10.BÖLÜM

2754 Words
Sessizliğimden bu yana kendime gelmek için oturduğum yerden kalkıp odadan çıktım. Koridordaki sessizlik adımlarımı çekimser kıldı önce. Biraz ilerledikten sonra duyduğum sesle yönümü azda olsa sessizlikten uzaklaştıran odaya doğru yürüdüm. Kapı aralıktı, Yiğit telefonda birileriyle görüşüyordu. Biraz daha yaklaştım kapıya, yaptığım ne kadar doğruydu bilmiyordum ama o an bu yaptığımın gereksinimini hissettim. Sadece bir şeyler duyma ümidi hissettim. “Söylesin patronuna, ya o kan akacak ya da akacak kan da boğulacak.” Gazabının altında irkildim. Bütün uzvumun karıncalandığını hissediyordum. Odadaki adamın dehşet verici sözlerine biraz daha kulak kesildim. Yiğit kısa bir sessizlikten sonra, “Başlatmasın adamlarına, sen paketi ona gönder o mesajı alır Serkan,” deyip sinirle odada yürümeye başladı. Hızla ayrıldım kapıdan. Onu dinledikçe onun gibi sinirleniyordum. Benden anlayış bekleyen adam mıydı bu? Salona indiğimde Ezgi’de yeni gelmişti. Beni görünce kocaman gülümsedi. “Yiğit’ten izin koparabilirsem seni kaçırmaya geldim.” Bir an olsun kendime gelip ağzımı açacakken, “Bugün olmaz,” diyen Yiğit’le kaşlarım çatıldı. Ondan izin alma gerçeği sinirlendiriyordu. Bu zamana kadar ailem bile bana bu kadar karışmamıştı. “Bugün benimle şirkete geleceksin.” Konuşmama fırsat bile vermeden, “Seni arabada bekliyorum,” demesi ile salonun ortasında kalakaldım. Neydi şimdi bu? Ne işim vardı ki benim şirkette? Artık gerçekten başım dönüyordu. Ezgi’ye dönüp, “Ne işi?” desem de pek anlaşılır şeyler söylemedi. Yukarı çıkıp feracemi giyindim. Başörtüm zaten başımdan çıkmadığından hazırlanma işim uzun sürmedi. Çantamı alarak evden çıktım. Ezgi, arkaya geçerek yerini alınca ben de çok geçmeden oturdum. “Babanın bıraktıklarını toparlamaya mı gidiyoruz!” Bu imayı yapmak istemezdim ama sorularımı cevapsız bırakması beni bu duruma itiyordu. Ölen kişiye kızgın olma gibi bir huyum yoktu ama sebeplerin başındaki kişi Yiğit’in babasıydı. Yiğit, hiç görmediğim yüzünü bana çevirdi. Onu sinirlendirmiştim ama elimde değildi. Bağırmamak için kendini zor tutuyordu. Susarak önüne döndüğünde, “Bana cevap vermiyorsun, niye gidiyoruz diyorum susuyorsun. Babamın anlattıklarında bile bir perde çekili,” dedim. Direksiyonu sıktığı an el boğumları beyazlaştı. “Sana cevabı veriyorum ama sen görmezden geliyorsun.” “Görmezden gelmiyorum. Siz bana göstermemek için uğraşıyorsunuz.” “Sana her şeyi anında anlatsam bile inanmazsın bana. O yüzden her şeyi yavaş yavaş öğren istiyorum. Senin kadar benim de canım yanıyor.” “Canının yandığı kadar can yakıyorsun. Bak şu halime, nasıl görünüyorum?” “Öfkeli, huysuz… En çok da bana öfkesinin arasında fırsat vermeyen inatçı bir kadın.” Bu cevaba Ezgi kıkırdarken ben hoşnutsuz bir şekilde göz devirdim. “Ama inan bana bunlara cevap verecek zamanım yok.” “Ama beni kaçırmaya zamanın var.” Sırf kendini düşünmekten bana fırsat tanımıyordu. Bu hiçbir zaman benim hafife alacağım durum değildi. Arabadaki gerginlik herkesi sus pus etti. Bana baktığını hissedebiliyordum ama benim ona bakmam kendimi bir boşluğa atmamdan ibaret olacaktı ancak. Şirketin önüne geldik. Şimdiden kötü şeyler olacağını seziyordum. Arabayı köşeye park edip hızlıca indi. Ezgi inmeden önce, “Ne güzel kavga ediyorsunuz ya siz, var ya aranızdaki uyum fena,” dediği an gözlerim irileşti. Yüzünde keyifli bir gülümseme, içinde ise arsız bir laf tıkıştırma vardı. Eline sertçe vurdum. Bakışlarımda ölüm rüzgarı vardı. “Ezgi, o dilini koparırım senin.” Çocuk gibi omuz silkti. Beni umursamadı bile. Arabadan inmemi bekleyen Yiğit yanıma geldi. Beni ekseninde korumaya aldı. Önce etrafı kolaçan edip bana yer verdi. Tedirginliğini görebiliyordum. Şirkete girişimiz oldukça hızlı oldu. Asansörün gelmesiyle Yiğit katın düğmesine çöktü. Bu sefer bana dönüp, “Birazdan odadaki kalabalık seni şaşırtmasın, sakin kalmanı isteyeceğim senden,” deyince ne demeye varacağını anlamaya çalıştım. Sanırım artık benimle olan bağı başlıyordu. Üzerimdeki tedirginlik biraz daha artınca asansörün kapısı açıldı. Ayaklarım beni götürmüyordu daha fazla. Ezgi’de ne demeye yanımızdan ayrılmıştı ki? Odanın önünde durduğumuzda bir an öylece duraksadım. Beni neyin beklediğini bilmezken babamın anlattıklarının mecburiyetindeydim. Yavaşça kapı açıldı. İçeride bizden hariç dört kişi vardı. Bizi gördüklerinde fazla memnun olmamışlardı ama sahte gülümsemelerini de eksik etmemeye gayret göstermişlerdi. Kiminin bakışı üzerimde delici etki yaşatırken kimi beni görmezden gelir gibiydi. Ben ortada neyin döndüğünü bilmezken köşede oturan adam konuşmaya başladı. “Şaşırtıyorsun bizi Yiğit Soydan.” Yiğit bileğimden tutup beni kendine çektiğin de ortamdaki gerginlikten haz etmediği kadar rahatsızlık duydum. Yiğit, konuşan adama dönüp, “Seni şaşırtabilmek ne güzel!” diyerek sesindeki ton ile odadaki otoriteyi sağladı. “Ama bu sözlerin, işi kamufle edemeyeceğini biliyorsun.” Adamlar birbiriyle konuştular. Orta yaşlardaki bir adam çantadan çıkartılan evrakı masanın üzerine koydu. Bakışlarım evraktaydı. “Kamufle etmek senin işin. Başardın da.” Yiğit, sadece gülmekle yetindi. O kadar rahat duruyordu ki ben onun yerine tedirgin oldum. Ellerini kumaş pantolonunun cebine sokup adama tepeden bir bakış attı. Yüz hatları gergin değildi, bilakis dudaklarında zafer gülüşü vardı. “Tamam, o halde anlaşmayı yapalım. Ondan sonra sen yoluna biz yolumuza.” Yiğit, adamın konuşması ile elini uzattı. Adam çantasından bir kâğıt daha çıkarıp Yiğit’e uzattı. Yiğit hiç beklemeden kâğıdı aldı. Uzun uzun okudu, okuduğu her satırda gözlerini kıstı. Sanırım sorun yoktu, bu yüzden kâğıdı okumayı bırakıp bana döndü. Sessizce, “Evrakı imzalar mısın?” dedi. Şaşırdım. Neden ben imzalıyordum ki? Benimle alakası neydi? “Güven bana, hiçbir şey olmayacak.” Diğerlerinin duymayacağı sessizlikte, “Sana güvenmediğimi biliyorsun?” dedim. Güvenmiyordum. O evrakı imzalarsam daha dibe batacakmışım gibi geliyordu. “Güvenmek zorundasın. İmza yetkisi sen de, imzalamazsan evrak bizde kalmayacak.” Kaldığım bu ikilemde dediğini yapmak zorunda gibi hissettim. Yutkundum. Yavaş adımlarla masaya ilerlerken bir yandan Yiğit’e bakıyordum. Aslına bakarsam korkuyordum. Sırtımda hissettiğim eli güç verir gibiydi ama ben o ele güvenemiyordum. Babamın anlattıkları aklıma gelince de güvenmekten başka çare bulamıyordum. İçimi kaplayan huzursuzluk beni büyük bir kaosa itti. Dediğini yaptım ve kısa bir süre okuduktan sonra evrakı imzaladım. Üzerindeki yazılanlardan hiçbir şey anlamamıştım ama bir anlaşma yapıldığı ortadaydı. “Şimdilik senin dediğin gibi olsun Yiğit, daha sonra görüşeceğiz elbette.” Yiğit arkasına geri yaslanıp keyifle gülümsedi. Karşısındaki adamın omzunda toz varmış gibi bir iki kez yavaşça vurup, “Ne zaman istersen İrfancığım, Kızılbaş’a selamlarımı iletirsin,” demesi karşımızdaki adamın sinirlenmesine sebep oldu. Yiğit ise keyifle evrakı alıp nispet yapmak ister gibi kaldırıp salladı. Sanırım benim burada olmam karşı taraf için büyük bir zarar olmuştu. Bana öyle kötü bakıyorlardı ki ürperip köşeye çekildim. Sanırım aramızdaki geçenlerden haberleri yoktu. Beni biliyorlardı ama Yiğit’le evlendiğimizi şimdi öğrendiklerini düşündüm. Hatta burada olmam onlar için büyük sürpriz olmuştu. Adamlar odadan çıkarken ben de Yiğit’e baktım. Biraz önce konuşamamıştım, hatta Yiğit evrakı uzatana kadar sessizliğimin bozulmamasını sağladım. Evraka baktım. “Bu evrak bugünü bekliyordu.” “Neden sen imzalamadın?” “Çünkü bu arazi sana verildi. Nedim Bey’den alınması için bu gerekiyordu.” Kaşlarım çatıldı. “Babam böyle istemiş. Eğer benim üzerime olsaydı, bunu çoktan başarırlardı.” Yutkundum. Nefes alamadığımı hissediyordum. “Buraya getirilmem şart mıydı?” “Şarttı, çünkü bütün gözler senin üzerindeydi. O gün de demiştim sana Zeynep, takip eden ben değil onlardı. Şimdide artık evlendiğimizi kanıtladım.” Sıkkınca yüzüme ufaladım. Nefes alamıyordum. Üzerime çok büyük bir huzursuzluk çökmüştü. Korkmak değildi artık, bambaşka bir şeydi. “O arazide ne var?” “Geçmişim…” “Ne oldu bu geçmişte ya, ne…” Sustu… Gözlerinde bambaşka bir ifade vardı artık. Anlam veremediğim, derine inersem orada kaybolacağım bir ifade… “Başarılı oldun mu?” Evrakta yazanlar ise beni daha derinden yaraladı. “Oldum, olduk…” Sustum. Bir köşeye pustum. O adamın çıkmadan evvel bana öfkeyle son kez bakması gözümün önünden gitmiyordu. Yiğit ise bu duruma beni karıştırdığı için kızıyordum. Her ne olursa olsun kendisi başarırdı zaten. Bir kere aralarına girmiştim. Sanki bundan sonra kurtulamayacak gibiydim. “Yargılarken kendi kararlarını kendin veriyorsun mavi.” Başımı sallayıp sinirle güldüm. Hızla çantamı koluma takıp odadan çıktım. Yiğit, peşimden gelerek beni durdurmak için kolumdan tuttu. Bedenim ona doğru yalpalanırken, “Buradan beraber çıkacağız,” deyip hamlemi yok etti. “Bırak,” diyerek bağırdım. Beni dinlemeyip durdurmakta ısrarcıydı. “Ne hakla bana bunları yapabiliyorsun söylesene? Adamların gözüne sokarken beni, yine gelmiş masumiyet oyunları oynuyorsun. Sırf evlendiğimizi kanıtlamak için o adamın pis bakışlarına maruz bıraktın beni.” Yiğit, bileğimi bırakıp, “Bu oyunu onlara oynamasaydım evraktakilerin hepsi bizi başa çekecekti, neden beni anlamaya çalışmıyorsun? Baksana, çok mu rahat gözüküyorum?” derken yüzüne nüfus eden renk değişimi onu kendinden biraz daha uzaklaştırdı. Anlamsızlıklar ortasında o bana ben ona, birbirimizi ifade etmeye çalışıyorduk. Ona bu denli kızgın olmam içinde bulunduğumuz durumdaki benim ince düşüncelerimdi. Aslında bir amacı da ‘bakın biz evlendik’ der gibiydi. Çünkü karşı tarafın isteği buydu. “Beni eve götürür müsün?” Sesim solgun çıktı. Kollarımı birbirine doladım, üşüyordum. Bazı zamanlar bir çiçek gibi soluyordum. Yiğit’in soğuk bakışları birden uçup gitti. Bu öfkeyi biraz daha sürdüreceğimi zannederken pes etmiş olmam onu farklı bir boyuta soktu. Ama artık kavga edecek gücüm yoktu, yorulmuştum ben her şeyden. Başını usulca salladıktan sonra peşimden gelmeye başladı. Kapı açılmadan evvel beni kendine çevirip sarıldığında olanların şokuyla hareketlerim kısıtlandı. Ne olduğunu anlayamadım fakat kendime geldiğimde hızla geri çekildim. Şu an ona kızabilirdim ama yapmadım. Çünkü gücüm kalmamıştı. İsteksizdim, bütün isteksizliğim ise beni hâlsizleştiriyordu. Kapıyı hızla açıp asansöre ilerledim. Asansör kapısı çok geçmeden açıldı. İçeriye girerek kendimi bir müddet geri planda tuttuğumda asansör aniden durdu. Bunu yapan Yiğit’ti. Bana yaklaşıp, “Sen olunca konu, kendimi unutuyorum. Sen olunca konu, bazı uzaklıkları kapatmak istiyorum. İzin vermiyorsun, versen şu an belki ne sen bana kızgın olursun ne de aramızda bu soğukluk devam eder,” diyerek elimi tuttu. Elimi kalbinin üzerine koyup, “Burası ölü mezarlığı, ölen ben oldum, geçmişim oldu ama yaşayan yine ben oldum. Fakat ölmek isteyen ben, ilk defa senin yanında yaşamak istedim. İstesem de sen böyle baktıkça dirilen ruhumu o mezardan çıkartamıyorum,” deyip avuçlarıma dudaklarını yerleştirdi. Bana doğru yaklaşıp bu sefer o elini kalbimin üzerine koydu. İstesem de benden uzaklaşmadı, üstüne elimi elinin içine hapsederek onu reddetmemi engelledi. Yutkundum. Yüzüne bakarken o dipsizliğe düştüm. Gözlerim doldu. Her şey öyle bir hâl almıştı ki, şu an patlasam hüngür hüngür ağlayabilirdim. “Bu kalp ne zaman bana ait olursa o zaman mezarlığımda yeniden dirilirim.” Konuştukça sanki başka biri oluyordu. Bazen yüzüne bakamayacağım kadar korkunç bazen de beni böyle şaşırtacak kadar anlayışlı oluyordu. Biraz önceki tavrım mıydı gözlerine şefkati yerleştiren. “Sen kendine yeminler ettiriyorsun.” Anlamlı sözlerinin arasında bu kadar kendine bencil olmamalıydı. Hayatını bana bağlamamalı kendini bu karanlıktan çıkarmalıydı. “Bilakis, yeminlerimi bozduruyorsun.” Bu söz çok büyük vebal yüklerdi üzerime. Ona aynı karşılığı veremezdim. Bu büyük bir yüktü ve ben tek bir söz söyleyememenin ikilemindeydim. Asansörün düğmesine basınca kapı çok geçmeden açıldı. Hareketlerim onun sayesinde kısıtlanmıştı. Sadece birbirimize bakıyorduk. Konuşmak yasaklanmış gibi, susmak ise birbirimizi anlayacakmış gibi. Elimi hızla çektim. Gevşeyen eli önce havada kaldı sonra yumruk halini alıp yan tarafına düştü. İrkildim. Kendime geldiğim an, “Bana sakın bir daha dokunma,” dedim. Bağırmamıştım, fısıltılıda değildi sesim. Sert hiç değildi ama hissiz, acı dolu ve her an soluğum kesilecekmiş gibiydi. Başım döndü ama bir yerlere tutunarak toparlandım. Adımlarımı serileştirdikten sonra asansörden çıktım. Dilimdeki o kilit hâlâ çözülmemişti. Bilerek bunu yapıyor alışık olmayan ben, hep böyle kalakalıyordum. Yan yana yürüyorduk, bana ara sıra bakıyor konuşmamak için büyük çaba sarf ediyor gibiydi… Lakin bakışlarım yerdeydi. Hâlâ nefes almayı becerebilmiş değildim. Tekrar elimi tuttu. Kalabalığın ortasında böyle el ele yürümek rahatsız ediciydi. Sıktığı elim elinin arasında ufacık kaldı. “Amacın ne?” Sessiz ama bir o kadar öfke doluydum. Gülümsedi. “Amacım tam da bu.” Elimizi gösterdi, uysal davranmamı beklese de yapmayarak hamlesini boşa çıkardım. Ben ne desem o tam tersini yaptığı için artık şaşırmıyordum. Arabaya ilerlerken, “Kaçamadığını biliyorum mavi,” dedi. Ona dönüp baktım fakat o gülüşünün en farklı tarafını iletmişti bana. Amacı beni etkilemekti yakışıklılığı ile fakat etkilenen ben olmayacaktım. “Senden kaçmak gibi bir amacım yok, kaçacak bir amacımda yok.” “Bunu söylerken bakışlarındaki o ifade söylediklerinin tersini gösteriyor bana.” Kaşlarım kalktı. Kendine güveniyordu ama ona bunların bir şey ifade etmeyeceğini gösterircesine, “Sana tutulduğumu mu zannediyorsun?” diyerek cevap verme isteği oluştu. “Neden olmasın? Yakışıklı, çok fazla tanındık bir de beni ölümüne seven yüzlerce insan.” Kaşlarım aralandı. Şu an bana ego mu kasıyordu? Kapıyı açıp içeriye girmeden, “Sen ilkine muhatap olabilirsin,” dedi. Öylece bakakaldım. Adam bir dakikanın içerisinde kendine methiyeler dizmişti. Düşmanlarını bile ciddiye almıyordu. Arabaya girdim. Ona yandan bir bakış atıp, “Seni kim kandırmışsa iyi kandırmış,” dedim. Dudağı arsızca kıvrıldı. Daha kemerime yeltenmeden hızla davrandı ve yaklaşıp benden önce kemerimi taktı. Daha sonra gözleri gözlerimi buldu. Yüzü yüzüme yakındı, nefesini her zerremde hissediyordum. “Büyük konuşuyorsun mavi.” Geri çekilmesi birkaç saniye sürdü. Bu yakınlık bütün uzvumu yakmıştı. Camı aralayarak kendime gelmemi sağladım. Ona karşı bir şey hissetmem imkânsızdı. Arabayı çalıştırdı. Ben her ne kadar ondan kaçsam da o buna izin vermeyerek parmaklarını çeneme yerleştirerek kendisine bakmamı sağladı. Lacivertleri gazabı sahiplense de bana bakarken bu his yok oluyordu. “Kader bizi bir araya getirdiyse, sen bundan kaçamazsın.” İlk defa böyle konuşuyordu. Yine de ben bunun kader olmaması için dua ediyordum. Çektim yüzümü. Artık bir şey duymak istemiyordum. Yiğit üzerime gelmeyerek arabayı hareket ettirdi. Konuşmazken, o da bana ayak uydurdu. Eve geldiğimizde rahatladım. En azından ondan kaçabileceğim bir köşe oluyordu. Çok durmadan arabadan indim. Birkaç adım ilerlediğimde aniden çıkan gürültü ile irkildim. Çıkan karmaşa ve Yiğit’in, “Betül, Zeynep’i koru,” diye bağırışları beni bir köşeye sindirdi. Silah seslerinin arasında üzerime kapanan bir kadın koruma ile içeriye geçirildim. Beni koruyan kadın korumayı daha önceden görmemiştim. “İçeride bekleyeceğiz Zeynep Hanım.” Otoriter sesi beni mıh gibi olduğum yere sabitledi. Salonda pencereden uzak yerlerde öylece bekliyorduk fakat camları paramparça eden gürültü evin içindeki tehlikeyi biraz daha önümüze sürüyordu. Betül ve bir diğer koruma ise başımızda bekliyor, olacak tehlikeleri bizden uzaklaştırmak istiyorlardı. Kendimi bu anda bulmam vücudumun kaskatı kesilmesine neden oldu. Daha önceden böyle bir olaya şahit olmazken bedenimin titremesine manide olamadım. Ellerimle başımı korumaya çalışıyordum. Silah sesleri kulağımda uğuldamaya artık bilincimi hissetmeme engel olmaya başladı. Korkuyordum. Nefesim git gide hızlanırken yüreğimdeki sıkışma beni kötü duruma sokuyordu. Silah sesleri aynı şiddetiyle devam ederken aniden yakınımızda duymamız şiddetli bir çığlığı yanında getirdi. Hemen dibimize düşen adam kanlar içinde yatıyordu. Köşeye çekildim. Boğazımda takılı kalan nefesimi güçlükle veriyordum. Kapıya yakın koruma o yöne doğru giderken ben sadece dibimizde yatan ölü adama bakıyordum. Betül beni korumak istiyordu ama onunda zarar görmesini istemiyordum. Cebimdeki telefonun titremesi beni kendime getirdi. Telefonu alıp açtım, yabancı numaradan bir mesaj vardı. w******p’a girdiğim anda önüme düşen resimle dehşete düştüm. Burası bizim evdi ve evimizde yangın vardı. Elimle ağzımı kapattım. “Kendin için sevdiklerin...” Kısa ve netti mesaj. Gözümden bir damla yaş süzüldü. Herkes kendi derdindeyken ben kendi derdime bile düşemedim. Ailem tehlike altındaydı. Silah sesleri durmuştu. Kasılan bedenimin hükmü altındaydım. Aysun Hanım’ın sesi ile kendime geldim. Gözyaşlarım akmaya devam ediyordu. Ayaklandım. Yakınımdaki Betül’ü ittiğimde zor da olsa kendimden uzaklaştırdım. “Mahalleye gitmem gerekiyor.” Mesajı gösterdim. Aysun Hanım önce duraksasa da, “Şimdi değil kızım, ortalık tehlikeli,” deyip beni engelledi. Onu reddederek kapıya koştum lakin beni engelleyen korumalarla öfkeyle bağırmaya başladım. Betül beni yatıştırmaya çalışsa da ben sadece buradan gitmek istiyordum. Ailemi görmezsem rahat edemezdim. Hiçbir şey bana engel olamazdı. Tehlike umurumda değildi. Ölsem bile umurumda değildi. Zaten bu eve girerek ölmemiş miydim? Ölmek benim için çözüm olurdu. “Çekilmezseniz daha fazla bağıracağım.” “Zeynep Hanım, dışarıda neyin olduğunu bilmiyoruz. Lütfen işimizi zorlaştırmayın.” Karşımdaki kıza bakıp, “Ölürsem ben ölürüm size ne! Çekilin.” dediğim anda hiçbiri beni dinlemeyerek kapıyı kilitlediler. Bağırmam sürüyordu. Emri Yiğit vermiş olmalıydı. Kızdım. Ona öfkem her gün yeniden artıyordu. “Yalvarırım açın kapıyı.” Yanıma gelen Aysun Hanım’ı kovdum. Kapıyı açana kadar burada bekleyecektim. Hatta gerekirse kaçacaktım. Ne olursa olsun burada duramazdım. Ne olursa olsun kendimi buraya sığdıramazdım. Saatlerce kapıda beklememin karşılığı zayıf düşen bedenim oldu. Ağlamaktan helak olmuştum. Gözlerimi açtığımda yataktaydım. Oda karanlık, ortam sessizdi. Başım çatlıyordu. Olanlar aklıma geldiğinde hızla yataktan doğruldum. Kolumdaki iğne ani hareketimden ötürü koluma battı. Küçük bir sızlanma ile hareketlerimi yavaşlatıp iğneyi kolumdan söktüm. Odadaki loş ışık görüş alanımı kısıtlamadı. Yataktan kalktığımda önce savsaklasam da kendimi tez toparladım. Odadan çıkmak istediğimde kapıyı benden önce biri açtı. Elinde su sürahisi ile Aysun Hanım belirdi. Hızla sürahiyi köşeye koyup, kollarımdan tuttu. “Senin dinlenmen gerekiyor kızım.” Beni yatağa çekiştirmek istiyordu ama ona engel oldum. Sadece mahalleye gidip ailemin durumunu görmek istiyordum. Merdivenleri hızla inip kapıyı açtığımda korumaların kapıyı zırh gibi tutmaları öfkeme biraz daha katık oldu. “Çekilin önümden.” Beni engelleyen Betül’dü. “Şu an için evden çıkamazsınız Zeynep Hanım.” Elleri koluma mengene gibi yapışırken ellerinden kurtulmam imkansızdı. “Gitmem lazım, lütfen.” Kabul etmedi. Zorla içeriye getirildim. Kendimi iyi hissetmediğim gibi şu an beni daha kötü duruma sokmuşlardı. Koluma dokunan Aysun Hanım’a dönüp, “Evimiz,” dedim. Başını usulca sallayıp beni kendine çekti. Sırtımı şefkatle sıvazlayıp, “Ailen iyidir merak etme,” dese de buna kendimi inandıracak bir halde değildim. Yüzümü omzuna gömüp hıçkırarak ağladım. Canım çok yanıyordu. Nefes alamıyor, ölecek gibi oluyordum. Aysun Hanım sessizce sırtımı sıvazlamaya devam ediyordu. Beni kimse anlayamazdı ki. Eğer anlasalardı ne kadar yorgun olduğumu görürlerdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD