Patron.

2306 Words
* * * * * Kendimi yanlış ama kaçınılmaz bir yolda bulmuştum. Belki de bu yolun sonundaydım, çünkü buradan geri dönüş yoktu. Onun sekreteri olarak başladığım bu işte… bir süre sonra karısı olacaktım. Önce sekreteriydim, sonra yardımcısı oldum. Ardından sevgilisi rolünü üstlendim. Sonra nişanlısı... ve şimdi, kağıt üzerinde de olsa, karısı. Ama ya ondan sonra? O noktada ne olacaktım, işte orasını bilmiyordum. Bilmediğim şeylerden en çok korkardım. Asansörle onun arasındaydım. Henüz düğmeye basmamıştık, asansör sessizce bekliyordu. Yalnızdık. Bir kat aşağı değil, bir karara, bir sona, belki de bir başlangıca inmek üzereydik. Yüzümü ona çevirdim. — “Varis Bey, siz benim patronumsunuz. Bu oyuna kendinizi fazla mı kaptırdınız?” dedim, sesim düşündüğümden daha titrek çıkmıştı. “Tamam, herkesin içinde farklı davranacağız, bu konuda anlaştık. Ama şu an baş başayken… buna ne gerek var?” Korkuyordum. Bacaklarım titriyordu ama belli etmemeye çalışıyordum. Cesur görünmeye mecburdum. O ise hiç kıpırdamadı. Ellerini hâlâ omuzlarımın üzerinden asansörün soğuk duvarına dayamıştı. Yüzüme doğru eğildi. Gözleri kısıktı; şüpheci bir tilki gibi bakıyordu, beni okuyor, ölçüyor, biçiyordu. — “Sen daha baş başayken bile oyuna ayak uyduramıyorsun Tuğba,” dedi alçak bir sesle. “İnsanların içinde nasıl yapacaksın? Sen bana ‘sevgilim’ bile diyemiyorsun. O bile sana zor geliyor.” Yutkundum. Boğazıma bir düğüm oturdu ama kelimeleri boğarak da olsa dışarı ittim. — “Bu böyle değil Varis Bey. Ben sadece insanların içinde söylemeyi tercih ediyorum. Aramızdaki perdenin kalkmasına gerek yok. İşimizi yapalım, sonra paramı ödediğinizde ben çekip giderim.” Bir an sustu. Gözlerini üzerimden çekmedi. — “Sadece bu kadar mı? Gerçekten çekip gidebilecek misin?” diye sordu. Bunu neden sorduğunu anlayamadım. Bu oyunda zorlanan kişi ben sanıyordum, ama belli ki onu da zorlayan bir şeyler vardı. O da bu oyunun içinde nefes almakta zorlanıyordu belki. Ellerimi sıkıca yumdum. Tırnaklarım avuçlarımı deliyordu. Dizlerim titredi, göz bebeklerim büyüdü ama sertliğimi korudum. — “Gideceğim Varis Bey. Merak etmeyin, ayağınıza bağ olmayacağım. Bu iş bittiğinde siz yolunuza, ben kendi yoluma. Şimdi izninizle eve gidip dinlenmek istiyorum. Bugün yorucu bir gündü. Zaten mesaim çoktan bitti.” Duygusuz görünmeye çalışıyordum ama bu bir yalandı. Kalbim hâlâ ağzımın içinde atıyordu. Varis Bey bir şey söylemedi. Gözlerini üzerimden çekti, yavaşça geri adım attı. Beni serbest bıraktı. Sonra arkasını dönüp asansörden çıktı. O çıkar çıkmaz düğmeye bastım. Kapılar kapanır kapanmaz elim göğsüme gitti. Derin derin nefes almaya çalıştım ama göğsüm sıkışıyordu. Otuz ikinci kattan zemin kata inene kadar boğuluyormuş gibiydim. Asansör kapıları açılır açılmaz dışarı fırladım. Koşar adımlarla binadan çıktım. Onun benim için ayarladığı şoför ve siyah araba kapıda bekliyordu, ama ben görünmeden sokağın kenarından sıvıştım. Yürüdüm. Hiç durmadan yürüdüm. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum, ama sonunda kendimi sahilde buldum. Gün sıcaktı, şehir boğucuydu ama deniz kenarı serin esiyordu. Bir banka oturdum, çantamı yan tarafıma koydum, kollarımı göğsümün altında kavuşturup denize baktım. Dalgalar usulca taşlara çarpıyordu. Rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Ve ben içimden bir sesle konuştum: “Neden böyle hissediyorum? Neden onun yanındayken nefes alamıyorum ama uzağındayken de eksik hissediyorum?” Sanki bir şeyler hissediyordu o da… Belki benden kaçamıyordu. Ah Tuğba… Sanki sen hissetmiyorsun… Evet, hissediyorsun. Hem de uzun zamandır. İlk gördüğünde hoşuna gitmişti o. “Ne kadar yakışıklı bir adam,” demiştin içinden. Ama o senin patronundu. Bu yüzden asla ona söylemeyecektin. Ta ki o sana o teklif gelene kadar… Sözleşmeli evlilik. Kâğıt üzerinde bir birliktelik. Bir oyundan ibaret. Ama kalbin kâğıtla kandırılacak kadar basit değildi. Evet, kabul ettin, çünkü işine gelmişti. Ama şimdi, kendine sormalıydın: Bu oyunun sonunda ruhun ne kadar sağlam kalacak Tuğba? Kendini koruyabilecek misin? Yoksa Varis Bey’in dediği gibi… gerçekten gidebilecek misin? Bir süre sahilde oturdum. Dalgaların sesiyle düşüncelerim birbirine karışmıştı. Rüzgâr saçlarımı savurdukça içimdeki karmaşa biraz olsun hafifliyor gibiydi. Fakat sonunda, bir karar vermem gerektiğini hissettim. Ayağa kalktım, kaldırımdan geçen ilk taksiye el ettim ve içine atladım. Eve dönüyordum, ama aslında hiçbir yere dönmüyordum. Çünkü orası artık “benim evim” gibi hissettirmiyordu. Bilerek geç dönmüştüm. Annemin bu akşam gösterişli altın günü vardı. Kadınların kahkahaları, takıların şıngırtısı, gösterişli elbiseler, böbürlenmeler... Hepsi bitecek, ev sessizliğe gömülecekti. Ben o sessizliği beklemiştim. Anahtarım hâlâ yoktu. Varis Bey bana evin yedek anahtarını vermemişti. Bu küçük detay bile, üzerimdeki “ait olmama” hissini büyütüyordu. Zili çaldım. Bir süre sonra kapı yavaşça açıldı. Karşımda yabancı bir kadın duruyordu. Beyaz ütülü bir önlük giymişti, saçları ensesinden topuz yapılmıştı. Kibarca başını eğdi. — “Buyurun, Tuğba Hanım. Hoş geldiniz.” Bir an donakaldım. Onun kim olduğunu çıkaramıyordum. — “Sen de kimsin?” diye sordum, sesimde istemsiz bir sertlik vardı. Kadın hafifçe gülümsedi, adeta bir protokol yanıtı verir gibi konuştu. — “Ben yeni hizmetçinizim efendim. Varis Bey gönderdi. Bundan sonra emrinizdeyim.” Sanki eskiden hizmetçimiz varmış gibi... İçimden istemsizce “emrinizdeyim” kelimesine takıldım. Ne garipti... Sanki artık kendi evimde bile misafirdim. Derin bir nefes aldım, sıkıntıyla iç çektim. — “Her neyse, annem nerede?” diye sordum. Kadın ellerini önünde kavuşturdu. — “Odalarında istirahat ediyorlar.” “Odalarında.” Sanki annem bir kraliçeydi, ben de saraya yeni dönmüş bir prenses. O an kendimi kraliyet mensubu gibi hissettim, ama ironik bir şekilde — sarayın hiçbir duvarı bana ait değildi. Doğrudan merdivenlere yöneldim. Adımlarım yankı yapıyordu; sanki ev bile sessizliğin ağırlığını taşıyordu. Odama girer girmez çantamı yere attım. Kendimi sırt üstü yatağa bıraktım. Tavana baktım — bomboş, bembeyaz tavan. O kadar beyazdı ki, düşüncelerimi bile yutuyordu. Pencereden içeri Boğaz’ın rüzgârı doluyordu. Manzara nefes kesiciydi; ışıklar suya vuruyor, şehrin kalbi kıyıya yansıyordu. Ama benim gözlerim tavandan başka hiçbir yere takılmıyordu. Bu iş… gitgide kontrolden çıkıyordu. Her şey planlıydı, mantıklıydı — ama hisler hiçbir zaman mantığa uymuyordu. Belki de anı yaşamalıydım, kendimi bırakmalıydım. Ama zihnimde bir ses vardı: “Bir gün bitecek, Tuğba.” Ve o düşünce, en güzel duygularımı bile zehirliyordu. * * * * * Güneş, perdelerin arasından usulca içeri süzülürken gözlerimi açtım. Kendime bir söz verdim: “Hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın.” Kalktım, duşa girdim, saçlarımı kuruttum. Dolabın kapağını açtım — içi baştan aşağıya yeni elbiselerle doluydu. Hepsi onun seçtikleri. Hepsi pahalı, dikkat çekici, iddialı… Birini seçtim: bordo, omuzları açık, vücuda oturan ultra mini bir elbise. Kumaşı parmaklarımın arasında kayar gibiydi. Altına siyah ve kırmızının birleştiği zarif topuklular giydim. Kısa saçlarımı maşa ile dalgalandırdım, hafif bir makyaj yaptım. İnce bir eyeliner, biraz maskara… Ve son olarak, bordo ruju dudağıma sürdüm. Aynaya baktığımda, karşımdaki kadını tanımakta zorlandım. Bu ben miydim gerçekten? Yoksa Varis Bey’in tasarladığı bir versiyonum muydu? Rujumu düzeltirken, dün ofiste yaşanan an gözümde canlandı. Beni kollarının arasına çektiği, bir anlığına her şeyi unuttuğum o sahne… Nefesim kesildi. Tüm vücudumdan bir ürperti geçti. Bir yandan utanıyor, bir yandan da o hissi inkâr edemiyordum. “Tuğba…” dedim kendi kendime, aynadaki gözlerime bakarak. “Sen neler düşünüyorsun böyle?” Ama ne dersem diyeyim, içimde tuhaf bir his vardı. Bugün... güzel bir şey olacaktı. Bunu hissediyordum. Belki tehlikeli, belki yasak, belki yanlış... Ama güzel. Şakrak bir biçimde odamdan çıktım. Sanki içimdeki karmaşayı dışarıda bırakmak ister gibi neşeli adımlarla merdivenlerden indim. Salonun ortasına geçtiğimde annem, elindeki kahve fincanını masaya bırakıp bana doğru döndü. Bakışları baştan aşağı süzüyordu — önce elbiseme, sonra ayakkabılarıma, sonra yüzüme… Gözlerindeki hayreti saklamadı. Kısa bir sessizlikten sonra, o kendine özgü alaycı tonda konuştu: — “Ooo Tuğba Hanım! Bu ne güzellik böyle? Çok şıksınız, üstelik... oldukça cesur bir elbise! Bununla işte rahat edebileceğine emin misin kızım?” Gülümsemeye çalıştım. — “Ederim ederim, sen beni merak etme. Üstelik bunu bana Varis hediye etti, işe giymem için aldı zaten. Bundan sonra beyim ne derse o.” Annem kahkahasını tutamadı. Başını geriye atarak kahkaha attı. — “Seni de böyle gördüm ya kızım... artık daha da ölsem gam yemem!” Gülüşünün ardındaki o ince alayı hissettim. Ama bu sefer cevap vermedim, yalnızca içimden mırıldandım: — “Orası belli olmaz...” — “Efendim? Bir şey mi dedin?” — “Yok annem, bir şey demedim.” Gözlerim onu baştan aşağı süzdü. Her zamanki gibi kusursuzdu: Saçları kuaförden yeni çıkmış gibi, ipek elbisesi ütülü, makyajı yerinde. Ama dikkatimi çeken şey, üzerindeki pırlanta takılardı. Kolyedeki taşlar ışığı kırıyor, bilekliğiyle küpesi yarışıyordu adeta. Kaşlarımı kaldırdım. — “Bu takılar nereden çıktı anne?” Annem yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi. Elini kolyesine götürüp parmaklarıyla pırlantayı okşadı. — “Nereden çıkacak kızım? Varis oğlumun hediyesi! Canım damadım benim! Kaynanasının kolu da, boynu da, kulağı da boş kalmasın diye düşünmüş. Böyle zarif çocuk az bulunur.” Sesi, bir hayranlıkla karışık gurur tonundaydı. Adeta kendinden geçmiş gibiydi. O anda ben donakaldım. Varis... anneme de mi hediyeler gönderiyordu? Evi anlıyordum, arabayı da, şoförü de... hatta bana aldığı kıyafetleri bile. Ama anneme pırlantalar? Bu fazlaydı. Karnıma ince bir ağrı girdi. Bir şeyler yerine oturmaya başlıyordu ama bu, içimi rahatlatmak yerine huzursuz etti. Demek ki, bu “oyun” artık yalnızca benimle sınırlı değildi. Varis, çevremi — annemi, evimi, hayatımı — usulca kendi ağına alıyordu. Tıpkı bir satranç ustası gibi, her hamlesini önceden planlayarak. Bir an için boğazım kurudu. Elimi kalbime koydum. Kafamın içinde bir cümle yankılandı: “Artık kontrol sende değil, Tuğba.” Belki de... belki de Varis Bey, bu işin bir oyun olmadığını çoktan kabullenmişti. Belki bana da yavaş yavaş bunu kabullendirmeye çalışıyordu. Ve ben... Ben farkına bile varmadan onun tahtında piyon olmaya başlamıştım. — “Neyse anne, geç kalıyorum. Çıkmam lazım.” dedim aceleyle. Annem gözlüğünü burnunun ucuna indirip baktı. — “Nereye kızım? Hiç değilse kahvaltı etseydin.” Dönüp masaya baktım. Masa değil, sanki bir otel açık büfesi. Gözüm bir an şaşkınlıkla tabaklarda dolaştı. Tereyağından reçellere, peynirden jambona kadar her şey vardı. Hizmetçi hâlâ bir şeyler getiriyordu; taze sıkılmış meyve suları, sıcak kruvasanlar... Kaşlarımı kaldırdım, dudaklarımda alaycı bir tebessüm belirdi. — “Anne, sülalemizin tamamını kahvaltıya çağıracaksın herhalde. Aksi takdirde bu kadar yiyeceği kim bitirecek?” Annem kahkahasını tutamadı. Yanıma gelip kulağıma eğilir gibi fısıldadı: — “Yok kızım, bizim için hazırlattım. Azar azar yiyeceğiz, gerisi çöp. Zenginler böyle yapıyormuş.” Bir an başımı geriye atıp derin bir nefes aldım. İçimden “Allah’ım, sen bana sabır ver,” dedim. Sonra gülümseyip omzumu silkerek, — “Neyse ben çıkıyorum. Sana obez olma yolunda başarılar.” dedim, takılırcasına. Annem yine kahkaha attı. Kapıya kadar peşimden geldi. — “Hayırlı işler kızım. Damadıma selam söyle.” Kapıyı kapatıp dışarı adım attığımda yüzüme serin bir sabah rüzgârı çarptı. Apartmanın önünde siyah bir lüks araba bekliyordu. Şoför, beni görünce hızla kapıyı açtı. O anda içimde tuhaf bir sıkışma hissettim. Bu lüksün içinde kendimi misafir gibi hissediyordum. Çünkü gerçekten de öyleydim. Annem bu yeni hayata saniyeler içinde uyum sağlamıştı. Yeni hizmetçi, pahalı takılar, bol sofralar... Her şey ona göreydi. Ama ben? Ben bu dünyanın kenarında, görünmeyen bir çizgide yürüyordum. Köşeyi dönmemizin kısa süreli olduğunu biliyordum. Ve işte bu yüzden buruktum. Yol boyunca camdan dışarıyı izledim. Şehir bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. İnsanlar işe yetişmeye çalışıyor, hayat olağan akışında sürüyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi... Oysa benim içimde fırtına dinmiyordu. Ofis binasının önüne vardığımızda, şoför kapıyı açtı. Arabadan inerken etraftaki birkaç çalışanın bana baktığını fark ettim. Gözlerinde karışık ifadeler vardı: hayranlık, şaşkınlık, biraz da merak. Bir an, “Acaba fazla mı abarttım?” diye düşündüm. Elbisem, topuklularım, makyajım... belki de bu sabah biraz fazla ışıltılıydım. Asansöre bindim. Yukarı çıktıkça içimde bir gerginlik yükseldi. Kat numaraları teker teker yanarken kalbim hızlanıyordu. Belki de yine karşılaşacaktık. Kapılar açıldığında ortalık sessizdi. Koridor boştu. Topuk seslerim yankılandı. Odalarımızın olduğu bölüme doğru yürüdüm. Ve orada... Cam duvarın arkasında onu gördüm. Varis Bey. Masasının başında, dimdik oturuyordu. Bilgisayar ekranına eğilmişti, parmakları klavyede sessiz bir ritim tutuyordu. Ceketinin düğmesi ilikli, kravatı muntazamdı. Saçları aynı özenle geriye taranmış. Sanki hiçbir şey, hiçbir duygu, hiçbir insan bu adamı yoldan çıkaramaz gibiydi. İnanılmaz bir disiplin vardı onda. Her hareketi ölçülü, her nefesi planlıydı. Bir heykel kadar sakin, bir fırtına kadar kararlı. Camın arkasından izlerken içimden geçirdim: “Ülkenin en zenginlerinden biri, ama hâlâ sabahın sekizinde masasının başında.” Ne şımarıklık, ne rehavet... hiçbirine yer yoktu. Bu yönüyle etkileyiciydi, evet. Ama aynı zamanda ürkütücüydü de. Çünkü Varis Bey’in dünyasında duyguya yer yoktu. Ve ben o dünyanın içinde duygularımla var olmaya çalışıyordum. Boşuna bu kadar hazırlanmamıştım. Bu sabahın her detayı — elbisemin rengi, rujumun tonu, saçlarımın kıvrımı — onun beni fark etmesi içindi. Kendimi göstermeliydim. Ama o, bilgisayarına gömülmüş haldeydi. Parmakları klavyede sessizce dans ediyor, gözleri ekrandan bir an bile ayrılmıyordu. Sanki dünyada yalnızca o ve işleri vardı. Çantamı masama bıraktım, rastgele bir dosya aldım ve onun odasına yöneldim. Kapısına geldiğimde derin bir nefes aldım. Kapıyı tıklattım. — “Gel.” Sesi alçak, kararlı, tanıdıktı. Kapıyı açıp içeri girdim. Kapatırken kalbim bir an hızlandı; içerideki hava bile başka kokuyordu. Masasının etrafından dolandım. Topuk seslerim ofisin sessizliğinde yankılanıyordu; her adımda, onun dikkatini bana çevirdiğini hissediyordum. Başını kaldırdı. Gözleri nihayet ekrandan bana yöneldi. Bir saniye, iki saniye… sonra bakışları gezindi — yavaş, ölçülü, kaçamak olmayan bir dikkatle. Sanki her ayrıntıyı ezberliyordu. Ben yanına yaklaşırken, o koltuğuna yaslandı. Sonra, yavaşça dönüp vücudunu tamamen bana çevirdi. Gözleriyle konuşuyordu — kelimeler gereksizdi. Dosyayı masasına bıraktım. Elim hafif titredi ama sesim kararlıydı: — “Buna bir bakmanız lazım, patron.” Bir anlık sessizlik… Sonra dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. — “Bakıyorum zaten.” Sözleri kısa ama anlamı derindi. Ne dediğini anlamam bir saniye sürdü — sonra bakışlarıyla neyi “gördüğünü” fark ettim. Boğazım kurudu. O an aramızda bir sessizlik vardı; dışarıdan duyulan tek şey nefeslerimizdi. Zaman, ofisin içinde ağırlaştı. Gözlerimiz birbirine kilitlenmişti — ne o konuşuyordu, ne ben. Sanki hava kıvılcımlarla doluydu; söylenecek tek kelime bile bu gerginliği kırmaya yetebilirdi. Ama kimse konuşmadı. Aramızda bir adımlık mesafe vardı, ama o mesafe bile bir uçurum gibiydi. Yine de, o an bir şey oldu… Ne olduğunu anlatmak zor — belki bir bakışın derinliği, belki de aynı anda nefes almayı unutmamızdı. Ben elimle dosyayı işaret ederken bile, onun bakışları dosyada değil, bende kaldı. Yüzümü hissettim; yanaklarımda bir sıcaklık yükseliyordu. Yutkundum. O ise kıpırdamadan, sadece gözleriyle konuşuyordu. Kelimelerden çok daha fazla şey söylüyordu o bakış. Bir anda ayağa kalktı ve belimden kavrayarak beni kendine doğru çevirip, şaşırmama bile fırsat vermeden dudaklarıma yapıştı. Ona bu da yetmedi, belimden sıkıca kavrayarak beni kaldırıp masasına oturttu ve elleri bacaklarımda gezinirken, dudaklarımı hunharca öpmeye devam etti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD