Sabahın ilk ışıkları, Zeynep’in küçük odasının penceresinden usulca süzülüyordu. Güneş henüz tam doğmamıştı, köyde sadece horozların sesi hâkimdi. Zeynep, gözlerini ağır ağır açtı. Yatağında otururken derin bir nefes aldı. Annesinin sesi mutfaktan geliyordu, tencerenin içinden hafif hafif kaynayan suyun sesi ve birkaç tıkırtı... Sessizce kalktı, annesinin yanına gitti. Mutfaktaki annesi, taze çay demliyordu. Gözleri biraz nemliydi. Zeynep’in annesine yanaştı ve sessizce tuttu ellerini.
— Anne, sen iyi misin? Dün gece çok sessizdin, dedi Zeynep.
Annesi derin bir nefes aldı, sonra başladı anlatmaya:
— Kızım, bazen içim sıkılıyor. Hem seni böyle çalışırken görmek.Destek olamamak. Yüreğim parçalanıyor. İnsan evladının böyle olmasını ister mi? Ben kendime gelemiyorum kızım babanın yokluğunu atlatamıyorum.
Zeynep, annesinin ellerini daha sıkı tuttu.
— Anne, biliyorum ama çalışmaya mecburum. Eve destek olmam gerek. Bu köyde yetim kalmak, geçinmek zor. Annesi hafifçe başını salladı.
— Evet, ama bazen düşünüyorum. Belki daha başka yollar olmalıydı. Senin de hayallerin vardı, değil mi?
Zeynep bir an durdu, gözlerini annesine dikti.
— Hayallerim vardı anne. Ama babamla birlikte öldüler.
Bir süre sessizlik oluştu aralarında. İkisi de yaşadıkları zorlukları, içlerindeki kırgınlıkları hissetti. Uzun zamandan sonra ana kız ilk kez birbirlerine içini açmışlardı bunun ağırlığı çöktü üzerlerine. Fatma hanımın aklı gidip geliyordu. Zeynep biliyordu ki annesi bu konuştuklarını unutup yine başına buyruk davranacaktı .Acı acı gülümsedi genç kız, kısa bir sürede olsa anne şefkatini hisseder gibi olmak iyi gelmişti kırık ruhuna.
Kahvaltıdan sonra Zeynep, evin önündeki avluya çıktı. Bir güzel süpürüp tozayan yerleri suladı . İki büklüm olmuş beli pek bir ağrımıştı ama böyleydi işte genç kız iki dakika boş duramaz kendine yapacak bir iş bulurdu. İçinin sıkıntısını ev işleri de geçiremeyince en yakın dostu Emine’nin yanına gitmeye karar verdi. Hem biraz içini döker iyi olurdu arkadaşını ne zamandır görmüyordu.Hemen eline bir oya örneği aldı bu bahaneyle gidecekti. Komşuların sabah telaşları başlamıştı. Zeynep, en yakın arkadaşı Emine’nin evine yöneldi. Emine, kapının önünde yün işi örüyordu.
— "Günaydın Emine" dedi Zeynep.
Emine güneşten kızarmış yanaklarıyla samimi bir gülümseme gönderdi dostuna .
-"Yüzünü gören cennetlik Zeynep hanım sen iyice unuttun beni ha gönül koymaya başladım artık sana" diye serzenişte bulundu. Zeynep hafifçe gülümsedi.
—"Vaktim mi oluyor kız tarlada canım çıkıyor akşama kadar "diye sızlandı
Zeynep, Emine’nin yanına otururken gözlerindeki kırgınlık, yorgunluk ve umutsuzluk dalgaları hafifçe kırıldı.
—" Emine... "dedi Zeynep, sesi titrek ve yumuşaktı.
—" Biliyor musun, bazen içimde o kadar çok şey birikiyor ki. Senden başka anlatacak kimsem yok. Sanki yüreğim dar bir kafese sıkışıyor. Konuşsam belki hafiflerim ama kelimeler yetmiyor."
Emine, sessizce elini tuttu Zeynep’in.
— "Anlıyorum kuzum, "dedi." Senin için ne zor bir yük bu. Ama unutma, ben buradayım. İstersen her şeyi bana anlatabilirsin, yargılamadan, kırmadan dinlerim."
Zeynep derin bir nefes aldı, gözlerindeki yaşları gizlemeye çalışarak devam etti. Emine onun resmen kız kardeşi gibiydi. Birbirlerinin her birşeyini bilirler, yargılamadan dinlerlerdi. Zeynep bu hayattaki tek şansının Emine’nin dostluğu olduğunu düşünüyordu.
— "Kürşat ağa ,bana uzak, soğuk, varlığımın farkında bile olmayan bir adam için kendimi yiyip bitiriyorum. Beni sevsin istiyorum ,çok sevsin bağrına bassın, sarsın beni yaralarımı sarmalasın. Ama sonra düşüncelerimden korkuyorum çünkü onun gözünde bir hiçim. Hem o beni fark etse bile koskoca ağa oğluyla onların tarlalarında işçilik yapan ırgat kızını yakıştırırlar mı hiç ,onu bana yar ederler mi? Bir yandan anam iyice kendini saldı kimsem yokmuş gibi hissediyorum. Neyi dert edineceğimi şaşırdım artık. Her şey çok karışık."
Emine, Zeynep’in saçlarını hafifçe okşadı.
—" Zeynep sen benim kardeşimsin . Derdini duyduğumda kalbim acıyor senin için. Ama bil ki, sen güçlü bir kızsın. Kimse senin değerini bilemezse bile sen kendine değer vermelisin. Bu köy, bu hayat seni kısıtlayamaz. Senin görünmez kanatların var, uçmak için. İnan buna.Bu kadar düşünme bazı şeyleri baksana çok zayıflamışsın.,her şey olacağına varır güzel arkadaşım.Hem o Kürşat bey senden güzelini mi bulacak kızım sendeki bu güzellik bu gözler kimde var ha ."
Zeynep, Emine’nin gözlerine bakarken içinde bir şeyler kıpırdadı. Rahatça kendini anlatmak, yargılanmamak, sadece dinlenmek... Bunu hissetmek onun için yeni bir umut ışığıydı.
— "Emine "dedi yumuşakça, "iyi ki, varsın biliyon demi? "
İki arkadaş, uzun uzun birbirlerine sarıldı. Gözlerinden akan yaşlar, sadece hüzün değil, aynı zamanda dayanışma, güç ve geleceğe dair sessiz bir sözleşmeydi.
Tam o sırada Emine'nin annesi sırtında çapasını, elinde yıpranmış sepetiyle tarladan çıkageldi. Yüzü terden parlıyordu, alnında yılların yorgunluğu vardı. Kızları şöyle bir süzdü, sonra seslendi:
— Gızzzz, adı batmayasıcalar boş boş oturmayın, alın elinize bidonları da doğru çeşme başına! İkindin suyu lazım, dolapta su kalmamış.
Zeynep'le Emine göz göze gelip hafifçe gülümsediler. Eminenin anası Halime hanım böyleydi işte oturanı sevmezdi bol bol iş yaptırırdı ama pek iyi kalpli bir kadındı .Emine hemen avlunun kenarındaki iki büyük bidonu kaptı, birini Zeynep’e uzattı.
— "Hadi Zeyno, gidelim. Hem yürürken iki çift laf ederiz" dedi.
Zeynep başıyla onayladı, yorgun ama gülümseyerek eline aldığı bidonla Emine’nin peşine takıldı. Dar köy yollarından geçerek yavaş adımlarla çeşmeye doğru yürümeye başladılar. Ayakları altındaki toprak yol kuru, hava sıcak, ama rüzgâr serin serin yüzlerine dokunuyordu. Giderken köyün başka kızları da ellerinde testilerle yolda belirdi. Aralarında gülüşmeler, fısıldaşmalar başladı.
—" Kız, bak çeşmenin başı bugün pek dolu vallah!" dedi Emine.
Çeşmeye vardıklarında, gerçekten de kalabalık vardı. Sıraya girmiş kızlar, kendi aralarında şakalaşıyor, gülüşüyorlardı. Birkaç genç delikanlı da yolun karşısındaki ceviz ağacının altında durmuş, olan biteni izliyordu. Gözleri, belli belirsiz su dolduran kızların üzerinde geziniyordu.
Yakup da oradaydı. İnce uzun yapılı, gür kaşlı, kara gözlü bir gençti. Emine bu kara gözlerle karşılaşınca, hafifçe başını eğdi, gözlerini kaçırmadı ama genç kızın yanakları hemen al al oldu, Zeynep fark etti bunu.
— "Ay bak hele, kimler bakışıyor!" dedi gülerek, Emine’yi dirseğiyle dürterek.
— "Sus Zeyno, duyacaklar, "dedi Emine utanarak. Ama dudaklarındaki tebessüm eksik olmadı.
Zeynep çevreye baktı. Gözleri erkeklerin üzerinde bir an durdu ama sonra hızla geri çekildi. Onun gözünde hiçbiri yoktu. Sadece Kürşat vardı… ama onun da gölgesi bile görünmüyordu burada. O başka bir dünyanın adamıydı sanki.
Sıra yavaş yavaş ilerlerken, çeşmenin başında laflayan kızlar arasında biri öne çıktı. Bu, ağa kızı Selvi’nin yakın arkadaşı Gülbahar’dı. Sesi yüksek, dili sivriydi. Her yerde konuşur, her şeyi bilirmiş gibi davranırdı.
—" Valla kızlar, bizim Selvi diyo ki, pek yakında Kürşat ağayla evleniyormuş. Hem de şehre taşınacaklarmış. Kendi gibi ağa çocuğunu buldu ee tabi Kürşat ağaya da bütün kızlar hayran .Selvi de hemen kabul etmiş evliliği. Düğünleri de olacak böyle şatafatlı. Kürşat ağa sıkıştırmış kuytuda bunu sana yanıktım ta ezelden seni alacağım benim olacaksın demiş. Ayy ayyy ne mert adam vallahh."
Bu laf Zeynep’in kulaklarına çivi gibi saplandı. Kalbi bir anda sızladı, nefesi kesilir gibi oldu. Elindeki bidonun kulpuna daha sıkı sarıldı, ama o acıyı bastıramadı.
— "Deme yaa! Kürşat ağa öyle mi diyomuş? Sana yanıktım demiş ha? "dedi bir başka kız, yüksek sesle.
— "Evet, bizim Gülbahar ne zaman boş konuşmuş?" diye ekledi diğeri." Aslı vardır bu lafların ağa kızı Selvi dururken başkasına yanacak hali yok ya."
Zeynep’in gözleri donuklaştı. Yutkundu, ama boğazında düğümlendi kelimeler. Sonra dayanamadı, su dolmamış bidonunu yere bırakıverdi, gözleri dolu dolu olmuştu. Bir şey söylemeden arkasını dönüp koşmaya başladı. Kalbi, sevdası, gururu… hepsi tek tek parçalanıyordu.
— Ay bu nereye koşuyor şimdi? Deli midir nedir! diyerek arkasından kahkaha attılar.
Kahkahalar kulağını yaktı Zeynep’in. Ayakları toprağa değmiyormuş gibiydi, gözyaşları istemsizce süzülüyordu yanaklarından.
Emine bir an ne olduğunu anlayamadı. Sonra Zeynep’in hızla uzaklaştığını görünce hemen bidonları toparladı. Kızların alaylarına aldırmadan koştu peşinden.
— "Zeynep! Beklesene kız! Dur bir nefeslen! "diye seslendi ardı ardına.
Zeynep, köy yolunun kenarındaki bir ağacın altına çöktü. Gözyaşları artık sessizce akmıyordu. Hıçkırıkları toprağa karışıyordu. Emine yanına gelip diz çöktü, omzuna dokundu.
— "Sakin ol kuzum, o zilli Gülbahar yalan konuşuyordur hava atmak için .Şu gül yüzünü düşürme daha hiç bir şey belli değil. "
— "Emine…" dedi Zeynep, sesi titriyordu. "Bana mı kalacaktı zaten Kürşat ağa? Evleniyormuş… yanıkmış ezelden Selviye… Ben bu sevdayla ne yapacağım?"
Başını Emine’nin omzuna yasladı. Omzunda ağlayan, yüreği dağ gibi ağırlaşan bu genç kıza bakarken, Emine de dayanamadı, gözleri doldu.
— "Ağla kızım, ağla… ama bil ki senin değerin o laf bilmezlerin sözleriyle eksilmez. Bu köy seni anlamıyor olabilir, ama ben anlıyorum. Bir gün bir yol açılır, ben inanıyorum. Yeter ki sen yıkılma, tamam mı?"
Zeynep sadece başını sallayabildi. O an kalbi o kadar ağrıyordu ki arkadaşının söylediklerine pek kulak asamıyordu. Bu beni kaçıncı yıkışın Kürşat bey? dedi içinden.Benden haberin bile yok ama bu beni kaçıncı bilmeden paramparça edişin?