Kıskançlık.

1779 Words
* * * * * Hem korku hem de heyecan dolu bir çığlık attım. Ne olduğuna anlam verememiştim ama bu… bu gerçekten dehşet vericiydi. Sonrasında onun üzerime kapanması, dudaklarımızın birbirine yaklaşması, bu anı tehlikeden çok tutkulu bir hâle getirmişti. Soluklarım kesildi; kalp atışlarımızı ikimiz de duyuyorduk. Göz göze, nefes nefeseydik… Neredeyse dudak dudağaydık. “Varis Bey, ne yapıyorsunuz?!” dedim telaşla. “Kalkar mısınız üzerimden? Lütfen, bırakın beni!” Ama beni duymadı. Beni orada, kendi çalışma masasının üzerinde tutmaya devam etti. Hiçbir şey söylemiyordu. Derken kapı bir anda açıldı. İkimiz de dönüp baktık. Dün gece kulüpteki kadın gelmişti — adını Esin olarak bildiğim o sarışın kadın. İçeri girip bizi o hâlde görünce donup kaldı. Yine dünkü gibi cesur bir elbise giymişti; kırmızı, straplez ve ultramini… Üzerine oturan elbisesi, marka ayakkabısı ve çantası, dalgalandırıp kabarttığı sarı saçlarıyla nefes kesiciydi. Ama şu an bizi böyle görünce, onun da nefesi kesilmişti belli ki. Varis Bey üzerimden kalkınca hemen toparlanıp masadan indim. Kenara çekilip elbisemin eteğini ve yakamı düzelttim, telaşla elimi enseme götürdüm, ne yapacağımı bilemedim. Kadın hâlâ şaşkın hâlde bize bakıyordu — hem şaşkın hem de biraz öfkeli. “Ne oluyor burada?” diye sordu. Varis Bey’e, sonra da ona baktım. Gerçekten şaşkındım. Bu kadın bize ne hakla hesap soruyordu? Kim olarak soruyordu yani? Sonuçta bizim sevgili olduğumuzu biliyordu. Dün Varis Bey beni onunla öyle tanıştırmıştı. Gerçi dün de terbiyesizliğine devam etmişti ama bu kadarı fazlaydı. Kendimi tutamayıp, “Ne yaptığımı sizi ilgilendirmez,” dedim ve hızla yanından geçip kapıya yöneldim. Omuzlarımız çarpıştı; omzum acıdı ama umursamadım. Kapıyı sertçe çarpıp kendi odama geçtim. Masamın arkasındaki tekerlekli koltuğa oturup bilgisayarımın önüne kaydım. Hemen ekranı açtım çünkü diğer odadan burası görünüyordu. Aramızda yalnızca cam vardı. Birkaç kere göz ucuyla baktığımda, kadının hâlâ orada bağırıp çağırdığını gördüm. Cam kalındı, ses geçirmiyordu ama el kol hareketlerinden ne kadar öfkeli olduğunu anlayabiliyordum. Gerçekten bu nasıl bir hadsizlikti? Üstelik Varis Bey neden onu susturmuyor, durdurmuyordu? Yine göz ucuyla baktığım sırada, Varis Bey’in tam camın önünde durup bana baktığını fark ettim. İrkildim. Bu çok tuhaftı, hatta korkutucuydu. Tam bakıştığımız sırada, o kadın Varis’in odasındaki büyük deri koltuğa oturdu. Ardından jaluziler indi ve içerisi görünmez hâle geldi. Oturduğum koltukta yan döndüm, elimle ağzımı kapattım. Şaşkındım. Gözümün önünde, o kadınla baş başa kalabilmek için mi jaluzileri indiriyordu? “Bu ne biçim rahatlık böyle…” diye söylendim kendi kendime. “Hani 36. madde, Varis Bey? Ne oldu o maddeye?” Sonra kendi kendime cevap verdim: “Tuğba, sen neye sinirleniyorsun tam olarak? Kıskanıyor musun adamı? Ne yaptığından sana ne? Sonuçta sen bu işe para için girmedin mi? İsterse dünyadaki bütün kadınlarla yatsın, sana ne! İşine bak!” Ama yalan yok… Beni şaşırtmıştı. Bu kadar pislik olabileceğini düşünmemiştim. Üstelik bana da kural koymuştu: ‘Başkasıyla ilişkiye giremezsin.’ Sözleşme açıkça onun lehineydi. İstediği zaman feshedebilir, bana tazminat yükleyebilirdi. O kural bozduğunda ceza yok, ama ben bozarsam ödemem gereken o parayı söylemek bile can yakıyordu. “Vay be… Ne şans,” dedim içimden. “Keşke o gece, o sözleşmeyi imzalamadan önce birkaç madde ekletseydim. Ama gözümü para bürümüştü, düşünemedim.” Tam o sırada telefonum çalmaya başladı. Daldığım yerden sıyrıldım. Masanın kenarındaki telefonu elime aldım, ekrana baktım: Annem arıyordu. Sertçe nefes verdim. Besinden sonra beni en çok gıcık eden ikinci insan… Telefonu kulağıma götürdüm. “Efendim anne, ne var yine?” “Altın günü var!” dedi neşeyle. Altın günü lafını duyunca oturduğum yerde doğruldum. “Ne?! Altın günü mü?” diye sordum şaşkınlıkla. “Biliyorsun işte kızım, bugün sıra bana gelmişti. Ben de herkesi buraya, yeni evimize davet ettim. Hem gelsinler, herkes görsün nasıl bir evde yaşadığımızı, orta yerlerinden çatır çatır çatlasınlar!” deyip kıkır kıkır güldü. Gözlerimi kapatıp içimden sabır diledim. “Anne, altın gününden bahsediyorsun. Ya Varis Bey o altın gününe gelirse? O ortamı görürse hakkımızda ne düşünecek acaba? İnsanları oraya tam da bugün toplamak zorunda mıydın? Bari biraz zaman geçseydi. Adam görürse ‘Bunlar ne görmemişler!’ diyecek.” “Görmedik ki kızım, görmedik! Hem benim Varis oğlum anlayışlıdır, öyle düşünmez. Madem adamın bu kadar kötü niyetli, kötü bakışlı olduğunu ve seni ezeceğini düşünüyorsun, neden evlenmeye kalkıyorsun ki? Bence bunları beni kandırmak için söylüyorsun ama yemezler.” Telefonu kendimden uzaklaştırıp sessiz bir çığlık attım, sonra tekrar kulağıma götürdüm. “Tamam anne, ne halin varsa gör. Ne yapıyorsan yap ama ben yokum. Akşam eve gelmeyeceğim. Altın günün bitince mesaj atarsın, o zaman gelirim.” “Kız, ne demek eve gelmeyeceğim? Gel de beraber çatlatalım diyorum işte! Damadımı da al gel!” “Anne, saçmalama! Sakın diyorum, bak sakın! Varis Bey’in bundan haberi olmayacak. İki saatten fazla sürmesin, ben de yokum, Varis Bey de gelmeyecek. Anladın mı?” Cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım ve masanın üzerine fırlattım. Sırtımı sandalyeye yaslayıp ellerimi yüzüme götürmemek için kendimi zor tuttum. Derin bir nefes aldım. Sonra dönüp cama baktım. Jaluziler hâlâ kapalıydı. Dakikalardır içeride yalnız olduklarını hatırlayınca dayanamayacağımı anladım. Bir dosya kaptığım gibi kendimi Varis Bey’in kapısında buldum. Kapıyı tıklattım, cevabı bile beklemeden açıp içeri girdim. Eğer bir şey yapıyorlarsa toparlanmalarına bile fırsat vermemiştim. Gözlerim hemen onları buldu. Varis Bey masanın arkasındaki koltuğunda, kendi yerinde oturuyordu. O Esin denen kadın ise masasının kenarına oturmuştu. Elbisesi biraz daha yukarı kıvrılmış, işveli bir ifadeyle elini onun omzuna koymuştu. Az önce belli ki ona bir şeyler anlatıyordu. Beni görünce yüzüne sinsice bir gülümseme yerleşti, sanki sinir etmek ister gibiydi. “Ne vardı?” diye sordu Varis. “Sizinle ilgili bir şey yok Esin Hanım,” dedim dik bir sesle. “Burası zaten Varis Bey’in, yani sevgilimin odası. Ve ben de bir dosya getirdim.” Dosyayı neredeyse fırlatırcasına Varis Bey’in önüne bıraktım. O da başını kaldırıp bana baktı. Esin’in bakışlarında küçümseme, Varis’in gözlerinde ise şaşkınlık vardı. Kafasının içinde “Ne oluyor?” sorusu dönüyordu belli ki. Ama buna ben bile cevap veremezdim. Neden böyle davrandığımı ben de bilmiyordum. “Kolay gelsin, hayırlı işler,” dedim ve hızla arkamı dönüp odadan çıktım. Ne yaptıkları beni ne ilgilendirirdi ki? Zaten belli ki bu iş bitene kadar o istediğini yapacak, ama bana izin vermeyecekti. “Ne âlâ memleket,” diye söylenerek odama geçtim. Aradan on beş, yirmi dakika geçti. Jaluziler hâlâ kapalıydı. İçeride ne halt ettikleri belli değildi. Derken kapı açıldı; Esin çıktı gitti. Ardından Varis Bey jaluzileri kaldırdı. O anda göz göze geldik. Gözlerimi devirdim ve bilgisayarda çalışmaya devam ettim. Umursamıyormuş gibi yapmaya çalışıyordum ama tam tersine, ona trip atmış gibiydim. Bunun farkındaydım. Kendimi tutamıyordum — dilimi tutsam mimiklerimi tutamıyordum. Hayır yani… Madem sadece konuşacaktınız, o zaman o jaluziler neden indiriliyor? Camlar neden kapatılıyor? Bunu anlamıyordum işte. Biraz sonra kapım açıldı. Varis Bey içeri girdi. Hemen toparlanıp ayağa kalktım. “Buyurun, Varis Bey?” Masamın etrafından dolanıp yanıma kadar geldi. Oldukça yakındı — neredeyse burnumun dibine kadar girmişti. Parmaklarını masanın üzerine koydu, yüzünü bana doğru eğdi. “Morali bozulmuş gibi görünüyorsun. Neyin var?” diye sordu. Ama bunu gerçekten ilgilendiği için söylemediğini biliyordum. Altında mutlaka başka bir niyet vardı. “Yok, yanlış anlamışsınız. Öyle dalmışım ki, ciddi görünmüş olabilirim,” dedim, zoraki bir gülümsemeyle. Takındığım bu sahte tavrın farkındaydı elbette. Ama hâlâ aklımda o an vardı — Esin odaya girmeden hemen önce… Beni masaya yatırdığı o an. Amacı neydi hâlâ bilmiyordum. Bu konuyu açmaya cesaretim de yoktu. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra sözü ben açtım: “Bu arada, bir ihaleye katılacağız. Yarım saat sonra orada olmamız gerekiyor.” “Farkındayım,” dedi sakin bir sesle. “Ben hazırım. Sen de hazırsan çıkalım.” Beraber şirkette ayrılıp arabaya bindik. İhaleye katılacaktık — büyük bir sitenin güvenlik işini almak istiyorduk. Ancak rakip firmalardan biri tehlikeliydi; bir tür mafya bağlantıları olduğu söyleniyordu. Toplantı salonuna girdiğimizde o firmanın sahibi tam karşımızdaydı: Akif Karaman. Bakışlarını bir an olsun hemen yanımda oturan Varis Karan’ın gözlerinden ayırmıyordu. “Hoş geldin, Kara,” dedi. Dün gece kulüpteki o kadın da ona böyle seslenmişti. O an garipsemiştim ama şimdi Akif Karaman da aynı şekilde hitap edince anladım: Bu, onun lakabıydı. Bunca zamandır yanındaydım ama kimsenin ona böyle seslendiğini hiç duymamıştım. Açıkçası, rakip firmanın patronu Akif Karaman’ın bulunduğu bir toplantıda ilk kez onun yanında oturuyordum. “Hoş buldum, Akif Bey.” diye yanıtladı patronum. Akif Karaman bu kez bakışlarını bana çevirdi. Gözleriyle baştan aşağı süzdü beni. Aynı anda ben de istemsizce onu incelemiştim. Tahminimce kırk yaşlarındaydı; saçlarının arasına hafif kırlar düşmüştü ama hâlâ diri görünüyordu. Vücudu fit, spor yaptığı her halinden belliydi. Mavi gözleriyle insanın içine işleyen bir bakışı vardı. Beyaz tenli, kumral bir adamdı. “Bu güzel hanımefendiyle beni tanıştırmayacak mısın?” diye sordu. Soru havada asılı kaldı. Şaşkınlık ve gerginlik arasında donup kaldım. Yanımdaki Varis Bey’e dönüp baktım. O ise masanın üzerindeki kalemi almış, elinde çeviriyordu. “Tabii…” dedi kısa bir sessizlikten sonra. Ses tonu buz gibiydi. “Bu, sevgilim Tuğba.” Bir an nefesim kesildi. Beni böyle tanıtmasına hâlâ alışamamıştım. Aslında kimsenin beni böyle tanıtmasına alışık değildim — “sevgilim” kelimesi, özellikle onun ağzından çıkınca, üzerime yük gibi çöküyordu. “Ne güzel,” dedi Akif Karaman, dudak kenarına yerleşen alaycı bir gülümsemeyle. “Ufukta evlilik var mı peki?” Bu sefer cevap verme sırası bendeydi ama sessiz kaldım. Varis Bey’in daha önce uyardığını hatırladım: Bu tür sorulara o cevap verecekti. “Nasip, kısmet,” dedi soğukkanlı bir şekilde. Toplantı kısa süre sonra sona erdi. İhaleyi kaybetmiştik. Kazanan, Akif Karaman’dı. Varis Bey’in ne kadar sinirli olduğunu yüzünden anlamamak imkânsızdı. Binanın önüne çıktığımızda, Akif Karaman iki adamıyla birlikte yanımıza yaklaştı. Yanındaki korumalar adeta duvardı; iri yapılı, ciddi ifadeli. “Seninle yeniden bir araya gelmek güzeldi, Kara,” dedi Akif, elini Varis’in omzuna koyarak. Varis’in gözleri bir anda buz kesti. Akif’in eline, sonra yüzüne baktı. O bakışta “bir adım daha atarsan” anlamı vardı. Akif kahkaha attı. “Her zamanki gibi ben kazandım! Gerçi başka ne olacaktı ki?” dedi ve Varis’in omzuna sert sert birkaç kez vurdu. Varis o eli hemen tutup aşağı indirdi. “Temas etmezseniz sevinirim,” dedi öyle keskin, öyle tehditkâr bir sesle ki, Akif’in yanında duran iki adam bile gerildi. Ama Akif pes etmedi. “Sakin ol, şampiyon. Ne bu sinir? İlk defa mı ihale kaybediyorsun? Gerçi… bu kadar büyük birini ilk defa kaybediyorsundur.” Varis derin bir nefes aldı. O nefeste sabır vardı. Öfkesini zor zapt ediyordu. “Tamam, kazanmış olabilirsin,” dedi dişlerinin arasından. “Git şimdi, mutluluğunu başka yerde yaşa. Beni meşgul etme.” Benim elimi tuttu, gitmek üzere arkamızı dönmüştük ki Akif Karaman yine susmadı. “İhaleye karşılık… yanındaki güzellikle bir gece?” dedi alaycı bir tonda. Bir an her şey dondu. Kulaklarıma inanamadım. Ama belli ki Varis böyle bir şeyi ondan bekliyordu. Çünkü o anda gözleri öfkeyle karardı. Arkasını dönüp Akif’in üzerine yürüyecekti ki hemen koluna yapıştım. “Lütfen,” dedim kulağına eğilerek. “Lütfen Varis… gitme. Bunu bilerek yapıyor, biliyorsun.” Ama beni dinlemedi. Omzundaki kaslar gerildi, adımları sertleşti. Ve o andan sonra olanlar… Her şey… O gün, o anda başladı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD