* * * * *
“İhaleye karşılık yanındaki güzellikle bir gece.” demişti Akif Karaman.
Varis durur mu, delirdi tabii.
Ben de değildim ama… onun onuruna dokunmuştu. Fırlayıp tekrar Akif’in yanına döndü. Ben yumruk atacak, kavga büyüyecek sanmıştım. Ancak işaret parmağını Akif Karaman’ın kalbinin üstüne koyup yüzüne doğru eğildi ve tehdit eder bir tınıyla:
“Senin paran ne de ihalen, benim yanımdaki kadına geçmez. Ve bir daha yanımdaki kadına, benim kadınıma bir laf edersen, bu güneşli günleri mumla arayacaksın.” dedi.
Arkasını döndü, yanıma geldi, elimi tuttu ve oradan uzaklaştık.
Beni hızla uzaklaştırmıştı ama ben hâlâ, “Benim kadınım.” dediği yerde takılıp kalmıştım. O an zihnimde dönüp duruyordu.
Beraber arabaya bindik ve şirkete geri döndük.
“Hiç kimseyle görüşmek istemiyorum. Kalan toplantıları iptal et.” dedi ve odasına girdi.
Jaluzileri indirip yine kendini kapattı. Çok öfkeli görünüyordu. Onu sık sık bu halde görmüyordum ama anlaşılan Akif Karaman’ın bana laf etmesi onu çok kızdırmıştı.
Bunu düşününce yüzümde bir gülümseme peyda oldu ama sonra hemen elimle yüzümü düzelttim.
“Ne oluyor sana Tuğba? Niye gülüyorsun aptal aptal?”
Sanki iyi bir şey olmuş gibiydi. Oysa Akif Karaman bu işi burada bırakmazdı. Varis Bey açık açık tehdit etmişti onu. Ama belli ki Akif de Varis’e önceden bilenmişti; yoksa durduk yere toplantı boyunca niye sataşsın ki?
Bir de üzerine bunu söyleyince anladım ki, Varis Bey’le uğraşacak. Önceden bir şeyler olmuş, belli ki.
Sonra dedim ki kendi kendime:
Sen onun kadını değilsin. Bu bir oyun, unutma.
O sanırım Esin denen o kadınla birlikte. Zaten ilk gördüğüm anda o kadından elektrik alamamıştım ve hâlâ da alamıyorum.
Yaklaşık yarım saat sonra bir kupa kahve aldım ve yanına gittim.
Akşam olmuştu, hava kararmıştı. Kapısına iki kere tıklattım. İçeriden “Gel.” komutunu duymadım ama yine de kapıyı açıp içeriye girdim.
Ben içeri girer girmez,
“Tuğba, ben sana beni rahatsız etme demedim mi?” diye çıkıştı.
Evet, bağırmamıştı ama kelimeleri ve yüz ifadesi o kadar sinirliydi ki...
Yine de sessizce kapıyı kapattım ve yanına yaklaşıp kupayı uzattım.
Büyük cam duvarların önündeki uzun siyah deri koltuğun bir ucunda oturmuş, eliyle alnını kapatmıştı. Kupayı ona doğru uzattım.
“Bence bir kahve iyi gelir.” dedim.
Bir anda elimdeki kahveye vurmasıyla fincan elimden fırladı, ben de küçük bir çığlık attım.
Fincan az ileride yere savruldu, paramparça oldu. Kahve her yere saçıldı.
Şaşkınlıkla dönüp tekrar Varis Bey’e baktım; o da oturduğu yerden gözlerini bana dikmişti.
“Ne yapıyorsunuz Varis Bey? İstemiyorum demeniz de yeterliydi.” dedim şaşkınlıkla.
“Ben söylüyorum Tuğba! Ama sen anlamıyorsun. Üstelik hâlâ bana ‘Varis Bey’ diyorsun. Daha sen bile inanmıyorsun bu oyuna. Çok pot kırıyorsun. Herkes seni asistanım olarak tanıyor ve senin tavırların yüzünden hâlâ öyle olduğumuzu düşünüyorlar.”
“Tamam, çok özür dilerim. Daha dikkatli olmaya çalışacağım.” dedim. Onu alttan almaya çalışıyordum; öfkeliydi, üzerine gitmemeliydim.
“Hep aynı laflar Tuğba. Böyle giderse bu işi bitireceğim. Çünkü belli ki sen bunu yapamayacaksın.”
Hemen telaşlandım. Gözlerim kocaman açıldı, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemedim.
“Ama... ama Varis Bey, yani Varis… neden? Yani şey... Ben dikkatli olmaya çalışıyorum, elimden geleni de yapıyorum. Sizin—yani senin—söylediğinin dışına çıkmamaya çalışıyorum. Bu kolay bir şey değil ama ben elimden geleni yapıyorum.”
“Çalışmayacaksın Tuğba. Yapacaksın.” dedi, üstüne basa basa.
“Tamam, anlıyorum ama ben—”
“Sus Tuğba! Konuşma!” diye çıkışınca sinirlendim.
“Ben sizin köleniz değilim Varis Karan! Bir anlaşma yaptık. Ben sizin sahte nişanlınız, sonra da sahte karınız olacağım. Bir sene sonra ya da iki sene sonra bu oyun bitecek. Bu yüzden benimle doğru konuşun.”
Bir anda yüz ifadesi değişti.
Evet, onunla para karşılığı anlaşmıştım ama yine de tüm ipleri eline veremezdim.
Kendimi bu kadar aşağıya düşüremezdim.
Bir anda kolumdan tutup beni kendine çekti. Diğer elini belime koydu ve beni dizine oturttu.
Tek dizinin üstündeydim. Ellerim şaşkınlıkla onun göğsüne konmuştu.
Bedenimdeki sıcaklık bir anda yükseldi; kalp atışlarım hızlandı.
Bir eli belimde, diğer eli bacağımın üstündeydi. Elbisemin açıkta bıraktığı noktada parmakları sanki tenime saplanmak ister gibiydi.
Bacağımda gezinen eline, sonra gözlerine baktım. Sertçe yutkundum.
Kararmış gözleri, mis gibi kokusu, dokunuşları ve bakışları... her şeyiyle garip derecede baştan çıkarıcıydı.
O, bu şehrin sahibiydi.
Bense sıradan bir sekreter.
Asla olmayacağını bile bile ona böyle bakmamalıydım.
Ama o da aynısını düşünüyor muydu, bilmiyordum.
“Varis Bey… ne yapıyorsunuz?” dedim.
Belimdeki eliyle beni biraz daha kendine bastırınca, ellerim onun omuzlarına tutundu.
Dudaklarımız neredeyse değecek kadar yaklaştı ve soluğum kesildi.
Nefesimi tuttum; göğsüme bir darbe yemiş gibiydim.
Bu yakınlık, bu temas... sanki onun tuzağına düşmüş gibiydim.
Kaçamıyordum. Onun dizinden kalkıp gitmeye takatim yoktu sanki.
“Bana sevgilim de.” diyerek bakışlarını dudaklarıma indirdi.
Ben de istemsizce onun dudaklarına baktım.
Dolgun, ıslak dudakları nefes kesici görünüyordu.
Tam o anda…
Dudaklarımız neredeyse birbirine değecekti.
Aramızdaki hava yoğunlaşmış, nefeslerimiz birbirine karışmıştı.
Ama tam o an, zihnimin bir köşesinden bir düşünce saplandı kalbime — bir cümle kadar kısa ama bir hançer kadar keskin:
“Bu ilişki sahte… O hâlde bu ne?”
Gerçeği biliyordum.
Biz sadece bir anlaşmanın içindeydik.
Bir senaryo, bir oyun.
Ve sahnede kimse yokken, biz neyin provasını yapıyorduk?
Bu düşünceyle birlikte içimdeki büyü bir anda kırıldı. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu ama mantığım kontrolü ele geçirmişti.
Onun kolları gevşemişti; o kısa anı fırsat bilerek hızla kucağından kalktım.
Ayakkabılarımın topukları zeminde yankılandı — sert, kararlı ve panik dolu adımlarla odadan çıktım. Kapıyı kapattığımda içimde yankılanan tek şey kalp atışımdı.
Durmadım.
Koşar adımlarla kendi odama geçtim, çantamı kaptım.
Her adımda içimden bir ses “Git!” diyordu, “Kaç buradan!”
Koridor sessizdi, ama topuklularımın sesi sessizliği bıçak gibi kesiyordu.
Sadece o sesi duyuyordum.
Ve kalbimi.
Kalbim sanki boğazımda atıyordu — nefesim düzensiz, göğsüm körük gibi inip kalkıyordu.
Asansörün önüne geldiğimde parmağım titreyerek düğmeye bastı.
Bir, iki, üç kere…
Tüm sinirlerim boşalmış gibiydi.
Kapılar nihayet açıldı, içeri girdim. Düğmeye bastım, kapanmasını bekledim.
Ama o anda — tam kapılar birleşecekken — bir ayakkabının burnu araya girdi.
Kapılar tekrar açıldı.
Ve Varis içeri girdi.
Donakaldım.
Geriye, asansörün soğuk metal duvarına kadar çekildim.
Kalbim şimdi daha da hızlı atıyordu.
O, hiçbir şey söylemeden bir adım attı.
Sonra iki elini, omuzlarımın iki yanına, asansörün duvarına dayadı.
Kolları, sanki etrafımda bir kafes gibiydi.
“Nereye kaçıyorsun, Tuğba?” dedi, sesi kısık ama buyurgandı.
“İstesen de kaçamazsın.”
Yavaşça yutkundum.
Yüzüme yaklaştığında nefesinin sıcaklığı kulağımın arkasında gezindi.
İçimdeki bütün kaslar gerildi.
Yüzümü yana çevirdim, ama o eğildi.
Kulağımın hemen yanında, neredeyse bir fısıltıyla konuştu:
“Bundan sonra ruhun da, bedenin de… sadece bana hizmet edecek.”
Asansörün paslanmaz çelik kapısında yansımasını gördüm.
Gözleriyle beni tutan o karanlık, aynı anda hem korkutucu hem büyüleyiciydi.
O an anladım…
Ben zaten çoktan onun oyununa girmiştim.
Kâğıt üzerinde imzaladığım o sözleşme, aslında kalbime atılmış bir mühürdü.
Ve gerçekten de artık kaçış yoktu...