6.BÖLÜM

940 Words
Sabah ezanı köyün taş evlerinde yankılanırken, Zeynep çoktan kalkmıştı. Saçlarını sımsıkı örmüş, yıkanmış entarisini giymişti. İçinde bir ağırlık vardı ama yüzünde inatçı bir direniş. “Kimseye minnet borcum yok,” diye fısıldadı aynaya bakarken. “Ne Kürşat’a… ne bu köye.” Sabaha kadar düğündeki olaylar gözünün önünde dönüp durmuştu. Düşünme kızım dedi kendine.Kürşat ağa resmen sen bu köyün kızı olduğun için kurtardım kim olsa yardım ederdim demeye getirmişti. Tarlaya gitmek için yola koyulduklarında hava hâlâ serin sayılırdı. Kadınlar Zeynep’i soru yağmuruna tutuyorlardı -"Dün geceki düğünde o süs neydi öyle kız şimdi görücüler kapını aşındırır" diye takılıyorlardı. Zeynep’in aklı başka yerlerdeydi. Dün geceki o sözleri, Kürşat’ın öfkeli bakışları, ardından gelen sessizlik… Hepsi birer birer zihninde dönüp duruyordu. Yine de içini en çok acıtan, Kürşat’ın ona değil, başkalarına ait oluşuydu. Kadınlardan biri coşkuyla konuştu -"Kız o değil de Kürşat ağa ne güzel oynadı öyle vallah Allah özene bezene yaratmış. " Zeynep unutmaya çalıştıkça birileri çıkıyor tekrar aklına sokuyorlardı. Tarlaya varıldığında , işçiler çoktan yerini almıştı. Hemen gözü birine çarptı . Zilli Selvi… Kargalar bokunu yemeden kalkmış süslenmiş tarlaya gelmişti. Saçları kabartılmış, Üstüne yapışan güzel bir elbise giymiş resmen Kürşat beyi ayartmaya gelmişti. Adamın etrafında pervane gibi dolanıyor, bir elinde su testisi, bir elinde mendil sürekli bir şeyler verip duruyordu. Hayır bu kadının burda ne işi vardı . Kürşat’ın kaslı koluna elini sardı artık bu son damlaydı. Gözümün dolmasına engel olamadım. Kürşat bey sıkılmış gibi kolunu sıyırdı o çiyanın elinden . O an benim olduğum tarafa baktı meraklı bir bakıştı bu sanki tepkisini ölçmek ister gibi. Hemen başımı çevirdim. Alacağın olsun Kürşat ağa hem dün gelip bana hesap soruyordu hem de o zillinin kendisine dokunmasına izin veriyordu. -"Yiaa Kürşat bana biraz tarlaları gezdirsene "diyordu kız, ne kadar hafif biriydi bu resmen adama gel beni şu köşelerde elle diye teklifte bulunuyordu. Sana ne dedim kendime sen onun neyisin ki? Selviyle sözlenecekti istediğini yapardı. Kafamı işe vermezsem bağıra çağıra ağlayacaktım. O yüzden hemen eğildim, Çapayı aldım işe koyuldum. Gün iyice yükselmişti. Canımı dişime takıp çalışıyordum ki başka şeyleri görmemek için. Güneş ensemi yakmaya başlamıştı ki bir anda çalıların arasından bir tıslama sesi duydum. Duraksadım. Gözlerimi kısıp bakmaya kalmadan, bir şey bacağını sımsıkı kavradı.Keskin bir acı bedenime yayıldı, öyle yanıyordu ki ... Çığlık bile atamadan acıdan yere yığıldım. Gözlerim kararıyor, kalbim hızla çarpıyordu. Koşan ayak sesleri duyuyordum. Kürşat’tı. “Zeynep!” diye bağırıyordu. Dizlerinin üstüne çöküp hemen bacağımı tuttu. O koca, güçlü elleriyle zehrin yayıldığı yeri sıktı, sonra… hiç düşünmeden dudaklarını bacağıma bastırdı, kanı emdi, tükürdü, bir daha emdi. Gözlerim dolmuştu ama korkudan mı, utançtan mı, bilemedim. “Dayan Zeynep, bana bak yavrum… Sakın gözlerini kapama,” dedi Kürşat, sesi çatlamıştı. Bedenim yerden sıyrıldı, Kürşat’ın kollarına alındı. Geniş göğsüne başımı yasladım. Sert, sıcak ve koruyucuydu. Tüm köy bizi öyle gördü. Arabaya kadar taşıdı. Arabanın kapısını hızla açtı, beni koltuğa yatırdı.. Hızla hastaneye götürülürken, yüzüm cama yaslıydı. Dilim varıp da bir şey söyleyemedim. Kalbindeki kırgınlıkla, minnet birbirine karışmıştı. Gözleri bir an bile üzerimden ayrılmıyordu. "Zeynep... Gözlerini kapatma güzelim... yetiştiricem seni hastaneye..." duyduğum son sözlerdi. Hastane odasında ince beyaz perdeyi güneş hafifçe delip geçiyordu. Sessizlikte sadece serum damlalarının tıkırtısı duyuluyordu. Göz kapaklarım ağırca açmaya çalıştım, bedenim sızlıyordu ama kalbim daha çok ağrıyordu. Yastığın ucundan başımı çevirip baktım. Kapının hemen yanında , sandalyesine oturmuş, elleri dizlerinde, gözlerini bana dikmiş öylece duruyordu. Beni buraya kadar kucağında taşımış, başımda beklemişti. Derin bir nefes aldım. Bu kadarını yapmamalıydı. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun… Köyde söz çoktu. Hele ki Kürşat ağanın beni kucağına alıp arabasına bindirdiğini gördükten sonra kim bilir arkamdan neler konuşuyorlardı. “Ağam…” dedim kısık sesle. Gözleri birden canlandı. Kalkıp yanıma geldi. -“Bir isteğin mi var Zeynep?” -“Yok… Şey… Artık git sen…” Kaşları çatıldı. -“Ne demek git? Daha yeni toparladın. Doktor saat başı gelecek serum bitene kadar burdayız.” Yutkundum. Gözlerim doldu ama kendimi tuttum. “Burada daha fazla kalmanın alemi yok. Sağ ol… kurtardın beni. Ama köyde adım çıkar. Hakkımda konuşurlar. Yeter bu kadarı.” Kürşat bir süre sustu. Gözleri gözlerime saplandı. “Tamam… Gideceğim. Ama önce… birini çağırayım. Anan, baban, kardeşin… Biri gelsin başında dursun.” Sözleri ciğerime oturdu. Gözüm yandı, yanaklarımdan süzülen yaşa engel olamadım. Başımı yana çevirdim. Dudaklarım titredi. “Yok…” dedim, sesimin titremesinden nefret ettim. “Babam yok benim… Yetimim ben. Küçük bir kardeşim var. Anam… Anamın da kafası gelir gider . Kimsem yok anlayacağın. Kime haber vereceksin ağam?” Bir şey oldu o anda Kürşat’a. Gözlerini kaçırdı, yumruklarını sıktı. Derin bir iç çekti. “Zeynep…” dedi yavaşça. “O zaman seni bu hâlinle yalnız bırakmam. Kadın başına köye nasıl döneceksin?” burası köye uzak serumun bitsin seni evine kadar bırakacağım’’ Karşı koyacak gücüm yoktu artık. Başımı yastığa yasladım, sessizce kabullendim. Gün akşama dönerken hastaneden çıktık. Gevur yılan beni bacağımdan sokmuştu oraya pansuman yaptılar .Doktor'un dediğine göre kürşat bey yaptığı ilk müdahale ile hayatımı kurtarmıştı. Kürşat kendi elleriyle paltomu omzuma sardı. Arabaya binerken gözüm köy yoluna takıldı. Ne zaman geri dönsem, yüzümü eğmem gerekecekmiş gibi geldi. Araba sarsılarak ilerliyordu. Kürşat hiç konuşmadı. Sadece göz ucuyla bana baktı birkaç kez. Ben de sustum. Kalbim boğazımdaydı. Evimizin önüne geldiğimizde araba durdu. “İndireyim seni.” “Gerek yok ağam, buradan yürürüm.” “Zeynep...ne inatçı bişeysin sen kadın doğru dürüst basamıyorsun bile ." Ağam adım çıktı çıkacağı kadar yeter bu kadar deyip konuşmasına fırsat vermeden seke seke yürüdüm. Araba son hız uzaklaştı .Mahallenin birkaç kadını pencerelerden bakıyordu. Fısıltılar duyuluyordu. “Zeynepe bakın … Ağa’nın arabasından iniyor.” “Yılan hikâyesi mi, gönül hikâyesi mi bilmem ama adı çıktı bir kere.” Duyduğum bu fısıltılar canımı sıkmaya başlamıştı. Başımı eğip kapıyı açtım. İçeri girdim. Anam sedire oturmuş eli belinde beni bekliyordu. Bakışları hiç iyiye işaret değildi .
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD