8

760 Words
Sahanın karşı tarafından gelen topu karşılamak üzere hazırlığımı almıştım ki topa odaklanan gözlerimin tam önümden bana doğru atılan bedeni görmemesiyle ne olduğunu anlayamadan yere kapaklandım. Olduğum yerden kalkmadan sinirle başımı kaldırdığımda tepemde dikilen İpek'le karşılaşmak şaşırtıcı olmamıştı. Antrenmanda ısınma hareketlerinden sonra yaklaşan turnuvalara hazırlık için takımca ikiye bölünüp karşılıklı maçlar düzenliyorduk ve aynı takıma düştüğüm İpek'in oyun boyunca özellikle bana attığı çalımlarına maruz kalmaktan sinirlerim harap olmuştu. Çalan düdük ile koça döndüğümüzde koç da bana sinirli bir şekilde bakıyordu. "Bu nasıl bir performans Nil?" Koçun İpek'in yaptığı faullere sessiz kaldığı gibi bir de onun yüzünden doğru düzgün oynayamadığım için bana çıkışması artık kaldırabileceğim bir durum değildi. Hızla düştüğüm yerden kalkarak İpek'i işaret ettim. "Ama koç, top benim oyun alanıma doğru geliyordu. İpek yerinde kalmalıydı!" İpek koça donerken büründüğü sahte masum yüz ifadesiyle sözü devraldı. "Ama topu karşılayamayacaktı koç. Bilekleri titriyordu." Hırsla ona döndüm. "Yalan söyleme! Bileğimin titrediğini de nereden çıkardın? Hem, bana arkan dönükken beni nasıl görebilirsin?" "Servis atılmadan hemen önce fark ettim işte." Ardından tekrar koça dönerek yüzü ağlak bir hal aldı. "Koç... O beni yalancılıkla suçluyor, görüyor musunuz?" Üstün bir oyunculukla titrettiği sesine karşılık koç mola verirken bana yöneldi. "Nil kendini bir an önce düzelt. Bir sporcunun bahanesi olamaz. Böyle gidersen turnuvalar için seni yedeklere çekmek zorunda kalacağım." Arkasını dönüp bir an bile beni dinlemeden giderken İpek sahanın kenarından bana sırıtıyordu. Sinirle topuz yaptığım saçlarımı çekiştirdim. Herkes dağılırken Volkan hocanın bana doğru geldiğini görünce ona döndüm. Bir azarı daha çekemezdim. Bu yüzden sert bir nefes verdim. Volkan hoca önümde durduğunda bıkkınca ona baktım. "Hocam siz de uyaracaksanız ben--" "Hayır benim amacım uyarmak değil. Tam tersine, nasıl olduğunu sormak için yanına geldim Nil." Sitemle dudaklarımı araladım. "Nasıl olduğumu görüyorsunuz hocam. Haksızlığa uğradığım halde kendimi savunamıyorum bile." "Anlıyorum. Ve seni doğruluyorum da." Ardından söyleyeceklerinde tereddüt edermiş gibi konuştu. "Erken çıktığın o gün... Ben İpek'le konuşmanı duydum. Yani telefonumu unuttuğumu fark edince kulübe geri gelmiştim. İstemsizce kulak misafiri oldum." Kısa bir es verdi. "Yani İpek'in seni tehdit ettiğini biliyorum Nil. Bunu koça söylemek istersen sana destek olabilirim." Başımı anlayışla salladım. "Teşekkür ederim. Fakat söylediğim takdirde pek bir şey değişeceğini sanmıyorum." Sahanın kenarındaki sandalyelerde otururken arkadaşlarıyla gülüşen İpek'e kısa bir bakış attım. "Babası kulübün sponsoru olduğu müddetçe de pek bir şey değişmeyecek." O da anlayışla başını salladı. Benden uzaklaşırken yanıma Hazel gelmişti. "Ne diyor? Az onceki olay hakkında mı konuştunuz?" Ona bakarken yüzümü buruşturdum ve huysuzca mırıldandım. "İpek'le konuşmalarımızı duymuş. Arkamda olduğunu söyledi." O da İpek'e bakınarak yüzünü buruşturdu. "Nefret ediyorum şu kızdan! Her şeyi takıma zarar. Kendi uğruna takımı satmaktan çekinmez." Hislerimin beni daha fazla hırpalamaması adına kötü düşüncelerimi kafamdan sildim. "Boşver. Gıybetini yapıp da kendimizi onun gibi düşürmeyelim." Ardından kolumu omzuma atarak konuştum. "Ee, ne yapalım?" Hazel, benim Yasemin'den sonraki diğer yakın arkadaşımdı. Yasemin'le olduğu kadar bir geçmişimiz olmasa da son zamanlarda konuşmaya başladıktan hemen sonra yakınlaşmıştık. Okulumuzdan değildi. Bu yüzden oldukça geç tanışmıştık. Duygusal biriydi ancak yeri geldiğinde pekala neşeli olabiliyordu. Kulüp binamızın yakınlarında bulunan ve fiyatları oldukça uygun olduğu için genellikle öğrencilerin takıldığı bir kafeye oturduğumuzda iki kahve söyledik. Kahvelerimizi beklerken Hazel oldukça dalgın duruyordu. Camdan dışarıyı izlerken kedisiyle gezintiye çıkmış birini fark edince özlemle iç çektim. "Tarçın'ı ne zamandır dışarıya çıkaramıyorum. Kedimle vakit geçirmeyeli uzun zaman oldu..." "Hı hı..." Kaşlarımı kaldırdım ancak dalgınlıkla dışarıyı izlediği için beni göremedi. Gözlerimi kıstım. "Tarçın da seni çok özlemiş. Geçen gün 'Hazel ablaya çok selam söyle' diyordu." Gözlerini hâlâ bana düşürmemişti. "Aleykümselam..." Şaşkınlıkla ona bakındıktan birkaç saniye sonra bana döndü. "Kimin selamı var demiştin?" "Kedim Tarçın'ın." Afallayarak bana bakarken gülmedim. Çünkü bir derdi olmalıydı ki bu kadar düşünceli ve dalgındı. "Neyin var Hazel?" Kederle iç çekerken bakışları tekrar pencerenin ardından dışarı döndü. "Annem..." Konuşmakta zorlanıyordu. "Eski hastalığı tekrar belirdi." Şokla ağzım aralandı. Önceden annesinin mide kanseri geçirdiğini anlatmıştı. Aynı anda dudaklarımı birbirine bastırırken başımı önüme eğdim. "Kemoterapiye tekrar başladı. Babam ilaçlarını karşılamak için ek işte çalışmaya başladı ancak yine de yetiştirmekte zorlanıyor." Burnunu çekti. "Galiba ben de voleybolu bırakacağım." Gözlerimi büyüterek tekrar ona baktım ve çaresizce mırıldandım. "Başka bir çare bulamaz mıyız?" Başını hayır anlamında salladı. "Yarı zamanlı bir iş arıyorum kendime. Aynı zamanda annemin de yanında olup ona destek vermem gerek. Yani hem maddi hem manevi olarak... Bunların arasında voleybola vakit ayıramam ki." Sesinin titremesini önlemek için çaba harcadığının farkındaydım. "Ayrıca bunlar olmasa bile voleyboldan anneme yeterince zaman ayıramıyordum. Benim için iyi oldu yani." Gülümsemeye çalıştı. Üzerine bir şey diyemedim. Kendi kararını vermişti. Hayat her zaman istediğimiz ölçüde ilerlemiyordu. Gün geçtikçe doldurduğumuz zaman kesemizde umutlarımız kadar hayal kırıklıklarımız da birikiyor, biri bizi yaşama bağlarken bir diğeri yaşamayı öğretiyordu. Önemli olan ise onları karşılama biçimimizdi. Annesi için umut ile şifa diledim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD