5.BÖLÜM

2099 Words
KÜRŞATTAN Yirmi beş yaşındaydım fakat daha olgun görünüyordum. Daha on beşime varmadan elime tüfek tutuşturulmuş bir çocuktum ben. Bazen çocuk aklıyla ağlardım bende yaşıtlarım gibi oyun oynamak ,haytalık yapmak isterdim. - “Ağa oğlu ağlar mı?” derdi babam, "Sen benim oğlumsun bu uçsuz bucaksız topraklar benden sonra sana kalacak çekirdekten yetiştiriyorum. " Ağlamadım. Sustum. Sadece sustum. Sustukça büyüdüm. Taşa döndüm. Taş gibi konuşan, taş gibi yaşayan taş kalpli biri... Mehmet ağanın ilk oğlu ,varisi olmak kolay değildi .Yeri geldi bir hayvan gibi dama bağladı beni ,yeri geldi kemerle dövdü yaşıma başıma bakmadan yediğim dayakları bir ben bir allah bilir. Taşı sıksam suyunu çıkaracak kadar gücüm vardı şükür ama babam diye ses etmezdim varsın dövsün artık canım yanmıyordu büyüdükçe dayaklar azaldı tabi ama ben hiçbirini unutmadım. Dışardaki gaddar sert yıkılmaz görüntümün altında ağlayan bir çocuk yatıyordu. Mehmet ağa benim ömrü hayatımda gördüğüm en acımasız adamdı . Bazen ona boyun eğmeyince anamı döverdi öyle iyi işlemişti ki beni hürmette kusur edemiyordum. İnsan bir ağaç misali kökünden kopar da büyüdüğü toprağı inkar edemezmiş. Her bişeye kafam basardı son zamanlarda babam bir çok konuda bana danışmaya başladı .Tarlaların başında durur mahsulü kontrol eder gerekli ticari anlaşmaları ben yapardım. Beni şehirde okuttular. Ziraat mühendisi oldum. Köhne yurtlarda kalırken geceleri rüyamda koyun meleyişi duyardım. O kadar yabancıydım oraya. Elim cebimde yürürken bile etrafıma bakmazdım. Çünkü babam derdi: “Yan gözle bakan adam, önce kendini satar.” Arkadaşlarım eğlenmeye giderler her gün başka kızlarla gününü gün ederlerdi. Bana da bir çok kızdan teklif gelmişti. Ben hiç yan gözle bakmadım kimseye. Ne şehri sevdim, ne kalabalığı. Ama döndüğümde köy de beni sevmemiş gibiydi. Eski çocuklar büyümüş, gözleri büyümüş, dedikodular büyümüş. Herkes benden bir şey bekliyordu: Toprakları yönetmemi, işçileri denetlememi, soylu bir gelin getirip birde torun vermemi. Ama ben... sadece ayakta kalmaya çalışıyordum. Bir süredir köydeydim babam bir telefon açmış tahsilin biter bitmez ata evine geleceksin diye tutturmuştu el mecbur geri döndüm büyüdüğüm topraklara. Sabah ezanıyla evden çıkar akşam yemeğine yetişirdim. İşler çok yoğundu babamda sadece bana güveniyordu .Birde erkek kardeşim Hasan vardı. Onun yerinde olmayı çok isterdim ama babam büyük olduğum için beni kurban seçmişti. Hasan ipe sapa gelmez canı ne isterse öyle davranan her gün arkadaşlarıyla avare avare gezen başı belaya girince ilk bana gelen küçük kardeşimdi .Ben onun aksine ağırbaşlı her şeyi kendi çözen kimseye derdimi anlatmayan biriydim. Sadece yakın arkadaşlarımla rakı masası kurar demlenir bir iki kelam açılırdım o kadar. Bir kız vardı adı Zeynep bizim tarladaki işçilerden biriydi. Kızın bakışlarından bana ilgisi olduğu açıkça belliydi. Ürkek bir ceylan gibiydi hem korkuyor gibiydi benden, hem de o koca yeşil gözlerini üzerime dikmekten çekinmezdi. Köydeki kızların çoğu bana yanıktı zaten ,üzerimdeki bakışların farkına varırdım ama bu kızın bakışları bir farklıydı .Benim sevdaya hakkım yoktu .Olsa bile bana bir şey olmazdı ama babam kıza zarar verebilirdi. Nasıl olsa bir ağa kızıyla evlenecektim Mehmet ağa yine son sözünü söylemişti. Bana Selviyi alacaktı. Konağa vardığımda babam yine tepemde konuşmaya başladı derin bir nefes çektim. -"Oğul bugün Hüseyin beylere gideceğiz çay içmeye Selviyle bir görüşün sonraki gidişimizde kızı isteyeceğiz "dedi. Ağır ağır başımı salladım bu işin sonu iyi olmayacaktı ama her zamanki gibi düşüncelerimi içime attım. Yemekten sonra son model arabamıza bindik, şoför koltuğuna ben bindim. Hızlıca Selvilerin evinin önüne sürdüm bir an önce bu tantananın bitmesini istiyordum. Bizi kapılarda karşıladılar .Hüseyin ağayla babam selamlaştılar. Annemle Selvinin annesi kırk yıllık ahbap gibi sarıldılar. Böyle gereksiz sevgi gösterilerine gelemiyordum .Selvide en arkada durmuş gözümün içine bakıyordu ama pas vermedim ufak bir baş selamı verip anam gilin arkasından ilerledi. Selvi’lerin evi büyük, gösterişli ama ruhsuzdu. Duvarlar bembeyaz boyalıydı, yerde parlak halılar seriliydi. Her şey yerli yerindeydi ama fazlaydı sanki. O fazlalık boğuyordu beni. Annem kolumdan hafifçe dürttü. “Gülümse biraz oğlum. Ayıptır.” -"Ana beni dinden imandan çıkartmayın sabrım taşıyor "diye söylendim. Selvi karşımda, annesinin tam yanında oturuyordu. Üzerinde dantelli pudra bir elbise vardı. Saçlarını maşalamış, ellerine oje sürmüştü. O kadar derli topluydu ki, insan bakınca bir resme bakıyormuş gibi hissediyordu ama içine işleyen bir sıcaklık yoktu. Göz göze geldiğimizde başını eğdi. Yapmacık bir utangaçlıkla yüzünü çevirip kıkırdadı. İçimden bir ses hemen konuştu: "Bu değil,bu kız değil" Bir süre sonra anneler, "Gençler biraz konuşsun," diyerek bizi salonun yanındaki odaya aldılar. Kapı kapandı. İçeride yalnız kaldık.İyice canım sıkılmaya başlamıştı kendimi kapana sıkışmış gibi hissediyordum. Selvi bana yaklaştı. -“Ne içersin Kürşat?” -“Su yeter.” dedim. Yanakları pembeleşti, abartılı bir nezaketle bardağı uzattı. Sonra karşıma geçti, oturdu. Bir eliyle saçını düzeltti. -“Şey... Biz seninle aslında hiç konuşmadık değil mi?” Başımı salladım. -“Pek fırsat olmadı.” O anlatıyordu. Kendinden, gittiği kurslardan, şehirdeki arkadaşlarından... Ben dinliyormuş gibi yaptım. Gözüm sehpada, zihnim başka yerdeydi. Bir an sustu. Sonra gözlerini gözlerime dikti: “Ben... şey... Seni ilk gördüğümden beri... Hoşlandım sanırım.” Sesi titriyordu. Ama içten gelmiyordu. Sanki bu cümleleri çalışmış gibi. Yutkundum. Sırtım dikleşti. Cevap vermedim. Birkaç saniye sessizlik oldu. “Sen ne düşünüyorsun benim hakkımda?” diye sordu bu kez. Derin bir nefes aldım. Ona yalan söylemek istemiyordum ama doğrunun karşılığı da ağırdı. “Sen... çok düzgünsün,” dedim. “Güzelsin de...” Cümleyi uzatmadım. Yarım bıraktım. Ama içimden geçen şuydu: “Senin gülüşün bile yapma. Tarladaki kızın bana bakarken göz bebekleri bile gülüyordu" İçim daraldı. Ayağa kalktım. -“Annemi çağırayım,” dedim. Kapıya yöneldim. Arkamdan “Kürşat...” dedi yumuşak bir sesle. Ama dönmedim. Koridora çıktığımda kalbim güm güm atıyordu. Kendime sinirleniyordum. Niye her yerde o kızı düşünüyorum .Niye Selvi içime sinmiyor? Çaylar içilmiş konağa dönmüştük yolda birkaç kere ne konuştunuz diye beni sıkıştırsalar da geçiştirdim. Babam Mehmet bey nasıl olsa benim yerime karar vermiş Hüseyin ağayla bizi sözlemek için anlaşmışlardı Konağa vardığımızda Ben ayakkabımı çıkarmaya uğraşırken anam yine söylenmeye başladı . "Oğlum artık söylesene ne konuştunuz nasıl geçt" Sıkılmışcasına başımı kaldırdım. — “İyi.” — “İyi derken?” — “Tanıştık, sohbet ettik.” Babam bastonuyla yere tık tık yaptı. — “Anlaştınız mı oğlum, onu söyle. Beğendin mi kızı?" Odanın havası birden soğudu sanki. Babam gözlerini bana dikti. O her zamanki gibi sessizdi ama bakışı delici. — “Fena değil.” Bir uğultu koptu. — “Fena değil ne demek?” — “Selvi efendi kızdır ha.” — “Aile terbiyesi de yerindedir.” — “Ağa evine yakışır bir gelin olur .” — “Çok efendi, çok oturaklı...” Sesler birbirine karıştı. Kafamın içinde çınlamaya başladı. Babam sonunda yerinden doğruldu. — “Doğru düzgün konuş Kürşat. Anlaştınız mı, anlaşmadınız mı?” — “Baktım, sohbet ettik baba. Hepsi bu.” Anam kaşlarını kaldırdı. — “Yoksa beğenmedin mi?” — “Kız sana mı az geldi?” İçimde bir şey koptu. Hızla başımı kaldırdım. —"Yeter bende insanım " Resmen beni delirtmek istiyorlardı. Herkesin gözünde tek bir soru: "Nişanı ne zaman yapıyoruz?" Derin bir nefes aldım. — “Konuşalım istediniz, konuştum. Ama ben kimseye gönül vermedim. Bu işler öyle bir çayla olacaksa ben yokum.” Odada buz gibi bir sessizlik oldu. Babam dişlerinin arasından sordu: — “Zaman mı istiyorsun?” — “Bilmiyorum baba.İçim ısınmadı o kıza ." — “Bana bak Kürşat efendi o kızı ya alacaksın ya alacaksın . Alınca için ısınır artık. Sana mühlet veriyorum kendini topla ama eninde sonunda o kızı alacaksın. " Bu gece çektiğim kaçıncı sabırdı bilmiyorum. Hava almam gerekiyordu ruhum daralmıştı bu tatavalardan.O gün gözüme uyku girmemişti bu kadar sorumluluk ve dayatmalar bana ağır geliyor babamın beni bu kadar bastırması içime oturuyordu. Bugün en yakın dostlarımdan biri olan Harun'un düğünü vardı. Düğün yerinde, sabahın sekizinde gürültü başlardı. Daha güneş yüzünü yeni göstermişti ki, evin önünde elli kişi dönmeye başlamıştı. Kimisi masa taşıyor, kimisi halı seriyor, birileri kablo çekiyor. Ve birileri, her zamanki gibi, sadece emir veriyor. Ben öyle birilerinden değildim. Harun benim çocukluk arkadaşım içimi açtığım sayılı kişilerdendi. Onun mürvetini görmek, bana bir düğün değil de yarım kalmış bir hayalin sesi gibi geliyordu. Kamyonun arkasından hoparlörü indirirken bile içim eziliyordu. "Bana nasip olmadı ama en azından kardeşim gibi gördüğüm adam sevdiğini alacaktı. " Onun için mutluydum. Harun, benden iki yaş küçüktü. Kardeşimden çok faydası dokunmuştu bana . Sabah gelip sarıldı . — “Kürşat! Aslan abim benim!” ağada olsan gelip bana yardım edersin he diye eğlendi benle — “Fırsatın varken kaç kardeşim" diye bende ona takıldım — “Kaçmak mı? Ben bugünün hayalini kurdum hep . Düğünüm var lan, seninle zeybek oynayacağım!” "Aslanım benim "deyip kardeşim gibi gördüğüm adamın omzunu dostça sıvazladım. Davulun sesi çalındı uzaktan. Kadınlar başlarına tül bağlamış, kenardan süzüle süzüle geliyordu. Gelinin kınalı elleri, Harun'un parlayan gözleri… Öğleye doğru sahnenin kurulumu bitti. Akşama doğru bütün ahali düğün alanına doluşmuştu. Zeybek için sıralanma vakti geldi.Harun yanıma geldi: — “Yürü Kürşat ağam , düğünüm seninle başlasın.” — “Yine öne atıyorsun beni.” — “Sen olmadan oynanmaz be abi.” Derin bir nefes aldım. Ayağımı yere vurdum. Davul başladı. "Dınn, tık... Dınn, tık." Zeybek, baş eğmeden yürümekti. Yalnız yürümekti. Göğsünü dik, bakışını yere koymak… Kükrerken bile sessiz kalmaktı. O an dans etmiyordum.O an içimdeki her şeyi yere vuruyordum. suskunluğumu, pişmanlığımı, kafamdaki ‘keşke’leri… Çevremde Harun gülerek dönüyordu.Herkes alkışlıyordu. Ama benim içimde bir tek ses vardı: Sevmediğim bir kadınla evlenecektim kendi düğünümde pek yakında olacaktı. O zamanda böyle oynayabilecek miydim? Zeybek bittiğinde Harun bana sarıldı, — “Aslan abim. Şenlendirdin resmen düğünümü!” -"Eyvallah kardeşim" deyip Arka tarafa doğru tütün içmeye gittim. Fazla gürültüden başım şişmişti bu düğün işleri bana göre değildi. Bir uğultu çarptı kulağıma, düğün yerinden biraz ötede, arka tarafta, ağaçların arasından gelen boğuk bir ses. İçime bir huzursuzluk çöreklendi. Ayaklarım beni kendi kendine oraya sürükledi. Birinin sesi…Kırık bir çığlık gibi.. Zeynep’ti bu. Tarladaki kız. Ağaçların arasından ilerledim. İki serseri... Biri, köyün içkici ayyaşı Oğuz, diğeriyse onun gölgesi gibi peşinden sürüklenen sersem arkadaşı. Oğuz’un pis suratını Zeynep’e yaklaştırdığını gördüğüm an, içimde bir şey koptu. Nefesim hızlandı, ellerim yumruk oldu. Teni onun pis nefesiyle temas etmeden önce yetişmem lazımdı. Zeynep’in ayağı kaydı. Düşecekti. Bedenim onunkiyle buluştu o an. Onu kollarımdan yakaladım. Elleri küçüktü, inceydi… Ama öyle bir titriyordu ki içim parçalandı. Bir kadını, sıkıştırmaya nasıl cesaret etmişti bu pezevenkler. “Cibilliyetini siktiklerim!” dedim ve Oğuz’un suratına öyle bir kafa attım ki kemiğin kırılma sesi beynimde yankılandı. Yerle bir oldu. Yetmedi, yerde kıvranan o pisliği tekmeledim. İçimdeki öfke hâlâ yatışmamıştı. “Utanmıyon mu lan, savunmasız kadını köşelerde sıkıştırmaya?” diye haykırdım. Yalancı herif, bir de kendini savunmaya kalktı: “Ağam valla bu kız kaş göz etti, çağırdı beni…” O an Zeynep’in gözleriyle göz göze geldik. Korku, şaşkınlık, öfke… Hepsi birden parlıyordu bakışlarında. Bu kız… tarlada ilk gördüğüm andan beri aklımı kurcalayan siması tam karşımdaydı ama bu sefer farklıydı pek bir süslenmişti İnsanın baktıkça bakası geliyordu. Adamı yakasından tutup havaya kaldırdım. “Bir daha bir kadına dilini uzatırsan, o dilini keser sana yediririm.” dedim. Tükürürcesine konuştum. Her bir kelimem ciğerimden kükreyerek çıktı. Oğuz kaçtı. Yüreği yetmedi, tabii. Gözüm tekrardan onun süslenmiş hâline kaydı. Bu sefer uzun uzun süzdüm.Saçları toplanmış, entarisi rengârenk, yanaklarında hafif bir allık vardı. Güzeldi. Delicesine güzeldi. Ve bu güzelliği başkalarının görmüş olabileceği düşüncesi, içimi parçaladı. “Bana bak kadın, ne halt ediyorsun sen burada?” dedim. Sesim istemsiz yükseldi. Belki kıskançlıktandı. Belki Zeynep’e ne yapacağımı bilememekten… Ama o… bana öyle bir çıkıştı ki dilim tutuldu. “Adım Zeynep, ağam! Ne bağırıyorsunuz bana? Size hesap mı vereceğim? Tarlada çalıştırdığınız kişileri tanımıyorsanız bu sizin ayıbınız!” Kız haklıydı. Ama ben haklıyla haksızı ayıracak hâlde değildim. Kalbim onun güzelliğiyle savaşırken, zihnim onu korumaya çalışıyordu, çıkmazdaydım. Zaten boktan hayatım vardı bide elin kızına ümit verip üzecek halim yoktu. “Ben gelmesem o sikik herif az daha ırzına geçecekti. Bu kadar süslenip kadın başına tek gelmişsin buraya” Zeynep’in gözleri doldu. Kızdım kendime. Neden minnetle bakmasını bekledim ki? Ben ne zaman iltifat etmeyi becerebildim ki? Taş kalpli ve vurdumduymazlığı kendime zırh edinen adamın tekiydim. Ama o son lafı… beni yerle bir etti. “Ya sen beyim, başın bağlı. Evleneceksin. Ama gelmiş burda beni süzüyorsun, sana yakışır mı?” Bir adım geri çekildim. Kız doğru söylüyordu. Bu kıza bakmamalıydım. Ama içimde ona karşı öyle bir çekim vardı ki, içimdeki her şeyi yıkıyordu. Daha 2 kere gördüm daha öncede bana bakıyordu ama ben bakmamıştım. “Sakın seni korumamı yanlış anlama,” dedim. Sesim yumuşadı istemsizce. “Ben köyün ağasıyım. Bu toprakta hiçbir kadının adı çıkmaz. Göz göre göre ezdirmem.” Gözlerini yere indirdi. Elindeki entarinin ucunu sıktı. Kalbim sıkıştı. Gitmek üzereyken sesi ince bir ip gibi kaldı havada: “Tamam... Daha beni korumanıza gerek yok, ağam.” Arkasını döndü. Uzaklaştı. Elimde hiçbir şey yoktu. Ne kalbi, ne teşekkür, ne gülümsemesi. Bir tek o uzaklaşan siluet kaldı bana. Yumruklarımı sıktım. Kendi içimde boğuldum.Böylesi daha iyi bir kere üzülsün umudu kessin dedim içimden. “Ben seni korumaya çalışırken… aslında en çok kendimden korumam lazımdı .”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD