“Allah’ım… şimdi al canımı" dedim yüreğimi avucuma sıkıştıran bir ürpertiyle.
O kısacık anda içimden bir şey koptu, zaman bir anlığına durdu, dünyada sadece biz varmışız gibi... Ama o hemen başını çevirdi. Sanki göz göze gelmemişiz ve ben orda yokmuşum gibi.
O bakışı, buzdan bir rüzgar gibi geçti içimden. Ne sıcak, ne soğuk. Ne umut, ne de bir his barındırıyordu.
Belirsiz, sessiz,ama etkili... Anladım ki benim Kürşat ağayla çok işim vardı, kadınlara bakan bir adam değildi.O yüzden pek şaşırmıştım göz göze geldiğimizde. Melahat ablanın bağırtısı beni bu andan çıkardı ‘’Kız Zeynep hadi sallanmayın’’ diye beni payladı. Hemen kendime çeki düzen verip tarla tarafına vardım.
Çapanın sert ucuna iyice sarıldım, sırtımdan ter akmaya başlamıştı. Tarlada güneş yükseldikçe kavurucu bir sıcaklık sardı ortalığı. Kadınlar eğilip bükülüyor, toprakla cebelleşiyordu. Ben de onların arasındaydım ama aklım çok uzakta, belki bir çift kara gözdeydi.
Tarlada gün ağır geçer. Toprak sabır ister, emek ister, can ister.Ama biz alışkındık. Çocukluğum tarlalarda geçmişti. Ellerimin nasırını sayamam ama her birinin ayrı bir hikayesi vardı. Melahat abla arada bir bana seslenirdi,
"Zeynep, az dinlen kızım, rengin soldu!" Ama ben çalışmaya devam ederdim. Çünkü eve ekmek götürmek zorundaydım .Annem ve kardeşim Halil aklıma geldikçe daha sert batırdım çapayı toprağa.
Molada gözlerim yine Kürşat ağayı buldu, belki yine bana bakar umuduyla.Lakin bu çabam nafileydi .Kadınlara sırtını dönerdi, bazen erkeklerle konuşur, bazen toprağın durumunu kontrol ederdi. Sakin, ciddi, ölçülüydü. Yanındaki adamlara bile pek yüz vermezdi. Gülmek ona yakışmazdı belki de... Ya da o gülmeyi unutmuş bir adamdı.
Gün boyunca sadece bir kez daha yakaladım gözlerini. O da ben su içerken yandan beni süzüyordu... Ama hemen sonra çehresine sert bir ifade yerleşti. Sanki yakalanmış , yanlış bir şey yapmış gibi... Ve sonra... uzaklaştı.
Ben o an anladım. Kürşat Ağa bir kıza kolay kolay bakmazdı. Hele benim gibi tarlalarında çalışan , sade bir köy kızına... Onun kalbi duvarlarla çevriliydi, ben ise kapısız bir ev gibiydim.
Akşam bastırırken gökyüzü turuncuya çaldı. Tarlada işler bitmiş, traktör kasasına yeniden doluşmuştuk. Ellerim titriyordu, hem yorgunluktan hem kalbimden. Kadınlar yorgundu ama neşeyle konuşuyorlardı. Ben sessizdim yine. Aklım, sabahtan beri bir çift gözdeydi.
Eve döndüğümde Halil gelmişti. Yüzünde yorgun bir ifade vardı. Annem, yine sedire uzanmıştı, gözleri uzaklara bakıyordu. Evde sessizlik vardı. Ama içimde fırtına...
Yemeği hazırlarken, bir an tenceredeki suya baktım. Kendi yansımamda bir kadın gördüm.
Genç, yorgun, ama umutla dolu. Belki de aşk ilk kez bu kadar derin bir yerden vurmuştu beni.
Bu his, artık yalnız olmadığımın işaretiydi. Ama bilirdim Kürşat Ağa kolay adam değildi. Ve ben kolay bir sevdaya düşmemiştim.
O sırada Karadağlar konağında ortam bir hayli gergindi. Akşam olmuş, konak loş ışıklarla aydınlanmıştı.
Odaların birinde Mehmet Karadağlı'nın gür sesi yankılanıyordu.
Cevizden yapıldığı belli olan koca ahşap mobilyaya serilmiş elinde ata yadigarı olduğu belli olan tesbihi erkeksi bir şekilde sallıyordu. Mehmet ağa bu köyün ağasıydı oldukça sert ve acımasız bir adamdı, herkes ondan çekinir görünce adeta destur ederlerdi. Yaşlı adam bir çınarı andırıyordu adeta. Karşısındaki ilk göz ağrısına baktı Mehmet ağa
— Oğlum, otur hele!
Kürşat başıyla selam verip ağır adımlarla karşısındaki divana oturdu.
Masada çay, yanlarında meyve tabakları... Havada bir sertlik hakimdi.
Mehmet Ağa bastonunu yere vurdu, yüzü kararlıydı.
— Bak oğlum, yaş kemale erdi. Bu toprakların, bu soyadın benden sonra da dimdik durmasını isterim.
— Bilirim baba.
— O zaman evlenme vaktin geldi de geçiyor bile. Tahsilini aldın askerliği yaptın gençtir sıkmayayım dedim ama otuzuna merdiven dayadın oğul artık seni baş göz etmek gerekir
Kürşat başını kaldırdı. Babasının gözlerinde hiçbir yumuşaklık yoktu. Sözleri keskin bir karar gibi iniyordu masaya.
— "Sana karşı köyün ağası Hüseyin beyin kızı Selvi'yi münasip gördüm onu alacaksın. Hem görgülü hem edepli hem de varlıklı sana denk bir kızdır. Babasıyla konuştum, razı. Söz kesilecek."
Bir anda Kürşat’ın içi buz gibi oldu. Boğazı düğümlendi.
— Baba... Bu... böyle bir mesele...
— Ne bu, ne? diye bastırdı Mehmet Ağa.
— Bir gönül sevdan mı var yoksa? Hangi köylü kızı aklını çeldi senin ha?
Kürşat bir an sustu. Kalbi boştu lakin evleneceği kıza içinin ısınması lazım gelirdi. Bir yandan babasına hak veriyor bir yandan da kendine kızıyordu. Gözünü kaldırıp kimsenin kızına, bacısına bakmazdı ayıp bulurdu .İşkolik kalın kafalı adamın tekiydi.
— Yok... Kimse yok. Ama evlilik kolay mesele değil.
Mehmet Ağa kalktı yerinden. Yavaşça yürüyüp oğlunun karşısına dikildi. Gözlerini Kürşat’ın gözlerine dikti.
— "Evlat, biz Karadağlı'yız. Kalbimize göre değil, soyumuzun devamına göre yaşarız. Selvi’yle evlenmen bu konağın, bu soyun namusudur. Sözümü yere düşürme."
Kürşat'ın dudakları sıkıca kenetlendi. Yutkundu. Allah var hiç içinden gelmiyordu bu şekilde evlenmek ama içine attı Başını eğdi, cevap vermedi.
Babasının “Bu iş bitmiştir!” diyerek odadan çıkışıyla tek başına kaldı.
Kürşat beyin kaderi bağlanıyordu ,babası Mehmet beyin bir ayağı çukurdaydı .Her zamanki gibi mantığıyla hareket edecekti ama içinde bir taraf huzursuzdu.