'Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.' Tolstoy böyle demişti. Benim hikayem, tam olarak bir yolculukla başlamıştı. Hayat, beni hiç bilmediğim, ama ruhumun aradığını yeni yeni fark ettiği bir diyara, Diyarbakır'a fırlatmıştı. Tayinim buraya çıkmıştı ve bu bir tesadüf değildi.
Tercihlerime, annemin dehşet dolu bakışlarına rağmen, bilerek ve isteyerek hep doğu ve güneydoğu illerini yazmıştım. Nihayet, kader beni duymuş ve isteğimi yerine getirmişti. Kimseye, özellikle de anneme, detay vermeden, sessiz sedasız bir uçak bileti almış, küçük bavulumla bu topraklara inmiş ve mütevazı bir otele yerleşmiştim. Şimdi ise, atandığım devlet hastanesinin kantininde, bir köşede oturmuş, camın ardından akan hayatı izliyordum.
Ben Helin Eraslan. Dr. Helin Eraslan. Buraya, yardıma gerçekten ihtiyacı olan insanlara ulaşmak, bir fark yaratabilmek için gelmiştim.
Annemle, tercih sonuçları açıklandığı gün çıkan o fırtınalı kavgayı hala unutamamıştım. Buraya gelmemi, bir devlet hastanesinde 'çile çekmemi' asla onaylamamıştı. Onun kusursuz dünyasında, İstanbul'daki lüks özel hastanemizin başhekimi olmalı, onun gölgesinde, onun belirlediği sınırlar içinde parlamalıydım. Ama ben o kız değildim. O yaldızlı kafesten kaçmak, kendi kanatlarımın gücünü test etmek istiyordum.
Belki de ona özenerek, belki onun dayatmasıyla tıp fakültesine girmiştim. Ama mesleğimi icra ediş şeklim, seçimlerim, artık bana aitti. Buradaki insanların, gözlerinin derinliklerinde okuduğum o samimi ihtiyacı görüyordum. Ve ben, bir doktor olarak, o ihtiyaca cevap vermek istiyordum.
Babamsa... O, zaten uzun zamandır hayatımın dışındaydı. Annemle boşandıktan sonra arasıra gönderdiği doğum günü çekleri dışında bir bağımız kalmamış, kendini tamamen işlerine gömmüştü. Onu son gördüğümde, elinden tutup parka gitmemi isteyen ufak bir kız çocuğuydum.
Belki de bu derin yalnızlığım, bu yardım etme arzusunu daha da körüklüyordu. Kimse, benim hissettiğim o kemirici yalnızlığı hissetmesin istiyordum.
"Doktor Hanım, acile bir kafa travması geldi. Gelmeniz gerekiyor." Hemşirenin sesi düşüncelerimi dağıttı. Nazikçe gülümsedim ve onunla birlikte acil müdahale odasına yöneldim. Sedyede, beş-altı yaşlarında, gözleri korkuyla büyümüş bir çocuk oturuyordu. Yanı başında, yüzü endikeden bembeyaz olmuş annesi, sıkı sıkı elini tutuyordu. Onlara yaklaşırken, yüzümü yumuşattım, güven verici bir gülümseme yerleştirdim dudaklarıma.
"Merhaba," dedim, çocuğun gözlerinin içine bakarak, sesimi alçaltıp tatlılaştırarak. "Seninle tanışabilir miyiz? İsmin ne güzel çocuk?"
Çocuk çekingen,annesine baktı, sonra bana döndü. "Can," diye mırıldandı.
"Çok güzel bir isim.Ben de Helin. Memnun oldun Can." Elimdeki eldivenleri giyerken, annesine döndüm. "Merak etmeyin, yüzeysel bir yara. Küçük bir müdahale ile halledeceğiz. Yine de, her ihtimale karşı bir tomografi çektirmekte fayda var."
"Allah sizden razı olsun doktor hanım, ne gerekiyorsa yapın," dedi kadın, sesi titreyerek.
Dikkatimi tekrar Can'a verdim.Yarasını nazikçe temizlerken inanılmaz derecede sakin duruyordu, ama gözlerinin kenarında biriken yaşlar, daha yeni sakinleştiğinin kanıtıydı. "Şimdi çok azcık yanacak Can'cığım, ama sonra hiçbir şey hissetmeyeceksin. Tamam mı? Çok cesur duruyorsun."
Başını salladı.İğneyi yapıp bir süre bekledikten sonra, küçük dikişleri atıp pansumanını yaptım. Eldivenlerimi çıkarıp, yanağına hafifçe dokundum. "Bak annene, hiç ağlamadın! Aferin sana, ne kadar büyümüşsün."
Cebimden çıkardığım küçük çikolatayı uzattım.Can, annesinden onay aldıktan sonra alıp sıkıca kavradı. İçim ısınmıştı.
"Pansuman için birkaç gün daha gelmeniz gerekecek. Tomografi sonuçlarınız çıkınca tekrar görüşürüz," diye açıklama yapıp hemşireye onlara eşlik etmesi için işaret ettim. Kadın tekrar teşekkür edip oğlunun elini tuttu. Koridordan çıkarlarken, Can dönüp bana el salladı. Ben de coşkuyla karşılık verdim. Arkalarından gülümseyerek baktım.
Buraya geleli üç gün olmuştu ve olumsuz bir şeyle karşılaşmamıştım. Aksine, insanların sıcaklığı, samimiyeti beni şaşırtıyordu. Geldiğim ilk gün, yeni doktoru duyan bazı personel, yöresel yemekler getirmişti bile. Bu misafirperverlik, İstanbul'daki o steril, mesafeli ortamdan çok farklıydı.
Koridorda ilerlerken karşıdan gelen Deniz'i gördüm. Deniz, buraya geldiğim ilk gün tanıştığım, bana oryantasyonu gezdiren genç cerrahtı. Şimdilik iyi anlaşıyorduk. Buranın ilk ve tek tanıdığımdı.
"N'aber Helin,alışabildin mi biraz?" diye sordu.
"Alıştım sayılır,"dedim. "Şimdilik her şey yolunda."
"Burası küçük bir yer,çabuk ısınırsın. Nöbetsiz bir günümüzde sana şehri gezdireyim, ne dersin?"
"Çok isterim,teşekkür ederim." dedim içtenlikle. Gerçekten de hastane ve otel arasında sıkışıp kalmıştım.
"Hadi,o zaman sana bir kahve ısmarlayayım, biraz sohbet ederiz." Tam kantine doğru yürümeye başlamıştık ki, bir hemşire koşarak yanımıza geldi, acil bir durum olduğunu, Deniz'in acilen acile gelmesi gerektiğini söyledi.
Kahve planı suya düşmüştü. Deniz hemen koşarak uzaklaşırken, ben de merakla peşinden gittim. Acilin önünde bir telaş, bir koşuşturma vardı. Zırhlı bir askeri araçtan dikkatle sedyeyle indirilen bir hasta göründü. Anladığım kadarıyla, gelen bir askerdi ve durumu ciddiydi.
Ben de acil müdahale odasına doğru hızla adımlarken, tam köşeyi döndüğüm anda, aniden önüme çıkan bir gölgeyle omuz omuza çarpıştım. Sert, taş gibi bir darbe aldım ve dengemi kaybedip yere kapaklandım. Ellerim ve dizlerim yere değmiş, sendeliyordum. Hastanenin ortasında böyle düşmek hem canımı acıtmış hem de utandırmıştı. Öfkeyle başımı kaldırıp baktığımda, üzerinde askeri üniforma olan birinin hızla uzaklaşan sırtını gördüm.
Uzun boylu, geniş omuzlu, siyah saçları kısa kesilmişti. Üniforması ve ağır postalları... Yüzünü tam görememiştim, ama çarpışma anında gördüğüm profilden keskin çeneli, sert ifadeli biri olduğu izlenimini edinmiştim. Muhtemelen yaralı asker onun için önemli biriydi ve bu yüzden bu kadar pervasızdı.
"İnsan biraz dikkat eder!"diye söylendim sinirle. Telaşı anlaşılabilirdi, ama küçük bir 'pardon' bile diyemeyecek kadar mı körleşmişti? Yanıma gelmeye çalışan hemşireleri 'iyiyim' diye başımla reddettim ve kendimi toparlayıp ayağa kalktım.
Ameliyathane koridoruna vardığımda, önünde bir grup askerin bekleştiğini gördüm. İçeri girip durumu gözlemledim. Yaralı askere -adını sonradan Cem olarak öğrenecektim- abdominal bölgeden giren bir kurşun vardı. Solunumu ve nabzı stabildi, ama kaybettiği kan miktarı endişe vericiydi.
"Hemen ameliyathaneye!"diye komut verdi Deniz. Sedyeyi hızla itmeye başladılar. Deniz bana dönüp, "Helin, hemen İlhan Hoca'ya haber ver!" dedi.
Başımı sallayıp koşmaya başladım.Kısa sürede başhekim İlhan Hoca'nın yanına ulaşıp durumu bildirdim. O ameliyathaneye giderken, ben de peşinden gidip kapıda bekleyenlere durumu anlatmayı planladım.
Ameliyathane önündeki kalabalığa seslendim: "Beyler, isterseniz bekleme salonuna geçebilirsiniz, orada size düzenli bilgi verilecek."
İçlerinden biri,sakin ve nazik bir ifadeyle yanıma geldi. "Sağ olun doktor hanım. Şu an kimseyi oraya ikna edemeyiz. Arkadaşlarımız yanında olmak isterler." Rütbesinden yüzbaşı olduğunu anladığım bu adam, oldukça kibar görünüyordu.
Dudaklarımı büzerek başımı salladım.Adam devam etti: "Sizi ilk defa görüyorum. Yeni misiniz?"
"Evet,"dedim. "Daha bir hafta bile olmadı."
"Memnun oldum.Ben Yüzbaşı Murat Kara."
Tam elini uzatacaktı ki,bir ses bizi böldü.
"Komutanım!Yarbay sizi harekât merkezinde beklediğini iletti."
Sesi tanıdım.Başımı çevirdiğimde, az önce beni düşüren askerin orada durduğunu gördüm. Kaşlarım istemsizce çatıldı. Yüzbaşı Murat, araya girerek tanıştırmaya devam etti: "Doktor Hanım, tanıştırayım. Bu da Kıdemli Üsteğmen Yusuf Türkoğlu."
Yusuf...İsmini öğrenmiştim. Yüzbaşı elini bana uzattı, ben de nezaketen tuttum. "Ben Helin Eraslan. Memnun oldum."
"Herhangi bir ihtiyacınız olursa bana ulaşabilirsiniz,"dedi Yüzbaşı Murat. Teşekkür edip hafifçe gülümsedim. Gözüm, yanımızda dimdik duran ve bana ifadesiz bakan Yusuf'a kaydı. Yüzbaşı uzaklaşırken, diğer askerlere döndüm. "Başka yaralı, yardıma ihtiyacı olan var mı?"
Birkaçı bana baktı,ama kimse cevap vermedi. Bu suskunluk sinirimi bozmuştu. Tam o sırada, Yusuf'un sesi duyuldu:
"Başka yaralımız yok doktor hanım.İlgilendiğiniz için teşekkürler." Sesi, tıpkı yüzü gibi duygusuz ve mesafeliydi.
"Önemli değil.Geçmiş olsun," diye kısa kesip oradan uzaklaştım. İçimden söyleniyordum. Telaş anlayışla karşılanabilirdi, ama bu kadar da mı kabalaşılır, üstüne bir de bu soğukluk? Kantinin yolunu tutup, biraz sakinleşmeyi umdum.
Boş bir masaya oturup yine cama döndüm. Dışarıyı izlemek, kalabalığın içinde kaybolmak, bana hep iyi gelmişti. Belki de çocukluğumda, lüks apartmanımızın camından, asla gelmeyecek olan annemin yolunu gözlediğim o saatlerden kalmıştı bu alışkanlık.
Dirseğimi masaya dayayıp avucuma yaslanmış, düşüncelere dalmıştım ki, üzerime düşen bir gölge ve yanı başımdaki sesle irkildim.
"Oturabilir miyim?"
Başımı kaldırdım.Karşımda Yusuf vardı. Elinde iki bardak sıcak kahve tutuyordu. Şaşkınlıkla, "Buyurun," dedim, karşımdaki sandalyeyi işaret ederek.
Önce bardakları masaya bıraktı,sonra sandalyeyi çekip tam karşıma oturdu. Bardaklardan birini alıp önüme kaydırdı. Yoğun kahve kokusu burnuma doldu. Gözlerimi bardaktan alıp ona çevirdim. Bakışları ciddiydi.
"Biraz önceki telaşım ve neden olduğum durum için özür dilerim.Bir operasyonda yaralanan askerimiz vardı. Haberi alınca... Gözüm hiçbir şey görmedi. Sizi düşürdüğüm için kusura bakmayın."
Sesinde samimi bir pişmanlık vardı.Öfkem dağılmaya başladı. "Önemli değil," dedim, yumuşak bir tonla. "Acelenizin olduğu belliydi."
Gözüm,üniformasının namlığının üzerindeki soyadına kaydı: Türkoğlu.
Fark etmiş olmalı ki,tekrar konuştu: "Pek iyi bir tanışma olmadı, kabul. Ben Kıdemli Üsteğmen Yusuf Türkoğlu." Elini uzattı.
"Ben Helin Eraslan.Memnun oldum," diyerek elimi uzattım. Eli, nasırlı ve güçlüydü, ama tokalaşması kısaydı.
Ellerimiz ayrılırken kahvesinden bir yudum aldı.Ben de aynısını yaptım. Ardından, bana dik dik baktı.
"Biraz önce kulak misafiri oldum.Buraya yeni gelmişsiniz."
"Evet,yeni geldim," diye onayladım. Onu incelerken, dudaklarında belli belirsiz, alaycı sayılabilecek bir kıvrılma gördüm.
"O halde,"dedi, sesi hafiften küçümseyici bir tona bürünmüştü, "Gitmeniz yakındır. Çünkü buraya atananların çoğu, torpilini yapıp İstanbul'a, Ankara'ya dönmek için gün sayar. Bir haftadan fazla dayanabileni pek görmedik."
Sözleri,sanki yüzüme tokat gibi inmişti. Daha beni tanımadan, nasıl bu kadar yargılayabilirdi? İçimde bir öfke kabardı. Ama açıklama yapmak, savunmaya geçmek istemedim.
Alaycı bir ifadeyle,tek kaşımı kaldırarak karşılık verdim: "Nereden biliyorsunuz? Yoksa siz de mi öyle yapıyorsunuz bu yargıları?"
Sözlerim onu bir anlığına şaşırttı,ama hemen o taş gibi sert ifadesine geri döndü. Yerimden kalktım.
"Birini tanımadan bu kadar kolay yargılamak,size hiç yakışmıyor Üsteğmen," dedim, soğuk ve net bir tonda. Masadan uzaklaştım, arkasından bakmadan.
Bu adam kendini ne sanıyordu? Koskoca asker olmuştu ama zihni önyargılarla doluydu. Gözlerimi devirip kantinden çıktım, doğru ameliyathaneye yürüdüm. Bu sefer, bekleyenlerin arasında, gözleri kırmızı, perişan halde genç bir kadın dikkatimi çekti.
Yanına yaklaşır yaklaşmaz bana yapıştı."Doktor hanım, lütfen, kimse bir şey söylemiyor. Cem'in durumu nedir? Lütfen..."
Elimi omzuna koydum."Merak etme, ben senin için öğrenirim. Sakin ol, olur mu? İsmin ne senin?"
"Güneş,"diye hıçkıra hıçkıra cevap verdi.
"Güneş,tamam. Bekle burada."
Ameliyathaneye girip hızlıca güncel durumu öğrendim.Kurşun çıkarılmış, durumu stabil ama kritik. Ameliyat devam ediyordu. Hızla dışarı çıkıp Güneş'e yöneldim.
"Ameliyat devam ediyor.Kurşun çıkarıldı, durumu şimdilik stabil. Ameliyat bitince doktor çıkıp seninle konuşacak. Güçlü ol."
"Allah razı olsun...Çok teşekkür ederim," diyerek elimi sımsıkı tuttu.
"Geçmiş olsun Güneş,"dedim, onun elinin üstünü okşayarak. Kimseye, özellikle de Yusuf'a bakmadan oradan uzaklaştım.
Vardiyamın bittiği saatti. Personel odasına gidip önlüğümü çıkardım, eşyalarımı topladım. Bir an önce otele gidip dinlenmek istiyordum; yarın nöbet bendeydi.
Hastaneden çıkarken,park halindeki askeri aracın yanında konuşan iki asker gördüm. Biri Yusuf'du. Diğerini tanımıyordum. Yusuf, beni görür görmez bakışlarını üzerime dikti. Göz göze geldik. Önce ben kaçırdım bakışımı, yüzümü çevirip yoluma devam ettim. Sokağa çıkıp ilk taksiye bindim.
Gün bitmişti. Otel odama yaslanıp camdan dışarı, şehrin loş ışıklarına baktım. Yorgun, biraz öfkeli, ama aynı zamanda... tatmin olmuş hissediyordum. Can'ın güven dolu bakışları, Güneş'in minnettar el sıkışı... Verdiğim en doğru karar buraya gelmek olmuştu. Yusuf Türkoğlu'nun soğuk önyargıları ise, bu kararımın ne kadar doğru olduğunu anlatan başka bir kanıttı adeta. Burası benim yerimdi. Ve daha yeni başlıyordu.