Öpücük.

2018 Words
Vâris Bey’in benim için tahsis ettiği arabadan inip, bir süre sokağın ortasında öylece durdum. Boş boş etrafa bakındım. Tabii birkaç komşu bana bakıyordu; gecenin bu saatinde, özel bir aracın arka kapısından inip bu kıyafetlerle nereden geliyorum diye… Ama maalesef insanların zihinlerindeki kötü düşünceleri susturamazdık. Yapmasam da yaptı derler zaten. Bu yüzden hiç takmamaya çalıştım. Ama annem, elbette böyle şeyleri çok takardı. Kim ne demiş, ne düşünmüş, hakkımızda ne söylüyorlar — bunlar onun için çok önemliydi. Düşünceli adımlarla apartmana girdim. Yukarı çıkıp kapımızın önüne geldiğimde, “Annem büyük ihtimalle bu saatte uyuyordur,” diye düşündüm. Anahtarımla kapıyı açıp içeri girdim. Fakat salondan televizyonun ışığı ve sesi geliyordu. Kapıyı çekip kapattım. “Büyük ihtimalle televizyon karşısında uyuyakalmıştır,” dedim içimden. Ama ben kapıyı kapattığım anda çıkan sese, hemen salondan çıkıp bana doğru geldi. — "Geldin mi Tuğba? Ne oldu, konuştun mu? Ne konuştu adam seninle? Zam istedin mi, zam yaptı mı?" Ayakkabılarımı çıkarırken, — "Anne bir dur, nefesleneyim, soluklanayım tamam mı? Anlatacağım," dedim. Çantamdan telefonumu çıkarıp portmantoya bıraktım, ayakkabılarımı da çıkardıktan sonra salona geçtim. Kendimi koltuğa bıraktım, başımı yaslayıp gözlerimi kapattım. Annemin ayak seslerini ve konuşmalarını duymaya başladım yine. — "Kızım ne soluklanması, iki kelime laf söyleyeceksin! Bunları söyleyeceğine doğru düzgün anlat; zam istedin mi, yaptı mı? Kızım, konuşsana!" İçim birden soğudu. Gözlerimi açıp ona baktım. — "Anne, patronum Vâris Karan bana evlenme teklifi yaptı." Bir anda gözlüklerinin arkasındaki gözleri kocaman açıldı ve — "Ne?!" diye bir çığlık attı. Ama bu çığlık kötü bir çığlık değildi elbette — sevinç çığlığıydı, mutluluk çığlığıydı. Mutluluktan bayılacaktı neredeyse. Elleriyle ağzını kapattı, gülmeye başladı, kahkaha attı. — "Kızım, sen ne diyorsun? Koskoca Vâris Bey sana evlenme mi teklif etti? Ciddi misin sen? Kesin maytap geçiyorsun!" — "Hayır anne, maytap falan geçmiyor. Ben de adamla zam istemek için buluştum ama başka bir şey söyleyeceğini daha önce de ima etmişti zaten. Gittim… Çok güzel bir restoranı kapattırmış. Boğazın kenarında, mum ışığında yemek yedik. Romantikti... Fazla romantik. Neyse, sonra evlenme teklifi etti işte. Ben de şaşırdım, beklemiyordum ama etti. Bayağıdır yanında çalışıyorum sonuçta. Normal yani. Adam nasıl biri olduğumu biliyor, gözlemliyor. Zaten odalarımız yan yana. Arada sadece cam var. Oradan birbirimize bakıyorduk. Ben de etkileniyordum açıkçası. Hani öyle deli divane âşık oldum diyemem ama… Yakışıklı bir adam. Akıllı, zengin, eğitimli, görgülü, bilgili... Daha ne olsun değil mi?" — "Ben de şaşırdım ya…" dedi annem. — "Hemen böyle bir adam seni nasıl beğendi? Vallahi hayret!" Ona kaşlarımı çatarak baktım. — "Ne demek istiyorsun anne?" — "Şaşırıyorum diyorum! Bu kadar yakışıklı, zengin adamın seninle ne işi var diye şaşırmadım değil!" Ona hayretle bakıyordum artık. Kızamıyordum bile. Bu yaşıma kadar kızdım, küstüm, ağladım. “Neden bana böyle davranıyorsun?” diye haykırışlar yaptım. O kadar çok yaptım ki… Artık yoruldum. Şu an sadece tepkisiz kalıyorum. Sadece bakıyorum. Her gün onun bana olan bu kötü davranışlarından biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha içime kapanıyorum... — "Neyse anne, beni kötülemen bittiyse, izin ver anlatayım... Vâris Bey, ‘Artık orada yaşayamazsınız. Benim sözlüm sayılırsın. Size güzel bir ev vereceğim, orada oturun,’ dedi. Evlilik hediyesi gibi düşün işte." — "Ne diyorsun?!" dedi gözlerini kocaman açarak. — "Ciddi misin? Ev mi veriyor senin için?" — "Ne oldu, şaşırdın mı? Ben layık değilim, değil mi?" — "Ne alakası var kızım... Ben öyle bir şey söylemek istemedim," deyip yanıma oturdu ve elimi tuttu. Hem elini tutan ellerine hem de gözlerine baktım şaşkınlıkla. Çünkü bir anda bana daha samimi, daha yumuşak, daha ılımlı davranmaya başlamıştı. Onun bana en son ne zaman böyle sevgiyle dokunduğunu hatırlamıyordum bile. Ama sorun şu ki… Bu hayatta ondan başka hiç kimsem yoktu. Ona karşı bağımlıydım sanki. O da giderse, ya da ben ondan gidersem; geçmişimi, hayatımı, çocukluğumu — her şeyimi kaybedecek gibi hissediyordum. Belki tıpta bunun bir adı vardır, bilmiyorum… Ama ona bağımlı olduğumu biliyorum. Elini yanağıma koydu. Tiksinir gibi yüzümü geri çektim, başka tarafa bakmaya çalıştım. Aslında “gibi”si fazla. Tam olarak tiksiniyordum. Çünkü çocuklar bir yaşa kadar ailelerinden sevgi ve ilgi bekler. Ama o sevgi ve ilgiyi yeterince göremezlerse; büyüdüklerinde, bir şey başardıklarında ya da bir kazanç elde ettiklerinde o ilgi bir anda gösterilmeye başlarsa... O çocuk, o sevgiden de o ilgiden de iğrenir artık. Çünkü ihtiyacı olduğu zaman, aynı bedende o sevgiyi bulamamıştır. — "Anne, ben yorgunum, uyuyacağım," diyerek kalktım ama elimi bırakmadı. Hatta elimi zorla tutuyordu resmen. — "Kızım dur! Nereye gidiyorsun? Ne konuştunuz? Gel anlat." — "Anne, bir şey konuşmadık. Farkındaysan gidip gelmem de çok uzun sürmedi. Yani sadece bir yemek yedik, konuştuk, evlenme teklifi etti. O kadar. Düşünmem için süre verdi adam." Bir anda ayaklandı, elimi bıraktı. Gözleri deliye dönmüş gibi bakıyordu. — "Nasıl yani? Sen adamın evlilik teklifini henüz kabul etmedin mi?!" Aslında etmiştim. Ama ona bunu söylemediğimde ne yapacak, nasıl davranacak diye merak ettiğim için, çıldırtmak amacıyla şöyle dedim: — "Bilmiyorum, emin değilim... Belki reddederim." — "Kızım delirdin mi sen?!" diyerek gözlerini bir açtı. Bir eli kol hareketleri, bir gerilmeler... Saçma sapan hareketlere başladı. Konuşmaya da... Susmadı. O konuşurken sadece izledim, dinledim. Tavırları artık bana acı verici olmak yerine komik geliyordu. Ya da ben fazla acımasızlaşmıştım, bilmiyorum. Ama beni bu hâle getiren de kendisiydi. Arsız olmuştum ben; arsızın ta kendisi. Bilgi arsızı, sevgi arsızı, para arsızı... Bana başka bir şey öğretmemişti. “Para için her şeyi yap” diyerek beni karda kışta sokağa attığını hiç unutmuyorum. Sırf ondan daha uzakta kalırım, daha az görürüm ama aynı zamanda da ondan tamamen kopmam, onu yaşatırım diye askeri okula bile gittim. Ama oradan atıldım. Bir komutanımız vardı, sürekli benimle uğraşırdı ve nedenini anlayamazdım. Orada da barınamadım, kovdular beni. Ya da kovduruldum, bilmiyorum. Ama bir şekilde hem çalışıp hem okuyup üniversiteyi bitirdim. Sonra uzun süre iş aradım. En sonunda bir güvenlik şirketinde işe başladım. Bu şirket, şu an çalıştığım holdingin zincir halkalarından sadece biriydi. Orada çalışırken Vâris Karan ayda bir her şirkete teftiş etmeye gelir, kendi gözüyle neler döndüğünü görüp öyle onay verirdi. Adam, herhangi bir denetçiye bile güvenmiyordu. Orada tanışmıştık. Ben tabii çok iyi davranmaya çalıştım, düzgün olmaya çalıştım. Sonuçta en büyük patron oydu. Bir süre sonra da çok çalıştığım için terfi ettirildim. O zamanlar Vâris Bey’in sekreteri ve yardımcısı olan adam işten çıkarılmıştı. Nedenini bilmiyorum ama kovulmuştu. Sonrasında beni o vazifeye getirdiler. O zamandan beri hem Vâris Bey’in yardımcılarını hem de sekreterliğini yapıyorum. Şimdiye kadar ona karşı saygıda kusur etmedim, o da bana karşı etmedi. Ben bir şekilde hayata tutundum. “Çalıştım, didindim,” evet… Ama annemin beni karda kışta sokağa atıp, “Git, para bul! Nereden, nasıl bulursan bul,” demesini unutamıyorum işte. Şu an o dır dır konuşurken, hâlâ şikâyette bulunurken, ben o anları hatırlıyorum ve ondan bir nebze daha nefret ediyorum. Kopamıyorum işte. Anne bir bağımlılıktır. Aile bir bağımlılıktır. Bazen arkadaşlıklar, çevre, akrabalar da bir bağımlılıktır. Kurtulduğunda rahatlarsın. Ama kurtulması, bırakması çok zordur. — "Tamam anne, tamam... Şaka yaptım," dedim ve sustu. — "Kabul ettim adamın teklifini. Ben de onu beğeniyorum dedim ya... Evleneceğim, merak etme. Bize ev de verecekler. Daha iyi şartlarda yaşayacağız. Hayatımız da kurtuldu evet. Şimdi sen bunun mutluluğunu yaşarken, ben makyajımı, üstümü başımı çıkarıp duş alacağım, uyuyacağım tamam mı? Yarın erken uyan. Büyük ihtimalle bizi diğer eve götürmek için birilerini yollayacaktır. Hazırlıklı olalım. Ortalığı toplayalım." Hemen yüzünde güller açmıştı tabii. — "Tamam tamam kızım, hadi sen git üstünü başını değiştir, duşunu al, rahatla, uyu. Ben şöyle bir evi süpüreyim o sırada, sonra uyurum," dedi. — "Hayret," dedim. "Sen bir evi süpürmek... Çok zahmet etmeseydin! Sonuçta ben işten yorgun argın gelip yapardım yine." Kaşlarını çatıp, — "Aman yeter artık, laf soktuğun! Git üstünü başını değiştir kızım!" dedi. Gülerek yanından geçip salondan çıktım. Gülüyordum. Her seferinde gülüyordum. Bazen kızıp gülüyordum, bazen delirip gülüyordum, bazen sadece öylesine gülüyordum işte. Bir amacı, bir sebebi olmadan… Kötü şeylere gülüp geçmek de bir başarıydı. Ben başarılamaydım, yoksa arsız mıydım bilmiyorum. Ama tuhaf olduğumu kesinlikle biliyordum. O gece odama girip üstümü başıma çıkardım, makyajımı sildim, saçımı açtım ve doğrudan banyoya yöneldim. Vücuduma şöyle bir kese attım ki belki biraz hafiflerim diye… Sonra vücudumu tıraş ettim. Vâris Bey, yarın birlikte yakalanacağımızı ve manşetlere konu olacağımızı söylemişti. Kendimi en iyi hissettiğim şekilde olmak istiyordum. Vücuduma çiçekli losyonumu sürdüm, yüzüme kâğıt maskemi aldım ve öylece odama geçip masamın üstündeki mumu yaktıktan sonra müzik açıp kendimi yatağa bıraktım. Üzerimde bornoz, başımda havlu ve yüzümdeki o kâğıt maskeyle birlikte uykuya dalmıştım. Sabah bir uyandım… Nasıl uykuya dalmışsam, öylece sırt üstü uyuyup kalmışım. Odama ışık girmese, demin uyuduğumu zannederdim ama sabah olmuştu. Yüzümdeki maske kıpkırış olmuştu, vücudum ise sıcaktan yanmıştı neredeyse. Bornozum çok kalındı. Hemen kalkıp maskeyi buruşturup bir köşeye fırlattım ve kendimi gardırobun önünde buldum. Bir yandan saçlarımdaki havluyu çekip kenara attım, bir yandan bornozumu… Dolabımı şöyle bir karıştırdım. Benim Vâris Bey’in yanına yakışacak kıyafetlerim yoktu, onu biliyordum ama elimde olanları giyecektim, mecburen. İşe giderken giydiğim ince kumaş siyah İspanyol paça bir pantolonum vardı, onu giydim. Üzerine de kısa kollu gece mavisi bir gömlek... Hemen saçlarımı kuruttum ve maşayla uçlarını dalgalandırıp tepe kısmını kabarttım. Yüz makyajıma da çok özen gösterdim. Hatta koluma taktığım saate, parmağıma taktığım süs yüzüklerine kadar... Ayağıma hızlıca topuklularımı geçirdim ve telefonumu alıp odadan çıktım. Bir baktım ki salondan ses geliyor. Annemin sesi... Ve de bir erkeğin sesi... Şaşkınlıkla, topuklularımın koridorda çıkardığı sesler eşliğinde salonun girişine gelip durdum. Elimi kapının pervazına koyup içeri baktım. O an şaşkınlıktan dona kaldım. Çünkü Vâris Bey buradaydı. Koltukta oturmuş annemle sohbet ediyorlardı. Bir anda göz göze geldik ve ben donup kaldım. – “Vâris Bey?” dedim şaşkınlıkla, sanki ‘burada ne işiniz var?’ der gibi. Gözleri kısıldı, hafif bir tebessüm etti. – “Günaydın Tuğba Hanım,” dedi. Annem hemen araya girip: – “Aaa, siz hâlâ birbirinize ‘Bey’, ‘Hanım’ diye mi sesleniyorsunuz?” dedi, bize kızar gibi. Bir an Vâris Bey ile göz göze geldim ve: – “Doğru ya…” dedim, gülümsemeye çalışarak. “Ben… tabii… ağız alışkanlığı sonuçta… Yani şey… benim patronum sonuçta, değil mi… nasıl şey yapayım yani… hemen alışayım… Zamanla olur… Ama yine iş yerinde… aynı yani…” Açıklamaya çalışırken nefes nefese kalmıştım. Daha ilk günden, ilk dakikadan pot kırar mı insan? Ben kırıyordum işte. Ah salak kafam... Varis Bey ayağa kalktı ve yanıma yaklaştı. Bir elini belimin arkasına yerleştirip beni kendine doğru çekti. Kulağıma eğilip: – “Daha annene bile yalan söyleyemiyorsun,” dedi ve yanağımdan öptü. Gözlerimi fal taşı gibi açtım. Geri çekilip, şimdi de ela görünen değişik gözleriyle gözlerime baktı. Eli hâlâ belimdeydi. O temas, o öpücük... Sanki biri aldı da beni ayaklarımdan... Yer çekimini yok sayıp bambaşka bir dünyaya geçiş yaptım. Çok başka bir histi bu... Bir anda odanın, dünyanın, her gün yattığın yatağın bile kokusu değişiverir… Ama neden? Neden böyle hissediyorum? Bilmiyorum... Vâris Bey, anneme bakarak: – “Ben Tuğba’yı kahvaltıya götüreceğim. Siz hazırlanın, eşyalarınız için bir taşıma şirketiyle anlaştım. Birazdan burada olurlar,” dedi. Annem memnuniyetle bizi kapıya kadar geçirdi. Çantamı alıp koluma taktım, telefonumu içine attım. Vâris Bey ile yan yana kapının önüne çıktığımızda annem son ana kadar bize baktı. – “Güzel vakit geçirin canım oğlum, canım kızım,” gibi samimiyetsizce laflar söyledi. Şu an bana da, Vâris Bey’e de bakarken gözlerinin içindeki dolar işaretini görebiliyordum. – “Görüşürüz anne,” dedim. – “Görüşürüz kızım. Afiyet olsun. Eğlenin, istediğiniz kadar gezin, tozun…” diyerek resmen beni Vâris Bey’in yanına iliştirdi. Az kaldı adama, “Al, istediğini yap kızıma,” diyecekti. – “Tamam, hadi gidelim,” dedim ben de Vâris Bey’e. Aşağıya indik. Siyah bir Rolls-Royce bizi bekliyordu. Bu aracın fiyatı dudak uçuklatıyordu ama tahmin ediyorum ki Vâris Bey’in servetinin yanında bu, devede kulak kadar bile kalmıyordu. Şoför arabadan indi ama benim kapımı Vâris Bey açtı. – “Teşekkür ederim,” deyip geçip oturdum. Kapıyı kapattıktan sonra arka taraftan dolandı, onun kapısını da şoför açmıştı. Yanıma oturdu. Kapı kapandı ve şoför arabayı çalıştırdı. Ona doğru dönüp: – “Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Bana doğru dönmeyip sadece yola bakarak, çok ciddi ve sert bir ifadeyle, o büyük cüssesiyle beni korkutarak konuştu: – “İçeride anladığım kadarıyla seni tembihlemem gerekiyor. Sakin konuşabileceğimiz bir yere gidiyoruz,” dedi. Sanki ruhum bedenimden çekildi. Daha ilk günden, bir milyon dolarlık ödülü olan bu oyunda falso vermem hiç iyi olmadı. O paraya ihtiyacım var… hem de çok. Üstelik sözleşmem var ve ben o sözleşmenin tazminatını ödeyemem. Şimdi nereye gittiğimizi, ne konuşacağımızı bilmiyorum... Ama tek bildiğim, daha ilk günden onu kızdırmayı başarmıştım...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD