1 yıl önce...
Zuko heyecanlıydı. Bugün Kiera ve kendisinin doğum günüydü; yani en azından öyle kabul etmişlerdi. Kiera’nın doğduğu gece Niera onu ormanın derinliklerinde bulduğu için o gün doğmuş sayılmıştı. Bahçede işlerini bitirip hemen onun yanına gitmek istiyordu. Unuttuğu tek şey, Kiera’nın her yıl bir önceki yıldan daha heyecanlı oluşuydu.
Niera öleli bir yıl olmuştu. Bu yıl doğum gününü kutlayacak ilk kişi de Kiera olacaktı. Bir an Kiera’nın ailesini kıskandı; Kiera’ya ondan daha yakınlardı. Zuko, Kiera’ya ilgi duyuyor ve onu her gördüğünde kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Niera’dan sonra ev ve küçük bahçe Zuko’ya kalmış, kış için ekinlerle uğraşıyordu.
“Zukoooo!” diye Kiera’nın sesiyle başını kaldırdı. Sonbaharın hafif esintili havasına rağmen Kiera karşıdan kızıl saçlarıyla bir güneş gibi parlayarak koşuyordu. Öyle hızla ve heyecanla geldi ki hızını alamadı ve Zuko’ya çarptı. Bu durum sık sık aralarında yaşanır; bazen keçileri otlattıkları yaylada dengelerini kaybedip çimenlerin üzerinde yuvarlanırlardı.
Kiera’nın saçları Zuko’nun yüzünü okşarken, Zuko için bu seferki çarpışma o kadar güzel olmadı. Kiera heyecanla Zuko’nun gözlerine baktı. Zuko’nun zihni bulandı. Kalbi biraz daha böyle atmaya devam ederse göğsünü delip çıkacak, ellerinde hissettiği ateş yangınlar çıkartacaktı.
“Zuko, bugün bizim doğum günümüz! Hadi gidip tanrılara dua edelim. Güneş ruhuna selam verelim. Akşama ay tutulması var; bizim doğum günümüze denk gelmesi ne kadar güzel, değil mi?”
Kiera konuşurken Zuko onu duyacak gibi değildi. Zihninde uçan yaratıklar ve ateş çemberi vardı. İçinin yandığını, boğazından kor bir demir geçiyormuş gibi hissetti. Nefes almak için Kiera’yı üzerinden indirdi. Derin nefes alırken göğsündeki ateşin daha fazla harlandığını hissetti.
“Zuko iyi misin? Çok sıcaksın. Zuko beni duyuyor musun?”
Kiera sorularına devam ederken elleri de ateş parçası gibi olan Zuko’nun teninde dolaştı.
“Ben... Benim gitmem lazım Kiera,” dediği gibi yerden kalktı. Kiera’dan uzaklaşırken elleri alev almaya başlamıştı. Başını hafif çevirip omzunun üzerinden baktı. Gözleri puslanıp etrafı değişik bir atmosferde görmeye başlamıştı. İçine düştüğü bu durum yıkımlara sebep olurken, Kiera’ya zarar vermemek için var gücüyle koştu. Bedeni yanıyordu; bakışları sürekli değişip dururken kemiklerinin çıtırtısını hissetti.
Yanma hissini ancak dağların arasından akan buz gibi nehrin suyu söndürecekti; yani en azından şimdilik durum böyleydi. Nehir kıyısına gelmeden hemen önce acı dolu iniltisi dağlarda yankı yaptı.
Kollarından gövdesine bir pelerin misali deri oluşurken sırtındaki kemikler yerinden oynadı. Ayağının bastığı kayalar parçalandı.
Etrafını bir sis bulutu ve ateş hüzmesi kaplarken gözleri karardı ve yere yığıldı. Acıyla kapattığı gözlerini aralarken artık gördüğü sadece mavi gökyüzü değildi; havada süzülen rüzgarı dahi görecek bir göze sahipti. Düştüğü yerden kalkarken zihninde bir mırıldanma duydu.
“Iyaaaağğğğ!” diye bir inlemeydi sanki. Uykudan yeni uyanmış, yatağın içinde gerneşirken ağzından çıkan o garip ses gibiydi.
“Ne?” dedi Zuko kendini toplamaya çalışırken. Başı dönüyordu; kolunu kaldırdı, başına götürdü ama gördüğü bir kanattan başka bir şey değildi. Zihninde sesler vardı; gözlerinin önüne gelen uçan yaratık silüetleri...
“Dostum az sessiz mi olsan? Beynim zonkluyor sanki,” diye bir söylenme duydu. Zuko bulunduğu durumu anlamak istercesine sağa sola dönüp hızlı soluklar almaya başladı.
“Hey hey hey az sakin ol dostum, bak düşeğğ...” Zihnindeki ses "düşeceğiz" demeye kalmadan burnu çimenlerle buluştu. Çimenlerin arasında, toprağın üzerinde gezinen karıncaları gördü. Tek gördüğü karınca da değildi; ufak ayakları olan bir sürü canlı görüyor, ayak seslerini duyuyordu.
“Ne oluyor bana?” diye içindeki durumu çözmeye çalıştı Zuko.
“Dostum bir sessiz ol lütfen.” bir ses yankılandı zihninde.
Zuko kendi bilinci dışında yerden kalktığını hissetti. Çok büyük hissediyordu. Tamamen ayağa kalktığında bunu çok daha iyi anladı; etrafındaki ağaçlarla aynı boydaydı. Başını eğdi, kendi bedenine bakmaya çalıştı, kollarını kaldırdı. Kendi kolu değil, bir kanattı.
“Vay be, çok da parlak ve canlıyız.” diyen heyecanlı sese Zuko anlam veremedi.
“Bir dakika, sen kimsin? Benim zihnimde ne işin var? Hatta benim bedenimde?”
Zuko kanatlarını incelerken gövdesindeki kalın zırh gibi siyah pullar, nefes aldıkça bir balığın solungacı gibi hareket ediyordu. Zihninde dolaşan garip sesleri hiç saymıyordu; anlam veremediği bir durumun içindeydi.
“Ben Zukharan. Senin ruh ikizin, EJDERHAN.”
“Ejderha?”
“Evet, ejderha. Biraz sakin olursan toparlanmaya çalışıyorum,” dedi ejderha olan Zukharan. Derin uykudan yeni uyanmış genç ejderha, zihnine gelen sesleri netleştirmeye çalıştı. Yaratılış, alfa ateşi, ateş çemberi, kutsal ruh... İçgüdüleri ile kanatlarını açıp havalanmaya başladı.
“Hey hey hey ne oluyor! Aaaa...” diye Zuko korkuyla haykırırken gökyüzüne, bulutlara doğru yükseldi. Nefesi kesilecek gibi oluyordu.
“Yehuuu! Evet dostum bu harika değil mi?” diye sevinçle haykıran Zukharan kadar heyecanlı değildi.
Zuko olanlara anlam veremezken, Ateş Krallığı'nda Ozai'nin yüzü yıllar sonra ilk defa güldü. Yıllardır beklediği oğlu uyanmış, aralarındaki bu telepatik bağ ilk defa uyarılmıştı.
“Kral Ozai, yoksa…” dedi Bilge Guru. Yıllardır kralın yanında aynı haberi bekliyordu.
Şimdi de onun saraya gelmesini istiyordu. Uyanan genç ejderha, zihnine gelen bu emir ile havalanmıştı.
Uçup dağların ardındaki krallığa geldiklerinde, gittikleri yeri biliyor gibi kral sarayına girdiler. Onlar artık tek ruhun içindeki iki zihin gibiydi. İnsan bedenini Zuko yönetirken, ejderha bedenini Zukharan yönetiyordu. Birbirine bağımlı iki zihin, iki ruh. Zuko tekrar insan formuna döndüğünde dizlerinin üzerine yığıldı. Bu beden değişimi ve uçmak, yaşananlar... Hepsi çok fazlaydı.
“Hoş geldin oğlum,” diyen sese başını kaldırdı. Karşısında iri cüsseli, yaşlı ama bir o kadar güçlü gözüken adama baktı. Adamın yanında Zuko’nun bedeni ufacık kalmıştı. Güçlükle ayağa kalktı. Karşısındaki adama nefretle bakıp duruşunu dikleştirdi.
“Sen de kimsin?” derken sesini sert tutmaya çalıştı. Karşısındaki adam ciddiyetle karışık, yüzündeki mutlulukla:
“Ben Kral Ozai. Alfa Ateşi Krallığı’nın kralı, senin baban,” dedi.
İşte Zuko’nun hayatı o gün yeniden şekillendi. O gün ejderha krallığının varisi olduğunu ve bir gün kral olarak başa geçeceğini öğrendiği gündü. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
***
Zuko bir yıldır yaşadığı bu gerçeklikle artık başaçıkmakta zorlanıyordu. İçindeki arsız yaratık Kiera’ya yaklaştıkça kontrolünü kaybediyor ve kendini açık ediyordu. Zuko ne krallığı ne de kral babası Ozai’yi kabul etmek istemiyor, bunun için direniyordu.
“Dostum artık alışsan mı bana? Kanatlarım dondu,” diye söylendi Zukharan. Zuko içindeki ateşi dindirmek ve Zukharan’ı susturmak için soğuk nehre atlar, sert akan suya meydan okurcasına saatlerce suyun içinde kalırdı.
“Kiera’ya karşı sapkın düşüncelere sahip olmazsan olacağı bu!” diye çıkıştı Zuko. İki gün önce Kiera şifacı saçmalığı ile yanına geldiğinde gözlerine ve düşüncelerine hâkim olamamış, az kalsın bu sırrı açığa çıkaracaktı.
“Dostum ne var sanki beni biraz kabullensen? Kiera ile...” derken ağzından akan sıcak lavları yaladı. Kiera ile sevişmek —ona göre çiftleşmek— gücüne güç katacaktı.
“Su bir anda yine cazip geldi gibi,” dedi Zuko. Eve doğru giden adımlarını nehre doğru çevirdi. Genç ejderha ele avuca sığmayan çocuk gibiydi; dur durak nedir pek anlamaz, Zuko’nun sinirleri üzerinde ateş dansı yapardı. Soğuk nehir en nefret ettiği şeydi. Yeni yeni güçlendiği için soğuk nehir onu halsiz bırakıyordu; Zuko da bu süre içinde biraz olsun kafa dinlerdi.
Kabullenemiyordu. On yedi yıl insan olarak yaşamışken, şimdi ateşin ve yıkımın temsili gibi gördüğü bu yaratığın bir parçası olmayı kim kabul ederdi ki? Bilmediği bir gerçek, içindeki ateşin yıkımın değil yaşamın ta kendisi oluşuydu. Zukharan’ın susmasıyla adımlarını Kiera’nın evine doğru çevirdi.
İki gündür ondan uzakta kalmış, çok özlemişti. En azından uyurken kalbinin ritmini duyarak kendini sakinleştirmeyi ummuştu. Sorun şuydu ki ses yoktu, sıcaklık da yoktu. Kiera’nın soluk sesi de yoktu.
“Kulağına su mu kaçtı senin?” diye içindeki ejdere çıkıştı. Zukharan yeni yeni kendine gelmiş, tekrar suya girmekten korktuğu için susmuştu ama Kiera’nın olmaması en az Zuko kadar onun da canını sıkıyordu. Kiera odasında değildi.
“Kulağıma su falan kaçmadı dostum, dinle bak. Anne ve babasının sakin solukları geliyor; kızımız odasında değil.”
“Nereden kızımız oluyormuş? Kapat çeneni!”
“Tamam sustum,” dedi Zukharan. Zuko’nun sürekli terslemesi ateşli kalbini kırmıştı.
“Nerede Kiera?”
Zukharan sustu, ses vermedi. Zuko evin ahşap çerçeveli camının açık olduğunu anladı. Elini uzatıp camı açtığında Kiera’nın yatağı boştu.
“Sana Kiera nerede dedim?”
“Dostum Tanrı aşkına karar ver! Çenem kapalıyken konuşmamı nasıl istersin?”
“Tamam, konuş.”
“Küstüm, ateşli kalbimi kırdın. ❤️🔥❤️🔥”
Zukharan’ın tavrına karşı Zuko derin bir nefes aldı. Bu yaratığa tahammül etmesi zordu ama şu an Kiera için ona mecburdu.
“Tamam, özür dilerim. Şimdi o kulaklarını açıp Kiera’yı bulacak mısın?”
Kiera, Zuko kadar Zukharan için de çok önemliydi. Zuko özür dilemese bile onu bulmak için bütün yaşam ateşini harcardı. Araya ufak bir özür sıkıştırmasından ne çıkardı ki?
“Dostum mesafe uzak, yani üşüdüğüm için olmuyor. Dönüşmem lazım, bırak beni. Dönüşmeden bulmam vakit alır.”
“Tamam ama bu sefer sakin ol lütfen; geçen sefer duvarımı yıktın.”
“O sadece ufak bir kazaydı dostum. Şimdi az geri çekil ve kanatlarımı açmama izin ver.”
Zuko dediğini yaptı. Evden uzaklaşıp kimsenin olmadığından emin olduğunda ilk defa zihnini Zukharan’ın zihnine bıraktı. Kolları açıldı, göğsü genişledi; ayakları büyük pençelere dönüşürken ilk defa kemikleri acımadı.
“Bu sefer acı olmadı,” diye hayretle başını salladı Zuko.
“Beni kabullen dostum, bu bizim gerçekliğimiz. İnkar etme artık.”
“Tamam tamam, fazla laf yapma. Hadi, Kiera nerede?”
“Derin nefes al dostum, uçuyoruz. Kızımızın başı dertte, hızlı olmalıyız,” dediği gibi kanatları açıldı ve havalandılar. Kiera’yı bilinmezlik içindeki karanlıktan kurtarmak için uçtular...