YAKINLIK.

1426 Words
* * * * * Varis Bey butikteki tüm kıyafet, ayakkabı ve çantaları resmen benim için almıştı. Hepsi arabaya taşındı; arabanın bagajı ve arka koltuk tamamen poşetlerle doluydu. Oradan çıkıp bir mücevherciye gittik. Mücevherler birer birer önüme serildiğinde ağzım açık bir şekilde sadece bakıyordum. Pırlantalar, altın, zarif bileklikler ve kolyeler… Her şey o kadar güzeldi ki. Ben hiç anlamıyordum ama Varis Bey “bu olsun, bu da olsun” diyerek takıları set halinde seçiyor ve ayırttırıyordu. Mücevherci yanımızdan kalkıp gidince Varis Bey’e doğru eğilip, “İşimiz bittiğinde bunlar bende mi kalacak?” diye sordum. Önce durup bana dümdüz baktı. İçimden “şu an sıçtın” diye geçirirken o hiçbir şey cevap vermedi. Ben de, “anlıyorum” diyerek geri çekilip başka yöne bakmaya ve konuyu değiştirmeye çalıştım ama başarılı olamadım; o baktığı için utanıyordum. Oradan çıktıktan sonra artık çok acıktığımı itiraf ettim. Varis Bey, “Bildiğim iyi bir yer var, buraya çok yakın,” dedi ve tekrar arabaya atladık. Bu sefer yemek yemeye gittik. Varis Bey sanırım magazincilere yakalanmamızı istemiyordu; bunun için geceyi bekliyordu. Bu yüzden göze çarpmayan, gizli saklı bir yerdeki bir restorana gittik. İçerisi pek kalabalık değildi. Camdan uzak bir yerde oturttu beni; karnımı doyurdum. Kendimi yetim bir çocuk gibi hissediyordum; sanki beni sokaktan bulmuş, yedirip içirip giydiriyordu. Bunu düşününce sırıttım. Benim güldüğümü fark edince, “Niye gülüyorsun?” diye sordu. Kafamı iki yana sallayıp sırıtmaya devam ettim. “Hiç, sadece aklıma bir fıkra geldi,” dedim; ama o ikna olmamıştı. “Hadi, neye gülüyorsun böyle?” dedi. Anlaşılan ısrarcı olacaktı ve ben kurtulamayacaktım. Kollarımı masada birleştirdim ve vücudum ona doğru eğildi. “Hani beni böyle alışverişe götürdünüz, sonra da yemeye… Yani aklıma şu geldi: sanki sokaktan bulduğunuz bir yetim çocuğu giydirip doyuruyormuşsunuz gibi — işte buna güldüm,” dedim. Peçeteyle dudaklarının kenarını sildi ve onun da ufak bir tebessümünü gördüm. “Öyle değil mi zaten?” dedi. Bu sefer dayanamayıp kahkaha attım. “Öyle tabii, öyle Varis Bey,” dedim ve yeniden uyarıldım. “Varis Bey değil, Varis veya ‘aşkım, canım, sevgilim’ diyebilirsin. Baş başa olduğumuzda bile ağzın alışsın. Bak, ben sana ‘sen’ diye hitap etmeye başladım; önce sen de böyle yap,” dedi. “Tamam, öyle yaparım,” dedim. Tabii bir anda patronumla samimi olmak kolay olmuyordu; üstelik kendimi ülkenin en zengin adamının yanında bulunca afallamamak elde değildi. Yemeğimiz bittikten sonra birer kahve içtik; çok bir şey konuşmadık. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Varis Bey ile beraber yeni evime gittik. Boğaza bakan lüks bir villanın bahçesine girdik. Gözlerime inanamadım; etrafa bakınıyordum, şaşkınlığımı gizleyemeyip dönüp ona baktım. “Nasıl yani, şimdi biz burada mı yaşayacağız?” diye sordum. “Tabii,” dedi. Beraber arabadan indik. Kapının önüne gelmiştik ki annem evinin kapısından çıktı; gayet neşeli bir halde bizi karşıladı. “Hoş geldiniz Varis Beyoğlu, hoş geldin kızım,” dedi. Bir anda böyle bir eve konunca annem mutlu olmuştu; tabi o, tüm bunların kısa süreceğini bilmiyordu. Ben biliyordum; bu yüzden çok alışmayacak, sadece tadını çıkaracaktım Varis Bey’in bana sunduklarının. Aslında bir anda ortada kalmam benim için şok olmayacaktı; annem içinse büyük bir şok olacaktı ve ben de ondan küçük bir intikam almış olacaktım. O yüzden bu teklif bana mantıklı gelmişti; her yönden bana hayrı vardı. Beraber eve geçtik. Ben hayranlıkla etrafa bakınıyordum; hayatımda böyle bir evin içinde bulunmamıştım, yanından bile geçmemiştim; sadece televizyondaki dizilerde gördüğüm evler gibiydi bunlar. Manzarasının boğaza bakması beni tamamen etkiledi. Uzaktan bakıp “Yahu bu evlerde kimler yaşıyor, bunlar ne iş yapıyorlar?” diye düşündüğüm o villalardan birindeydim işte. Geçici olarak da olsa burada bulunmak güzel olacaktı. Bahçeye çıktığımda hemen manzara ve havuz karşıma çıktı; havuzun etrafında yeşillikler vardı. Resmen bu dünyada cenneti yaşayan bir kesim vardı ve biz bunların arasında değildik. Bir an annemin Varis Bey’i darladığını fark edip eve geri döndüm. Annem Varis Bey’i koltuğa oturtmuş, koluna girmiş adamı darlıyordu. “Tam da tamir ettiğim gibi,” deyip yanlarına gittim ve Varis Bey’e elimi uzattım. “Gel aşkım, beraber bahçeye çıkalım,” dedim. Varis Bey elime baktı; bu hareketi ve bana “aşkım” dememi beklemiyormuş gibi görünüyordu. Haklıydı; ben de kendimden böyle şeyler beklemiyordum. Elimi tuttu ve ayağa kalktı. El ele birlikte bahçeye çıktık. Biraz ilerledik; havuzun yanından geçtik. Ağaçlık alandaki gölgede salıncak koltuk vardı; beraber oturduk. Önce normal oturuyorduk ama annemin bizi izlediğini fark edince ona yaklaştım. O da kolunu omzuma attı. Çok yakındık; mis gibi parfüm kokusu burnuma, genzime doldu. Gülerek ona bakıp, “Annem bize bakıyor,” dedim. O da gülümseyerek, “Farkındayım,” dedi. “Ee, ne yapacağız şimdi?” dedim sırıtarak. “İdare edeceğiz; bize bakıyor, ikna etmemiz gerekiyor,” dedi. Elini yüzüme götürdü. Parmakları yanağıma dokunduğunda hiç mi ürpermedim bilmiyorum. Baş parmağıyla elmacık kemiğimi okşarken gözlerimin içine bakıyordu. O kadar yakındık ki kalp sesimi duyuyor muydu acaba? “Sus,” dedim bir anda. Varis Bey kaşlarını çatıp, “Bana mı diyorsun?” diye sordu. “Hayır,” dedim hemen telaşla. “Tuğba, burada başka hiç kimse yok; kime diyorsun sen?” deyince, “Boş ver,” dedim. “Sana değil yani.” “Başını göğsüme yasla,” dedi. Dediğini yapıp başımı yavaşça göğsüne koydum. O da başını benim başıma yasladı. Resmen bana sarılıyordu. Tabii annem bu sırada bizi izlediği için bunları yapıyordu ama yine de kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. “Kapılma Tuğba, sakın kapılma. Hepsi bir oyun, sadece bir oyun,” diyordum ama şu kalbim susmuyordu ki. Annem gittikten sonra hemen birbirimizden aralandık. “Ben gidip gece için hazırlanacağım,” dedim. “Tabii, 9’da seni alacağım,” dedi. “Tamam. Bu gece görüşürüz o zaman,” deyip ayağa kalktım. Yanından uzaklaşınca nefesimi çok fazla tuttuğumu fark ettim. Elimi kalbime götürdüm ve derin derin nefesler almaya çalışarak eve ilerledim. Annem hizmetçiye direktifler veriyordu. Evet, resmen hizmetçimiz de vardı artık. Ama buna çok sevinmiştim doğrusu; yoksa annem bu koca villayı bana temizletmeye kalkardı. Genelde işten yorgun argın geldiğim halde ve o evde olduğu halde işleri yine bana yaptırıyordu. Yapmadığımda da o kadar konuşuyordu ki mecbur yapıyordum, sussun diye. Yanına yaklaşıp, “Anne, benim odam nerede?” diye sordum. “Gel benimle, sana en güzel manzaralı odayı ayırdım,” dedi. “Yapma ya, öyle mi? Allah razı olsun,” deyip gözlerimi devirdim. “Çok konuşma, hadi, düşünme,” deyip merdivenlere doğru gidince ben de peşine takıldım. Üst kata çıktık. Sadece iki katlıydı ama çok büyük bir evdi burası. Merdivenlerden çıkınca tam karşıdaki odanın kapısını açtı. Ben daha ilk adımımı attığımda donup kaldım. Önümde kocaman camlar ve Boğaz manzarası vardı. Yatağım bu manzaraya bakıyordu. “Anne, bu manzara neee!” diye bir nida çıktı ağzımdan. “İşte bunu diyorum. En güzel manzara bu odada, en ferah oda da burası. Gerçi sen evlenene kadar burada kalacaksın, ondan sonra ben yerleşeceğim buraya,” dedi. Dönüp ona kırmızı görmüş boğa gibi baktım. “Ne yani kızım, evleneceksin. Bu güzelim oda boş mu dursun yani?” dedi. İçimden kahkahalar attım. Hâlâ ömür boyu bu evde yaşayacağımızı falan düşünüyordu. Ne kadar tatlı bir düşünce! O kadar masum ki benim annem; kesinlikle parada pulda gözü yok, sadece kızının mutluluğunu düşünüyor... Yersen. “Bak, poşetleri şuraya bıraktılar. İçine bakmadım ama Varis oğlum tüm mağazaları yığmış buraya maşallah. Çok şanslısın, sakın elinden kaçırma bu adamı. Bir dediğini iki etme, uyum sağlamaya çalış, lafını dinle…” Bla bla konuştu, durdu. O gittikten sonra eşyalarımı kendim yerleştirmek istedim ve hepsini dolaplara teker teker dizdim. Zaten dolapların içi ve ev tertemizdi, önceden temizlenmişti. Kıyafetleri boy aynasında üzerime tutarak hangisini giyeceğimi düşünüyordum. Sonuçta bir gece kulübüne gidecektik ve magazin basınına yakalanmış gibi yapacaktık. Elbiseler etrafa saçıldı; ayakkabılar bir yanda, çantalar diğer yanda… En son kendimi yatağa attım ve oflayarak tavana baktım. “Zenginlik ne zor! Daha şimdiden yoruldum. Oraya ne giyilir, burada ne takılır, şurada ne yenir diye kafayı yiyeceğim sanırım… Büyük başın derdi çok olur,” derler ya, işte öyle. Akşam 9’a beş kala hazırdım. Mavi, ultra mini, göğsü taşlı ve dekolteli elbiseyi giymiştim. Göğüslerim ve kalçam biraz dolgun olduğu için, normalde bu kadar seksi durmaması gereken bir elbise bile bende farklı duruyordu. Bunu giyip giymemek arasında kalmıştım ama en sonunda kararımı verdim. Saçlarıma maşa yapıp sırtıma saldım, makyajımı da yaptıktan sonra ayakkabımı giyip çantamı aldım. Saat tam 9.00’da odamdan çıkıp merdivenlere indim. İnerken bir anda kapının yanında, bir eli cebinde, diğer kolundaki saate bakan yakışıklı kavalye mi gördüm. Üzerinde şık bir smokin, içinde beyaz gömlek… Saçları özenle taranmış, yeni tıraş olmuş, buram buram losyon ve parfüm kokan… Adeta jilet gibi görünen o yakışıklı adam beni bekliyordu. Kafasını kaldırıp bana baktı. Tüm ciddiyetiyle gözlerini üzerime diktiğinde bir an geri dönüp kaçacağım sandım. Bakışlarıyla beni baştan aşağı süzdü. Merdivenlerden yavaş yavaş inip onun yanına yaklaştığımda elimi tuttu. Kapıyı açıp çıkarken beni de peşinden götürdü…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD