* * * * *
Aşağıya indim. Gözüme barı kestirmiştim; doğrudan insanların arasından geçerek oraya gittim ve barın sandalyelerinden birine yerleştikten sonra yakışıklı barmeni işaret parmağımla yanıma çağırdım. Yaklaşıp ilgiyle beni süzdüğünde en alkollüsünden kokteyl istediğimi söyledim. Gözümün önünde hazırladı ve bardağı önüme koydu.
Kokteyl bardağını elime alıp tamamen kafama diktim ve tekrar onun önüne attım:
“Bir tane daha.”
Hızlı gittiğimi görüp şaşırmıştı ama yine de bir bardak daha hazırladı. Onu da kafama diktim.
“Bir tane daha.”
Ve sonra bir tane daha…
Artık daha iyi hissediyordum.
Aradan birkaç dakika geçmişti; dans etme isteğiyle dolup taştım. Tabii bu sırada Varis Karan hâlâ ortalıkta görünmüyordu. Arka odada o kadınla ne yapıyorsa artık… Gerçi sana ne Tuğba, seni ne ilgilendirir sonuçta?
Şöyle bir dans eden insanlara baktım, eğleniyor gibi görünüyorlardı. Ben de kalktım ve yanlarına gittim. Herkesin ortasındaydım, kalabalığın ortasında ama yalnız… Beni tanıyan kimse yoktu. Bunun verdiği özgüvenle dans ettim. Gerçi kokteyller şimdiden beni mutlu etmeye başlamıştı, hiçbir şey umurumda değildi.
Kollarımı havaya kaldırdım, gözlerimi kapattım ve dans ettim; kendimi müziğin ahengine bırakmıştım. Çalan müzikler o kadar güzeldi ki kaç şarkıya dans ettim bilmiyorum. Ama ara sıra gelip bir kokteyl daha kafama dikip öyle dönüyor, daha da fazla dans ediyordum. Ellerimle kendi bedenimin tüm kıvrımlarını hissediyor, kendimden geçmişçesine dans ediyorken bir de el hissettim.
Gözlerimi açtım ve karşımda yabancı, hiç görmediğim bilmediğim bir adamın olduğunu fark ettim. Esmer, koyu gözlü, baygın bakan biriydi. Belli ki o da benim gibi sarhoş ya da madde halindeydi. Dans etmeye başladık. Ama oldukça yakın, sarmaş dolaş halde…
İlk önce hiçbir şey konuşmadık ama sonra bana:
“Adın ne, seni burada hiç görmedim,” dedi.
“Boş ver,” dedim. “İsimlerin bir önemi yok. Kim olduğumuzun hiçbir önemi yok, sadece anı yaşa.”
Dans etmeye devam ettik. Onun eli benim bel kıvrımımda gezinerek aşağıya doğru inerken elini tutup yeniden belime çektim.
“Çok yaramazsın, hiç tavsiye etmem.”
“Niyeymiş o?” dedi kendinden geçmiş halde. Zaten bana geldiğinde de öyleydi. Gerçi yani benimle ilgili değildi, belki de kafası güzel olduğu için beni güzel görüyordu.
Bir anda biri kolumdan tutup çekti ve ardından dans ettiğim o adamla arama girdi. Onu görünce ayıldım sanki; yüzüme soğuk su çarpılmış gibi hissettim. Varis Bey’di bu. Araya girdiği yetmezmiş gibi bir de adama öyle bir kafa geçirdi ki adam yere düştü ve kalkamadı. Dehşet içinde elimle ağzımı kapattım.
Varis Bey arkasına dönüp kolumdan tuttu ve beni oradan uzaklaştırdı. Merdiven boşluğunda, kimsenin görmediği bir yerde beni duvara sıkıştırdığında neye uğradığımı şaşırmıştım. Karşımdaki gölgesi beni tamamen örtüyordu; karanlıkta kaldım, onun karanlığında.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye gürledi. Müziğe rağmen sesini çok net duyabiliyordum ama başım dönüyordu.
“Ne yapmışım Varis Beyefendi? Siz istediğinizde her şeyi yapacaksınız da ben başkasıyla dans edemeyecek miyim?”
Çenemi tutup iki parmağıyla sıkarak yukarıya kaldırdı ve yüzüme eğildi. Öyle ki nefesi yüzümdeydi, kokusu burnumda.
“Sakın… bir daha sakın böyle bir şey yapma,” diye gürledi. “Başka biriyle yakınlaşamazsın. Bunu sana söyledim. Biri bunu görürse benim prestijim sarsılır ve seni mahvederim Tuğba.”
Güçlükle yutkundum ve hıçkırdım.
“Ama sen yapabiliyorsun,” dedim, alkolün verdiği cesaretle ağzımı tutamıyor, kendimi susturamıyordum. Elimi yukarı doğru uzatıp, “Sen o kadınla arka odalara geçerken fanfini fin fon yaparken ben oturup seni mi bekleyecektim? Külkedisi filan mıyım ben? Sen ne sanıyorsun beni? Kocası dışarıda önüne gelenle yatıp kalkarken, evde yemek pişirip pencerede onu bekleyecek kadına mı benziyorum?”
Yüzünde tiksinir gibi bir ifadeyle,
“Kapat çeneni, leş gibi alkol kokuyorsun. Ben sana içme demedim mi?” diye azarladı beni.
“Ohooo, Varis Bey, çocuk mu azarlıyorsun sen? Benim ne içeceğime karışamazsın,” dedim. “Senin kafan almıyor galiba,” diyerek işaret parmağımı şakağına vurdum.
Elimi tutup aşağıya indirdi ve daha öfkeli bir ifadeyle,
“Kapat çeneni, yoksa çok fena olacak,” dedi.
Konuşmama fırsat vermeden beni çekiştirmeye başladı. Barın oradan çantamı aldık ve beraberce, daha doğrusu onun sürüklemesiyle barın arka sokağındaki gizli kapıdan çıktık. Varis Bey arabayı buraya getirttirmişti. Hızlıca beni bindirdi ve kendisi de bindi. Yana doğru kaydım, hıçkırıyordum ve başım dönüyordu.
Elimi alnıma koyup, “Başım dönüyor,” diye itiraf ettim. Araba yola çıkmıştı ve normalde beni araba tutmazken bir anda midem bulanmaya başladı. Öğürmeye başladım ve Varis Bey’e bakıyordum.
“Sakın,” dedi. “Sakın Tuğba.”
Ama artık çok geçti. Kendimi tutamadım ve onun gömleğine kustum.
Bölük pörçük bir şeyler hatırlıyordum. Başımı onun omzuna koyduğumu… “Çok güzel kokuyorsun,” dediğimi… Sonra eve geldiğimde zar zor beni anneme teslim ettiğini ve ardından hiçbir şey söylemeden gittiğini de hatırlıyordum.
Annem beni duşa soktu, sonra da yatağıma yatırdı. Üstümü örttü, bir şeyler söylüyordu ama hatırlamıyordum bile.
Sabah kalktığımda hatırladığım tek şey, geceyi berbat ettiğimdi.
Perişan halde aynaya baktım. Saçlarım hâlâ nemliydi; annem makyajımı çıkarmış, bana duş aldırmıştı. Ama şakaklarım, alnım… O kadar çok ağrıyordu ki kafam çatlayacak gibiydi. Dün gece olanları yavaş yavaş hatırlamaya başladıkça kendimden utandım. En sonunda Varis Bey’in üzerine kustuğumu hatırlayınca elimle ağzımı kapattım:
“Gir, Tuğba… Yer yarılsın da içine gir!”
Hemen arayıp konuşmalıydım. Her şeyi mahvetmiştim. Duygularımı kontrol edememiş, onun lafından çıkmış, alkol almıştım. Sonrası da… Yarısı malum, yarısı karanlık.
Telefonuma yapıştım. Saate baktım, olmuş saat 10! İşe de geç kalmıştım. Hemen son aramalardan Varis Bey’in numarasını buldum, titreyen ellerimle kulağıma götürdüm. Kalbim deli gibi atıyordu. Ya sözleşmeyi feshederse?
“Lütfen… Çok kızmamış olsun, lütfen…” diye diye bekledim. Telefon uzun uzun çaldı. Tam vazgeçip kapatacaktım ki açtı.
“Alo… Varis Bey?”
“Neredesin? Çabuk işe gel!”
“Hemen geliyorum efendim. Sadece arayıp haber vermek istedim. Kusura bakmayın, uyuyakalmışım…”
“Çabuk işe gel. Seninle konuşacaklarım var.”
Ve daha cevap bile veremeden telefonu yüzüme kapattı.
Ekrana dehşet içinde baktım. Çok kızmış gibiydi… Haklıydı da. Şimdi bittim işte, kesin kıtır kıtır kesecek beni…
Hızla üstümü giydim. İşe giderken bile eksiksiz olmalıydım. Siyah mini bir elbisem vardı; yarım kollu, göğüs kısmı V şeklinde ama abartılı olmayan bir dekoltesi vardı. Düz, kurtarıcı bir elbiseydi. Hemen onu üstüme geçirdim. Saçlarımı hızlıca sıkı bir topuz yaptım. Normalde makyajımı iki dakikada bitirmem imkânsızdı ama bu kez başardım. İşte, korku insana neler yaptırıyordu…
Parfüm sıktım, ayağıma siyah stilettoları geçirdim. Tüm gün işkence olacaktı ama bu elbisenin altına başka bir şey de yakışmazdı. Büyük çantamı aldım. İçinde ajandalarım, kalemlerim, gün içinde kullandığım bir sürü şey vardı. Bazen başka bir şirkete gidiyorduk ve o çanta her zaman işime yarıyordu.
Tamamen hazırlanıp odamdan çıktım ve aşağıya indim. Annem salondaydı, telefonda konuşuyordu. Sevgili akrabalarımıza, ne kadar zengin olduğumuzu ve benim de ne kadar iyi ve zengin bir adamla evleneceğimi şimdiden anlatıyordu.
“Ah anne, ah…” dedim içimden. “Dereyi görmeden paçaları sıvadın.” Sonuçta ne olacağı belli değil. Belki adam sözleşmeyi feshetmek için çağırıyor, belki ayrılacağız. Niye hemen herkese söylüyorsun? Yarın öbür gün dalga geçecekler…
Salona girer girmez, “Anne, beni neden uyandırmadın?” diye hesap sordum.
Telefonu eliyle kapatıp bana döndü:
“Kız, salak mısın sen? Kaç kere çağırdım seni, haberin var mı? Ama tabii geceden içip içip sızarsan öyle olur, kalkamazsın.”
“Anne bittim ben… Varis Bey, yani Varis, beni hemen şirkete çağırıyor. Gece sarhoş olup her ne yaptıysam… Of! Şimdi aceleyle çıkıyorum. Sen de kimseye bir şey anlatma artık, anlata anlata her şeyi bozuyorsun!”
Söylenerek salondan geçip dış kapıya yöneldim. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda bir taksi çevirmeyi düşünüyordum ama kapının önünde beni bekleyen bir araba ve şoförü vardı. Şoför kapıyı açınca bir süre dumur oldum, öylece kaldım. Sonra hızlıca arabaya yerleşip yola çıktım.
Şirkete vardığımda neredeyse koşarak asansöre bindim. Yukarı çıkar çıkmaz koştura koştura odama girdim. Çantamı bırakıp cam duvardan Varis Bey’e baktım. Yüzü çok sert görünüyordu, beni parçalayacak gibi bir hali vardı.
“Gitmesem mi acaba… Kendi kendime kovayım, istifamı vereyim çıkayım ya olmaz mı?” dedim içimden. Ama mecburdum yanına gitmeye. İşin ucunda bir milyon dolar vardı. Madem bu oyuna girdim, eli boş çıkmayacaktım.
Artık rahat bir hayat yaşamak istiyordum. Yetersizlik hissinin her gün kafama çakılmasından da sıkılmıştım. Odasının kapısına geldiğimde kendimi toparladım. Üstümü başımı düzelttim, hafifçe öksürerek sesimi de toparladıktan sonra kapıyı tıklattım.
Biraz sonra “Gel” dediğini duydum ve içeri girdim.
Karşısına geçtiğimde ellerimi önümde birleştirdim. O kadar gergindim ki topuklu ayakkabılarımın üzerinde durmakta zorlanıyordum.
“Merhaba Varis Bey… Ben sizden dün gece adına çok özür—”
“Dileme!” diyerek sözümü kesti ve bakışlarını gözlerime dikti. Gözleri kapkara görünüyordu, bana fazlasıyla sinirlenmişti.
“Haklısınız efendim. Ama beni dinleyin, lütfen…”
Ayağa kalktı ve yanıma geldi. Karşımda durduğunda daha da titriyordum.
“Neyi dinleyeceğim Tuğba? Ne anlatacaksın özür dilemekten başka? Daha sana az önce içme demişim. Sen kaç bardak içtin de o hale geldin? Oraya gitme amacımız vardı; o kapıdan doğru düzgün çıkıp magazincilere boy göstermemiz gerekiyordu. Seni insanlara tanıtacaktım. Sen oradan ne halde çıktığının farkında mısın?”
Dudaklarım titredi.
“Biliyorum Varis Bey, anlıyorum ama telafi etmeme izin verin…”
“Vermiyorum. Ne yapacaksın?”
Donup kaldım. Hayır, böyle bitemezdi. Zaten onun istediği tazminatı ödeyemezdim. Hem almak istediğim bir milyon dolardan hem bu ışıltılı hayattan olacaktım, hem de kaldıramayacağım bir borcun altına girecektim.
“Yapmayın lütfen… Özür diliyorum. Bir de olmayacağının sözünü veriyorum. Sadece bir şans istiyorum. Lütfen, sadece bir şans…”
Yalvaracaktım neredeyse. Para için her şeyi yapabilecek biriydim çünkü eksikliğini fazlasıyla hissetmiştim…
Bir süre öylece düşünceli halde gözlerime baktı. Ben onun önünde kıvranıyordum. İki dudağının arasından çıkacak olan kelime kaderimi etkileyecekti.
“Seni affetmem için bir sebep söyle,” dedi.
Düşündüm. Böylece ondan istediğim bu şansı kendi ellerimle yaratmamı istiyordu. Ama onun bilmediği bir şey vardı; ben kıvrak zekalı bir insandım.
“Tabii hemen söyleyeyim… Sözleşmemizdeki 36. maddeye uymadığınız için aslında ilk kuralı bozan siz oluyorsunuz. Ben de etkiye tepki verdim…”
Gözlerini kıstı, elleri cebinde dikkatle bana bakıyordu.
“Yani kusura bakmayın Varis Bey ama o kadınla—o Esin denen kadınla —arka odaya geçmeyi biliyorsanız, demek ki ben de istediğimi yapabilir, istediğim adamla dans edebilir, yakınlaşabilirim.”
Uzun bir sessizlik oldu.
Ben ne dedim? Nasıl cesaret ettim?
Hiç beklemediğim bir anda ellerini cebinden çıkardı ve bir elini belime sarıp beni bir anda döndürünce ağzımdan çığlık fırladı. Sırtım onun çalışma masasıyla buluştuğunda ayaklarım yerden kesilmişti…