı? Kalbimi masanın ortasına bıraktım. Kalktın masadan gittin. Kalbimden akan kan ayaklarına doğru yürüdü, ortalığı leş gibi bir koku sardı. Ah be canım, benim kalbim sensizlikten kirlenmişti be. Sen gelince aydınlandı. Işığı bir başka, rengi bir başka, hali bir başka oldu. Oracıkta kalbimi sıkış tepiş koydum yerine peşin sıra kalktım.
-Baksana sen bana? Bakmaz mısın? Koridorda yakaladığım yerde durdurdum seni. Adam yemiyoruz, şurada medeni bir şekilde bir şey soracağız. Sizin köyde yok mu medeniyet?
Soyunun İstanbul saraylarına dayandığını bilmeyen ben… Gaflet. Sizin köyde varmış medeniyet ancak sen beni oracıkta bırakıp gidince ben seni köylü addedip döndüm yoluma.
İçime döndüm. Reddedilmenin acısını yaşadım. Ertesi gün yılmadım bir daha çıktım karşına. Aşkın kimyasına kapıldığımın farkında olmadan. Şenay’ı bile görmez olunca gözüm anlayacaktım ancak henüz pek erkendi bunun için. Senin de aldığın benim ise alttan aldığım derslerden birinde geçtim oturdum yanına. Dizim dizine değe değe oturduk ders boyunca. Kaçınırsın, bacaklarını toplarsın, itelersin, hiç olmadı seni ahlaksız deyip tokatı basarsın sanmıştım. Biz ilk teması o anda yaşarken bir gün öncesinin affını yapmıştım. Dersin bittiğini duyar duymaz kalkıp gideceğini bilir gibi sıradaki kitabının üstüne elimle bastırdım. Dizinin teması kesildi gözlerininki değdi.
-Ne var?
-Ne yok? İyilik sağlık. Senden?
-Bir şey mi istiyorsun benden?
-İrfan ben.
-Gönül.
Adını duyunca bir anlık dalgınlıkla sıranın üzerindeki elin gevşedi ve sen kitabını aldığın gün gittin. Bu köşe kapmaca kaç gün sürmüştü hatırlıyor musun? Hatırlamanı ümit ederim. Ben hatırlıyorum çünkü. Tam bir ay. Bir ay sonra yemekhanede sulu patatesi karıştırırken buldum seni. Bunu yeme dedim, ben sana yemek ısmarlayayım. Zengin çocuğu olduğumu bilirsen belki kaçmazsın benden artık diye.
-Ne demeye sana yemek ısmarlatacakmışım?
Bizim çevremizde kızların en muhlis kızların bile zengin koca hayali vardı. Senin hayalin varsa da emelin bu hayale hizmet etmiyordu. Öyleyse sen de ısmarlasan benim kabulüm derken sen karar verdin, herkes kendi yediğini öderse… Alman usulü… Almanları sevdim o gün bugün ben. Oturduk denize nazır seninle. Öğleden sonraki dersleri ektik. Gülüşe gülüşe bir şeyler anlatmaya geçtiğinde hiç de çekingen bir kız olmadığını, sözü şiir gibi nadide bir çiçek olduğunu o gün anladım. O günden sonra bir daha da bir başkasını anlamaya niyet etmedim. Senin niyetin ne zaman belli oldu ne zaman bana sevgilim der oldun onu hatırlamıyorum ama. Ben sensiz bir günü bile geçiremez olduğumda seni de benim kadar aşık sanıyordum çünkü. Hiç şüphe duymaz mı bir aşık aşkından. Hiç! O günlerde seni görmek her gecenin sabahında mümkündü şimdi ise imkansızlarla savaşıyorum. Özlüyorum. Seni bir başkasıyla hayal etmek gafletine düşüp bazen aklımı kaçırıyorum. Biliyorum aynı hayal seni de üzüyor, kırıyor, dağıtıyor. Hayatımdaki hiç kimse senin kadar değerli değil desem de. Senden ötesi öylesine desem de. Aynı şeyleri sen de desen de. Neden vazgeçmiyorsun bugününden, neden geçmişine, bana, yarınına dönmüyorsun? Anlamıyorum, anlamayacağım.
Ne zaman değişecekse fikrin o zaman hazırım biliyorsun sevgilim. Seninle olmak için vazgeçeceklerimi biliyorsun. Birkaç günlük sen benim için canım pahasına… Bunu bilerek yaşa lütfen. İrfan.”
Mektubu okuyana kadar birkaç müşteri gelse, sonuna varamasam… Olmadı tamamını okuyup bu İrfan denen mendeburdan nefret ettim. Annemin genellikle gergin, mutsuz, söylenmekten çok icraata geçmemiş biri olduğunu hatırlayınca sebebinin bir İrfan vakası olduğunu bilemezdim ki. Ben annemi kısaca bedbaht diye tanımlar geçerdim. Kronik bedbahtlık. Kronik imkânsız aşk. Babamla ne demeye evlenip bir de yetmez gibi beni doğurmuştu ki. İşte seviyormuşsun bu adamı, zengin diye mi olmadı? Pos bıyık babası anneme çek uzatıp oğlumdan vazgeçmen karşılığında ne kadar istiyorsun mu dedi? Mektuplarda bu soruların cevabı olmalıydı. Anneme ait başta bir mektubu okursam… Sırasını kaybedersem mevzuların karışabileceğini düşünüp sehpanın başına oturdum. Kronolojik sıralama yapmak için ofis işinde stajyer olmak gerekmez ancak mektupların çokluğu dikkate alınacak olursa o gün epeyce bir zaman harcadım. İşimin ortasında birkaç gereksiz müşteri geldi. Antika meraklısının antika mallara hayranlık duymasını beklersiniz. Hikayelerini dinlemeye peşinen hazır olmalarını… Burnunu kıvırarak yaşanmışlıkları irdeleyen insanlar antika tutkusu olduğunu söylemesin bana. Onların derdi gösteriş. Uydurma bir hikayeyle eşe dosta satın aldıkları bir vazoyu anlata anlata bitirememek… Kimse yokken de yüzüne bile bakmamak. Üstüne iki saniye bile düşünmemek. Her neyse! Ben işime bakarım. Gelen iki müşterinin abuk sorularını cevapladım, kronolojik sıralama işimi bitirdim. Gönderilen mektubun cevabını bulmam böylece zor olmadı. Cevabi mektup anneme aitti. Gönül Zengin. Annemin evlilik öncesi soyismi… Yeni soyismini kabullenmek istemeyen birinden gelen mektupların cevabı da aynı isimle gidiyordu.
“İrfan,
Arsızca sevmek bizimkisi. Her şeye, herkese, her zamana inat… Bu kadarı bilmem ki reva mı insanoğluna? İnsankızına? Bu kelime neden diğeri kadar çok kullanılmıyor diyor musun sen de? Ben diyorum. Erkeklere bahşedilen kadından çalınan her şey içimde ağrıyıp duruyor. Şu günlerde bilhassa İrfan, senden çok vebal altında kalıyor olmam. Ben anne isem sen de baba değil misin? Ben bir adamın karısı isem sen de bir kadının kocası değil misin? Sen gel diyebiliyorsun ben gel diyemiyorum. Sen gelirim de diyorsun ben giderim diyemiyorum gibi… Kocam iyi bir adam diyorum da güceniyorsun ya? Aşkın iyilik diye bir tercihi yoktur olsaydı eğer Kemal’i senden çok severdim. Kemal’i senden az seviyorum. Senin kadar net ve katı olmamam bu aşkı benim hiç ettiğim anlamına gelmez. Hangi anlama gelir diye soracak olursan… Sevmek bambaşka bir şey. Aynı sofrada oturup aynı anı paylaştığın herkesi sevebilirsin. Bu fırsatı sana hayat verir. Kemal’i bana hayat verdi. Sensiz geçen yıllarda ansızın çıktı karşıma. Antika adamın tekidir dediler, babadan kalma antikacılık işine merakı var diye. Kendine özgü tavırları yok değildir. Herkesin ödün vermediği ilkeleri vardır nitekim. Fakat iyilik abidesidir be İrfan. Ben öyle bir adama nasıl derim ki gidiyorum. Gitmem lazım. Gitmezse bu aşk benim ciğerimi, böbreğimi, kalbimi kurutur; iflah olmam ben. Toplumsal bakış açısının tüm ağırlığı sırtımda İrfan. Tüm gözler üzerimde. Herkes bana kirli, aşağılık ve leş muamelesi yaparken bu aşkla ne kadarının hakkında gelirim bilemiyorum. Üstelik de anneyim ben. Küçük kızım benimle birlikte yaşamına devam edecekse babasından uzak. Babası ile kalacaksa benden uzak. Bunlar az uz imtihanlar değil hayat için. Evet, sana hayatımdan çık diyecek kadar cesur değilim. Sensiz kaldığımda ne yaşadığımı biliyorum. Nasıl yaşanılmadığını? Nefes almaktan ibaret olduğumu… Sahip olduğum her şeyden utanmak benimkisi. Öğrencilerime hayat dersi veremiyorum misal. Neyse müfredat dümdüz aktarıp geçiyorum. Bu kadarım. Bu kadarcık. Bu kadarcık olmak dibe çekiyor beni. Yaşarken toprak altında debelenmek…
Asabi bir kadına dönüştüm ben. Senin tanıdığın eğlenceli tarafımdan sen yokken eser yok. Duman çıkıyor tepemden her an. Kemal bana bir şey söyleyecekse önden üç beş kez düşünüyor. Kızım ihtiyaçlarını benden çok babasına gördürüyor. Onun her geçen gün daha ılımlı ve fedakâr olmak zorunda oluşunu görmek iste beni daha hırçın biri yapıyor. Bir psikoloğa görünmek istiyorum. İçimi kanırtan derdimi anlatmak. Mesela bir başkasıyla otel köşelerinde sevişmek için gün saydığımı. Bunu yaparken yapmamayı düşünmediğimi yaptıktan sonra pişmanlıkla nerelere gideceğimi şaşırdığımı… Ama o yokken yeniden gün saydığımı. Bu çelişkili halin beni yiyip bitirdiğini. Günahkâr olmanın tek rahatsız edici yanının kendimi sevmekten men ediyor oluşu olmadığını biliyorum üstelik. Sana bir türlü bu işi bitirelim diyemiyorum İrfan. Ne olur beni affet madem diyemiyorum ne diye böyle sitemkâr, mutsuz ve suçlar gibi konuşuyorum? Mesuliyeti tek başıma taşıyormuşum gibi kendimi başka yere koymuyorum. Sadece senden başka kime söyleyebilir, bu gizi açığa oradan da ayyuka çıkarabilirim ki…
Üzgünüm…. Özlemden öte değil bu hislerim belki ancak bilhassa sana yakın değilken daha yorucu, kemirgen bir hayvan gibi içimde. Kıtır kıtır seslerini duyup tetikte, hiçbir halt yapamadan korkarak yaşıyorum. Bu korkularla yaşamı sürdürmek sensizlikten daha zor. Öyleyse çık git hayatımdan desen… Gidemem.
Yüreğini kararttım üzdüm değil mi seni, İrfan? Bağışla. Sensiz zar zor her şey zaten. Her şey…
En kısa zamanda görüşmek ümidiyle. Gönül.”
Annemle babam için mesafeli ilişkileri vardı diyemem. Annelerle babaları vıcık vıcık bir ilişkide görmek istemez çocuklar zaten. Onlar ayrı ayrı en çok sana aittirler. En çok… Annemin bir adama muhtemelen gözyaşları içinde yazdığı bu mektubu okumak yaşıma da yaşadıklarıma da ağırdı. İki açılmış zarf ve iki mektubu öylece bıraktım ve geç kaldığım işi tamamlamaya mutfağa geçtim. Çay demleyecektim. Yanına biraz ekmek biraz peynir… Karnımı doyurursam içimden burkup duran şu his… Hani annen babandan başka adama aitti hissi. Yoksa onu da sevmiş canım, âşık olduğu adama açık açık demiş ki seviyorum Kemal’i. Oh, ne rahatlatıcı his. Annemin vicdan azabı gelip beni yakalamış gibiydi şimdi. Babamın yaranmak adlı çalışmalarını hatırlıyordu zihnim. Yıl sonu gösterim için giyindiğim kıyafete ketçap bulaştırdım diye: “Senden bıktım!” diye bağırmıştı da annem, babam “Hemen temizliyoruz Gönülcüm, bak gör leke bile kalmayacak,” diye yatıştırmıştı annemi. Leke çıkmamıştı. O leke çıkmadı anne diyemedim hiç. Biz babamla çamaşır suyuna batırdık elbiseyi, annemin hususi diktirdiği, bir etek para döktüğü elbise çamaşır suyunda mora yakın bir renkle çıktı. Çöpe attık görürse ya annem, banyo kazanında yaktık. Anneme yaranmak için elbiseyi yaktık. Anneme yaranmak için yaz günü banyo kazanına odun taşıdık. Biz anneme hiç yaranamadık. Çayım taze, peynirim yağlı mektupları eskisininkinden daha temiz ve yen, bir koliye koydum, erteledim hayatı, daha az üzülmek adına belki, geçmişe daha az dönmek için.
O vakit açıldı dış kapı. Aradığınız aşk hikayesinin kahramanı girdi içeri. Kapının üzerindeki çan, dükkân kadar antika bir sesle çınladı. İrkildim. Her gelene irkilen biri değilimdir ben, ilgisiz ve bezgin bulan müşteriler tarafından tuhaf göz baymaları ile karşılanırım. Bu defa olacak ya, yıllarca anlatacağım bir hikâye çıkacak altından ondan olmalı, usulca geçiremezdim o anı.
“Merhaba!” dedi. Deri montundan sular damlarken yere. Yağmur mu yağıyordu? Hiç duymamıştım. Ekmeğim ve çayım oracıkta kaldı. Ayağa kalktım. Hizmette sınır yok. Onun gibi hoş adamlar ağırlamışlığım vardır bu dükkânda. Yaşça büyük insanlar da olsalar, gençliklerinde çok can yaktıklarını anlamamak imkânsız olurdu. Benim için birçok şey ifade ederlerdi tabii, her insan başka bir hikaye demekti belki ama o bambaşka bir şey demekti, o an anlamıştım. Islak haline rağmen. O kemerli burnundan bile su damlayacak kadar ıslanmasına rağmen.
“Ne biçim bir yağmur var dışarıda? Otoparktan buraya kadar yürüdüm altı üstü. Bir kâğıt havlu benzeri bir şey vermeniz mümkün?”
Konuşamadım. Oysa çenebaz bilinirim ben. Konuştukça konuşası gelenlerdenimdir. Kâğıt havlu… Mutfağa dönüp kâğıt havlu rulosu ile döndüm içeri. Koca ruloyu uzattım. Şöyle bir baktı bana. Minnetten çok şaşkınlık. İstediğim bu değildi der gibi. Bu değildi, bir parça kâğıt.
“Kusura bakmayın. Böyle dan diye…” Yüzünü, saçını kurularken deri montundaydı gözüm. Spor giyimli, modern bir adam. Antikacılarda görmeye alışkın olduğumuz türden değildir. “Ben doğru yerde miyim bilmiyorum ama? Fehmi Yıldız diye birini arıyorum. Sahafmış aslında. Bana adres olarak. Bir saniye…” Ruloyu geri uzattı. Kâğıt havlu rulosu kucağımda karşımdaki yabancı adamın çok yakınında söyleyeceği şeyin devamını bekliyordum. Gözleri… Ah o gözleri… Anlatmamı ister misiniz? Gizleyemeyeceğim kadar büyülendiğim o an gözleri bana karanlık dehlizleri anlattı. Esmer adamları beğenirim diyemezdim ki o güne dek. Babam, hafif kızıl bir adamdı, teni sigaradan buğdaya çalmış, esasen beyaz tenli ve benim için karizmanın ayaklı haliydi. Çukur çeneli, dudağının hemen kenarında hoş bir beni vardı. Kirpikleri gölge bırakıyordu yüzüne gözlerini açıp kapadıkça. Bir kart uzattı bana. Dolma kalem benzeri ıslak mürekkepli bir kalemle yazılmış adres buranın eski numarasını gösteriyordu. Belediyelerin sıklıkla başvurduğu yöntem adreslere müdahaleydi. “Doğru yerde miyim?” diye sordu yeniden benim yazıyı okuduğumu görünce.
“Fehmi Yıldız dedem olur.”
“Çok mutlu oldum.” Sahici bir mutluluk olmalıydı. “Vaktiniz varsa bir mevzu görüşmek istiyorum sizinle.”
Peynir ekmek yiyordum işte. Çayım da soğumuştu fakat hallederiz gel bakalım dercesine başımı salladım, oturduğum, uyuduğum, yediğim içtiğim koltuğu işaret ettim. O oraya geçerken sehpayı topladım.
“Çay içer misiniz?” diye sordum. Hiç bu denli misafirperver değilimdir esasen işte içimden geldiyse de vardır hep bir sebebi. Gözüm de öyle her adama kaysa… Tamam hanım hanımcık kızlardan değildim ben hiç. Hep bir dönem, birileri oldu, yaşadım, taşırdım, bastırdım, vazgeçtim, ağladım, güldüm ama hep unuttum. Tutku çok ısrar eksiktir benim nitekim. Neyse, Altay bunlardan biri değildi. Hiç olmadı. O günden bugüne pek bir şey değişti diyemem. Değişsin istedim de diyemem. Bugünden çok bahsetmeyeyim isterseniz, döneyim o güne. Çayı ile birlikte içeri döndüğümde oturmak için eski bir eşyayı sehpaya yakınlaştırdım. Kasa şeklinde bir sandık, içi boş olunca ve yakında olunca zorlanmadım.
“İsmin Altay. Altay Günaydın. Gazeteciyim.”
“Öykü Yıldız. Antikacıyım.”
Bu hamlem beni onun için çekici bir kadın yapmaktan çok sevimli bir çocuk yapmış olabilirdi. Peşi sıra pişman olsam da artık çok geçti. Belli belirsiz bir tebessümle: “Memnun oldum,” dedi. “Antikacıları öze dönüşün meslek hali olarak yorumlarım her zaman. Özel bir ilgim var diyemem, yani yoktu ancak ben bir araştırma yapıyorum bugünlerde. Bu araştırma konusu antikacılar değil eski bir sahaf Fehmi Yıldız. Dedenizle tanışma imkânınız var mıydı?”
Çayını doldurduğum kupa öylece duruyordu. Sorusundan çok ikramıma talep etmeyişi ile ilgilendim ve sehpanın ortasında duran bakır şekerliğin kapağını açıp ona doğru yaklaştırdım. “Şeker almaz mısınız?” Alırmış. İki şeker attı koca kupaya, kısa süre karıştırdı ve çayından bir yudum aldı. Müsaadesiz ıslak montunu çıkardı kolçağın üzerine astı. “Sorumu yanıtlamadınız,” diye ekledi.
“Dedemi tanırdım evet bir süre bizimle yaşadı.”
“Şanslıyım. Araştırmalarım sonucu bir de kızı olduğu sonucuna ulaştım ancak kendisine ulaşmak istediğimde çok ılımlı bir karşılık alamadım.”
“Ilımlı bir insan değildir çünkü.”
“Aslında bu mevzuyu bugün gazetede, habercilik alanında vesaire kullanmak istiyor değilim. Gazeteciyim deyince akla bu geliyor olabilir ama… Benim mevzum çok başka.”
“Merakla dinliyorum.”
“Fehmi Bey’in nasıl öldüğünü biliyor musunuz?”
“İntihar etti.”
“Neden?”
“Belli ki siz biliyorsunuz?”
“Evet ama sizden duymak isterim.”
“Dedemin akıl hastası olduğunu biliyorum. Fakat bugün geçmişe dair bildiklerimin pek de doğru olmadığını biliyorum. Belli ki dedemle ilgili de bir şeyler var. Fakat neden bugün?”
“Ne oldu dediniz bugün?”
“Geçmişim değişti. Muhtemelen birkaç gün içinde öğrendiklerimle ben de değişeceğim.”
“Anlayamadım.”
“Anlaşılır değilim demek ki. Dedem, neden intihar etmiş sizden duymak istiyorum?”
“Dedeniz sahaf iken antikacı olma kararını nasıl almış bunu biliyor musunuz?”
“Bildiklerimizi yarıştırmayacaksak ben olayın özüne inmenizi rica edeceğim. Asıl amacınız nedir?”
Birkaç yudum çayından aldı, gözleriyle beni süzerken tarttı sanki şuncacık kıza bunun ne kadarını anlatayım diye. Kararını çabuk verdi Allah’tan.
“Sizde benim aileme ait bir şey olabilir.”
“Mektuplar mı?”
“Anlamadım.”
“Bende bugün itibariyle başkasına ait tek şey mektuplar.” Mektuplar mevzusunu deşebilirdi, öteledi o an için. Dükkânın adresi yazılı kartı yeniden bana uzattı. Kartı aldım, güzel el yazısına uzun uzun bakarken ön yüzünü çevirmemi istedi. Bir kart değil siyah beyaz bir fotoğraftı. Dükkanıma uygun, kendinden çok şey vermiş bir fotoğraf. Avuç içi kadar fotoğrafı uzağı görmekte zorlandığı halde gözlüksüz yaşamaya mahkum gözlerime yakınlaştırdım. Erkeği dedeme benzetebilirdim pekala ama ne kadar da gençti?
“Tanıdınız mı?”
“Dedem.”
“Yazıyı tekrar okur musunuz?” Kadıköy sonrasında “Bir gün emanetimi almak için geleceğim.” Yazıyordu. “Bu yazı büyükannemin. Büyükannem geçen hafta öldü.”
“O kadar yaşadı mı yahu?” Güldürdüm onu. Belki ilk kez. Büyükannesi ölmüş birine de gülmek ne çok yakışıyordu. “Korkarım siz benden biraz sonra büyükannenizden kalma kıymetli bir şey isteyeceksiniz. Fakat benim kıymetli şeylere sahip olmadığımı anlamışsınızdır.” Etrafımı gösterdim.
“Bunlar mı kıymetsiz?” raflarda istiflenmiş halde darmadağınık duran kitapları işaret etti. “Şu kitapların kıymeti paha biçilemez bence.”
“Bu kitapları bize eskiciler getirir. Toplu satarlar. Evlerden atılmış eşyalar arasında gözden çıkarılan ilk şeydir.”
Anlayışla başını sallarken elimdeki fotoğrafı sahibine geri uzattım. Oturuşunu dikleştirdi, şöyle bir toparlandı ve devam etti. “Büyükannem ile dedeniz bir gemide tanışmışlar. Yolcu gemisinde. Dedeniz gemi mürettebatındanmış. Büyükannemle yolculuk süresince kısa ama dolu dolu bir aşk yaşamışlar. Büyükannemin çocukları varmış, üstelik de büyükbabam çok kıskanç ve korumacı bir adammış. Aynı gemidelermiş.”
“Yine bir yasak aşk hikayesi mi?”
“Yine derken?”
“Bugün kısmetime mazi düştü ve öğrendim ki mazimde kim varsa hepsi sadakatsiz.”
“Aldatıldığınızı mı öğrendiniz?”
“Bir nevi… Böylesi de aldatmadır.”
Söylediklerimden bir şey anlamadığı belliydi ancak sükût ile sindirmeyi bekledi. Çayını bitirdi ve yeniden denedi benimle iletişim kurmayı. “Ölmeden önce anlattığı bu sırrı ile veda etti büyükannem.”
“Filmlerdeki gibi.”
“Maddi olarak değer taşımadığına emin olduğum bir broştan bahsetti. Bunu dedenizin sakladığından emin olduğundan… Aşkının gerçek olduğundan.”
“Ve?”
“Ve ben de bu aşkın peşine düştüm.”
“Neden?”
“Çünkü aşka inanmam. Büyükanneme bağlıydım. Beni o büyüttü. Büyükbabamı hiç sevmediğini ve hep mutsuz olduğunu bilirdim. Ancak tahmine edersiniz ki insan ebeveynlerinin bir başkalarıyla yaşanmışlıkları olduğunu kabul etmek istemez. Kabul ettim. Çünkü büyükbabamın, büyükannem için doğru adam olmadığını bilirdim. Annesi babası çalışan çocukları genelde büyükanneler büyütür. Ben onlardanım. Dolayısıyla ona bağlılığım bir çocuğun annesine bağlılığım gibi. Bu aşk hikayesinin sahiciliğini öğrenmek benim için duygusal anlamda çok önemli. Broşun maddi değeri ile ilgili inanın bir işim yok. Saçma geldi mi size?”
“Biraz…”
Birinden etkilendiyseniz bu kadar açık sözlü olmayın. Göz süzün, zekanızı öne çıkaracak hamleler yapın, tebessümlü anlayış kumkuması olarak satın kendinizi. Yapamam… Huyum değil! Bu sebepten de Feridun gibi dallamalara kalmışımdır hep. Allah’tan Altay’ın alıngan tarafı baskın değildi o gün. Ya da hoşlandı benden bir kez daha gülerek onurlandırdı beni.
“Duygusal tarafımla ilgili emin olun. Halanız anlamadı, bir alacak verecek peşinde olduğumu zannetti ama ben broşun saklandığını görsem onun sizde kalmasına müsaade ederim. Satın isterseniz. Ve belki de çoktan siz sattınız. Fakat dedeniz değil.”
“Dedem sattıysa ne yapacaksınız?”
“Hiç.”
“Koskoca bir hiç için şu konuşmalar… Sizi bu hayatta çok üzerler Altay Bey. Hangi gazetede çalışıyorsunuz?”
“Kanalda çalışıyorum ben. Haberleri izler misiniz?”
“Ajans dinlenen jenerasyondan olmadığıma göre.”
“Genç olduğunuzu görebiliyorum o sebepten sordum. Şimdilerde gençler dünyada ne olup bittiği ile pek ilgili değil. Okumuyor, araştırmıyor, görmüyor, sormuyor.”
“Babam gibi konuştunuz?”
“Ben de babayım ondandır.” Ve gol! Hayır, bir baba ile aşk yaşayamam. Evli bir adamla da pekâlâ. Yerim yurdum karıştı birbirine hay Allah dedim, broş bokuna az kalsın platonik olacaktım. “Kızım üç yaşında. Şu an dünyaya bakış açısı itibariyle elbette umduğumu bulamayacağım bir yaşta ancak sizin yaşlarınıza geldiğinde de baba yadigarı böyle bir yere sahip çıkacak kadar farkında olur mu bir şeylerin bilemiyorum?”
“Burada çalışmam iyi bir şey mi?”
“Antikacılar sokağındasınız, hangi dükkâna girseniz kırklarını çoktan geride bırakmış kel kafalı herifler dolu.”
“Herif?”
“Kibar gidiyordum değil mi?” Daha bir yerleşti sanki yerine. Samimi bir hale bürünüyordu her geçen saniye.