1-Lanetli çocuklar
Keyifli okumalar.... ❤️🔥
Valerion...
Eldora’nın kuzeyinde, Pluvia Vadisi eteklerinde kurulu küçük bir kasaba...
Vadi ortasında uzanan akarsuyun etrafını çarşaf gibi saran yeşilliklerle bezenmiş bu küçük yer, adeta cennetten bir köşe misali temiz havası ile huzur veriyordu.
Valerion kasabasının halkı geleneklerine bağlı; geçmişten günümüze dek süren kadim efsanelerine saygılı ve hürmetli bir halktı. Toprağın ve yaşam uğruna döktükleri terin kutsal sayıldığı bu kasabada, bahar ayı hariç diğer aylar yavaş akardı. Bahar ayı bu kasabanın en verimli geçtiği aydı.
Valerion halkı için hayat basitti; her sabah vadiye çöken sis ve gün ışıklarıyla gözlerini açar, hayvanları besleyip sağar, aile üyeleri masa etrafında toplanarak güne birlikte başlardı. Bereketli topraklara tohumlar ekilir, en iyi hasat için özenle uğraşılırdı. Bu rutin ve basit hayatın ortasında, kasaba halkının "lanetli" olarak adlandırdığı iki can, birbirlerinin tek sığınağıydı.
Öğle güneşi yakıcılığıyla yeryüzünü ısıtırken, biraz ileride sabanla tarlasını sürmeye çalışan çiftçinin pulluğundan çıkan toz havaya karıştı. Kuru sıcağın ortasında esen hafif rüzgâr tenlere serinlik verirken Kiera, yüzünü gökyüzüne kaldırıp baktığında istemsizce eliyle yüzünü gölgeledi.
Esen rüzgârla gözleri bir anlığına kapansa da yaptığı işi hatırlamasıyla hayvanlar için hazırladıkları ot balyasına uzandı. Havaya fırlatırken sesindeki neşe, kavurucu sıcağa meydan okuyordu: “Zuko, yakala!”
Zuko, sanki yerçekimine meydan okurcasına havaya sıçradı. Hareketi o kadar çevik ve güçlüydü ki bir insandan ziyade, avına atılan bir yırtıcıyı andırıyordu. Balyayı göğsünde yumuşatıp yere indirdi. Güneş ışığı dolgun ve gergin kaslarını aydınlatarak ön plana çıkardığında, adeta Kiera’ya görsel bir şölen sunmuş, nefesinin bir anlığına kesilmesine neden olmuştu.
Zuko, Niera’nın iki yıl önceki ölümünden beri yalnızdı. Kimsesizdi. Herkesin ait olduğu bir kökü varken Zuko’nun bir kökü yoktu. Kasaba halkı, Niera’nın yıllar önce bir gece vakti ormanın derinliklerinden kucağında bu bebekle çıkıp gelişini hâlâ korkuyla fısıldaşırdı. Zuko, onlar için dağların ardındaki bilinmezliğin bir parçasıydı; yakışıklı ama tekinsiz bir yabancı...
“Bitti ha,” dedi Zuko. Yakıcı nefesi havayı daha da ısıtırken yorgun sesi derin bir uğultu gibi havaya yayıldı.
“Sonunda,” diye nefeslendi Kiera. “Ama ben de bittim. Sağ ol yardımın için Zuko.” Zuko’nun dudaklarında o meşhur gülümseme belirdi. Kiera’nın içini ısıtan ama aynı zamanda tanımlayamadığı bir huzur veren o gülüş...
“Ne zaman istersen, Kiera.”
Kiera bir adım yaklaştı. Genç adamın yüzündeki o tuhaf değişimi yine fark etmişti. “Bak, yine oldu,” dedi kaşlarını çatarak. “Gözlerin... Renkleri ve şekilleri değişiyor Zuko. Sanki içlerinde başka bir şey var.” Konuşurken gözleri kısılarak Zuko’nun gözlerindeki değişime odaklandı.
Zuko’nun gülümsemesi, sanki sakladığı bir sırrın açığa çıkmasıyla bir anda değişti; yerini gergin bir ifadeye bıraktı. Ses tonu gergindi: “Saçmalama Kiera, yine mi? Güneş gözlerini bozmuş olmalı. Mik Teyze'ye söyleyelim de seni bir gece karanlıkta bekletsin.”
Zuko, gözlerinden çıkan anlık ateş parıltısını gizlemek için gülmeye çalıştı ama bu, Kiera’nın dikkatinden kaçmadı. Genç kız dayanamayıp ellerini Zuko’nun yüzüne yerleştirdi. Hissettiği şey bir insan teninin sıcaklığı değil, sanki ekmek yaptıkları fırının içinden bir kor tanesiydi.
“Çok sıcaksın! Neredeyse elimi yakacaksın. Güneş seni fena yakmış anlaşılan.”
Zuko, sanki bir sırrın açığa çıkmasından korkuyormuş gibi Kiera’nın ellerini hızla çekti. “Artık gitsem iyi olacak, haklısın güneş yaktı; serinlemem lazım.” Dediği gibi kasabanın ilerisinde akan şelaleye atladı. Vücudu suyla buluştuğunda ince bir buhar eşliğinde çıkan ses, sanki sıcak demirin suya daldırılışındaki o tok sesi andırıyordu.
Cosss...
Zuko bedeninden yayılan sıcaklığı soğuk suyla dengelemeye çalışırken Kiera, onun kaçıp gitmesine neden olacak bir sebep arayarak eve dönmüştü. Kapıdan adımını atar atmaz mutfaktan gelen ekmek kokusu ve annesinin endişeli yüzüyle karşılaştı.
Mik ve Vargos, Valerion halkına göre daha merhametliydi; Zuko’yu lanetli olarak görmeyen tek aileydi. Efsaneye göre Kiera da lanetliydi; yüzünde kocaman kahverengi bir leke vardı.
Kasaba halkına göre bu bir lanetti ve bu leke sadece ailesine değil, onlarla birlikte bütün kasabaya musallat olup bir gün her şeyi kurutacaktı.
“Zuko nerede?” diye sordu annesi, ellerini önlüğüne silerken.
“Nehre atladı yine anne.” Adımları kapının solundaki masaya yöneldi. Evleri çekirdek aileye yetecek büyüklükteydi; anne ve babasına ait bir oda, mutfak ve holden oluşuyordu. Evde kullandıkları ahşap eşyaların hepsi babasının el işçiliğiyle bezenmiş, onlara özel yapılmıştı.
Annesinin yüzündeki çizgiler düşünceli bir hal alarak derinleşti. “Bu çocuk nasıl hayatta kalıyor, gerçekten şaşırıyorum. Patrek amcanın oğlunu hatırla; o akıntıdan kimse sağ çıkamadı. Ama Zuko... O sanki suyun bir parçasıymış gibi suyla bütünleşiyor adeta.”
Kiera, çektiği iskemleye otururken boğazındaki düğümü yutkundu. “Patrek amca ona lanetli diyor. Bana dediği gibi...” derken yüzü düşmüştü. Eve gelen babası Kiera’ya yaklaştı; güneşten bir dokunuş gibi parlayan kızıl saçlarını okşadı. Toplumun lanet dediği yüzündeki lekeyi şefkatle öptü.
“Sen tanrıların en gözde meleğisin Kiera. Yüzündeki bu iz, kalbindeki temizliğin dışa vurumu. Onlar bunu göremedikleri için korkuyorlar sadece kızım.”
Kiera gülümsedi ama içindeki fırtına dinmiyordu. Temiz kalpli olmak, kasaba meydanında aşağılanmayı engellemiyordu. Ayrıca Zuko eskisi gibi değildi ve Kiera da onun yanında güzel durmak istiyordu.
Yemek hazır olduğunda evin kapısından Zuko girdi. Suyun nemi teninde parladıkça Kiera yanında sönük kaldığını düşünüp biraz daha hüzünlendi. İçindeki fırtınaya rağmen gülümseyip hep beraber masaya oturdular. Yemekten sonra Kiera ve Zuko, çocukluklarından beri vazgeçemedikleri ritüelleri için bahçeye, çimenlerin üzerine uzandılar.
Gökyüzündeki küçük yıldız parıltılarını izlerken Kiera, yanındaki Zuko’ya kaçamak bir bakış attı. Zuko artık o küçük çocuk değildi. Omuzları genişlemiş, sesi kalınlaşmış, varlığı adeta çevresindeki havayı elektrikle doldurur hale gelmişti.
Son bir yılda ne kadar da çok değişmişti... Kiera'nın aklı almıyordu ama kalbi her geçen gün onun yanında daha hızlı atıyordu.
“Zuko...” dedi meraklı bir sesle ve yattığı yerden yana döndü. Bir kolunu dirseğinden büküp başına destek vererek Zuko’yu izlemeye başladı. Zuko, sırt üstü yatmış, tek kolu başının altında, göğsü kabarık bir şekilde dururken ağzındaki ot parçasını çiğneyerek kendini dizginlemeye çalışıyordu. Kiera konuştukça kalbi hızlanıyor, kız hareket ettikçe içindeki harlanan ateşi saklamak zorlaşıyordu.
“Ne var Kiera?” dedi alaycı bir sesle.
“Ben de nehre girmek istiyorum, bana da öğretir misin?”
Kiera konuşurken onu ikna edebileceği bir içgüdüyle elini Zuko’nun başının altına kıvırdığı koluna koydu. Şişkin kaslar bu temasla biraz daha gerilirken ikisinin de içinde ateşler yandı.
“Yapamazsın ve emin ol, isteyeceğin bir şey değil Kiera. Sakın denemeye bile kalkma.”
Zuko yattığı yerden doğruldu. Kiera’nın temasını kesmeyi başarmıştı ama bu çok uzun sürmedi. Bakışları kesiştiğinde Kiera, bu kez elleriyle Zuko’nun yüzünü avuçladı. Gece karanlığında Zuko’nun gözleri, bir çift elmas gibi ışık saçıyordu. “Bana da öğret. Ben de o dev dalgaların arasına girmek istiyorum.”
Zuko, kızın bileğini sıkıca kavradı. Avuç içlerinden yayılan yoğun ısı, Kiera’nın damarlarında dolaşmaya başladı. Aralarındaki mesafe kapandığında Kiera, Zuko’nun göz bebeklerinin bir kedi gibi dikey bir forma büründüğünü görür gibi oldu. Genç adamın solukları sıklaşmıştı.
“Yapamazsın Kiera.”
Zuko hızla ayağa kalktı. Arkasında tek bir kelime bırakmadan gecenin karanlık ormanına doğru süzüldü. Adımları o kadar hafifti ki çimenler bile ezilmiyor gibiydi.
Kiera, titreyen ellerine baktı. Zuko’nun dokunduğu yer hâlâ yanıyordu. Gözleri farklıydı ama çözemiyordu. Bildiği tek şey ona hissettiği şey sadece bir arkadaşlık değildi. Bu, Valerion’un köhne kurallarının çok ötesinde, kadim bir ateşin uyanışıydı. Zuko değişiyordu, güçleniyordu ve Kiera bu ateşin içinde yanmaya hazırdı.