-Bir Dağ, Bir Konak-

2507 Words
Feyza gelin odasına girdi. Oyun havası oynamaktan kolları kopmuş gibiydi. Topuklu ayakkabılar da ayağını vurmuştu; artık dayanacak hâli kalmamıştı. Dinlenmek için büyük koltuğa oturdu, ayakkabılarını çıkarıp bir kenara bıraktı. “Oh be,” dedi içinden. Tam o sırada gelin odasındaki banyonun kapısı açıldı. İçinden çıkan kişiyi görünce şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Miran?” dedi, sesi dümdüzdü. Miran bakışlarını onun üzerinde gezdirdi. Bir elini cebine attı, dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi. “Ne zaman demişim sana teyze kızı diye?” dedi. Feyza kaşlarını çattı. Miran, sanki o konuşma hiç bitmemiş gibi devam etti: “Acımadı mı lan dilin, onu söylerken?” “Gerçek ama,” dedi Feyza ve ayağa kalktı. Miran ona doğru bir adım attı. “Ben sana yarimden başka ne demişim bu zamana kadar?” Feyza derin bir nefes aldı. “Miran, biri gelecek şimdi. Çık git şuradan,” diye sertçe uyardı. Ama Miran’ın umurunda değildi. Bugün sevdiği kadını gelinlikle görmüş, yaralı bir adamdı. İçindeki zehri kusmak istiyordu. “Şu soruma cevap ver!” diye hırladı. “Yenge dedin bana,” dedi Feyza alayla. “Belli ki senin dilini acıtmış.” “Acıttı,” dedi Miran. “Ama sen istemedin mi bunu? Yengem olmak senin tercihin değil miydi?” Feyza başını çevirdi. Bu sözleri geçen hafta da duymuştu. Geçmişte oldu demişti, bitti demişti ama Miran diretmekten vazgeçmiyordu. “Gelinlik yakışmış…” dedi Miran. Ama yüzündeki ifade, midesinin bulandığını ele veriyordu. “Teşekkür ederim. Gider misin artık? Reha her an gelebilir.” “Yalnız damadı yanına pek yakıştıramadım,” dedi Miran. Onu duymuyor gibiydi, gözleri gelinliğe takılıp kalmıştı. Üzerindeki beyazlığı, makasla parçalayıp atmak ister gibiydi. “Miran, başlama yine-” “Sevdiğim kadın yengem olmuş,” dedi, boğazındaki düğüme inat yutkunarak. “Ben başlamayayım da kim başlasın ha, Feyza?” Feyza korkuyordu. Miran’ın bakışları normal değildi. Reha şimdi içeri girse, bu hâli açıklamaları imkânsızdı. “İlk benim elimi tuttun,” dedi Miran. “Şimdi kardeşimin koynuna gireceksin, öyle mi?” Cümleleri yüzüne tükürür gibiydi. “Kes artık!” diye tısladı Feyza. Gelinliğinin eteğini avucuna alıp ona doğru bir adım attı. Aralarında iki adımlık mesafe kaldı. “Kur­dun mu lan onunla hayal? Hani benimle beş çocuk hayal etmiştin ya… Onunla kaç çocuk yapacaksın?” Feyza titreyerek derin bir nefes aldı. “Çirkinleşme,” dedi. Tokat atmamak için kendini zor tuttu; gelinliğinin eteğini daha sıkı kavradı, elleri yumruk oldu. Miran ona hüzünle baktı. “Baba yapacaktın beni… Şimdi amcası diye mi vereceksin kucağıma?” Bu söz, kulakları sağır edecek kadar keskindi. Fısıltıyla söylese de ikisinin de tüyleri diken diken oldu. “Miran!” dedi Feyza, yalvarır gibi. “Biri gelecek, git dedim!” “Takı taktım sana ben,” dedi Miran. “Yüzük takacaktım oysa…” Konuşurken bakışları, Feyza’nın kolundaki altın saate kaydı. Parmakları istemsizce gerildi, sonra gözleri kızın çok sevdiği o kömür gözlerine yükseldi. “Seviyor musun Reha’yı?” diye sordu, sesi beklenmedik kadar sakindi. “Evet. Çok seviyorum,” dedi Feyza, tek nefeste. Gözünü bile kaçırmadı. Miran’ın cebindeki eli yumruk oldu. Çene kası sertçe seğirdi. Daha bir yıl bile olmamıştı, ona seni seviyorum dediğinde. “Mavi boncukların sadece bende sanırdım,” dedi dudak kenarı küçümseyerek kıvrılırken. “Reha’ya da kaçmış demek ki?” “Haddini aşma!” diye patladı Feyza. Omuzlarını dikleştirdi. “Seninle bitirmiştim. Bitmiştik. Sanki seni aldatmışım gibi konuşma benimle.” Miran alayla güldü. Gülüşü odayı ürpertti. Gözleri karardı. “Senin haddini ne yapacağız peki, Feyza?” “Ben olması gerekeni yaptım,” dedi Feyza, sesi titremesin diye çenesini sıkarak. “Bu kadar önemli miydi anne olmak?” diye sordu Miran, bir adım yaklaşıp. “Sevdanın önüne geçecek kadar mı önemliydi?” Feyza alt dudağını sinirle dişledi. Bakışlarını kaçırdı, sonra tekrar ona çevirdi. “Benim tek hayalim anne olmaktı bu hayatta,” dedi. “En iyi sen biliyorsun. Kanımız uyuşmadı. Çocuğumuz engelli olma ihtimali çok yüksekti." Kuzen olmaları sevdalarına engel değildi. Miran onu çocukluğundan beri sevmişti. “Evlatlık alırdık,” dedi Miran, sesi çatlayarak. “Beş tane alırdık. Yada hastane hastane gezerdik. Bulurduk bir çözüm ama sen hemen bitirmek istedin." “Aynı şey değil!” diye karşılık verdi Feyza, eliyle havayı yarar gibi. "Ya engelli olsaydı. Ben bunu göz göre göre yapamam. Ablamın kızını biliyorsun . Onlarda akraba evliliği. Senin çevrende var." Feyza bu konuda haklıydı. Ablası amca oğlu ile evlenmiş iki bebeği de engelli olmuştu. Aynı şekilde Miran'ın baba tarafında halası içinde öyleydi. Akraba evliliği riskti. Onların sülalede kimler akraba evliliği yapsa çocukları ya ölüyor yada engelli doğuyordu. " Ben kabul ettim lan,” dedi Miran, gözleri dolup yüzü sertleşirken. “Yarım yanımda olsun da çocuk olmasa da olur dedim. Bu yaşıma kadar evlenmedim.” Bir an durdu, nefesi göğsünde sıkıştı. “Şimdi bana… kardeşimin çocuğunu mu yapacaksın?” Feyza öfkeyle nefes verdi, bir adım geri çekildi. Anlamayacaktı. Aynı şeyler konuşulup duracaktı. "Ben seni sevmiyorum artık ne önemi var ki artık bunların,"dedi bıkkınca, “Git buradan heme-” Tam o anda kapı açıldı. Reha içeri girdi. Miran’ı görünce olduğu yerde durdu. Kaşları hafifçe çatıldı. Kapıyı kapatana kadar gözlerini Miran’ın üzerinde gezdirdi; odadaki gerilimi tek bakışta fark etmişti. Feyza hızla kendini toparladı. Omuzlarını gevşetti, yüzüne bir gülümseme kondurdu. Reha’ya doğru bir adım atıp yumuşak bir sesle, “Aşkım,” dedi. “Miran, ne işin var burada?” dedi Reha. Miran’ın yüzünü görmüyordu. İyi ki de görmüyordu. Çünkü Miran, o an Feyza’ya bakarken ortalığı dağıtıp onu kolundan tutup götürecekmiş gibi duruyordu. “Miran?” diye yineledi Reha. Miran bir anda kendini topladı. Yüzüne alaycı bir tebessüm yerleştirip abisine döndü. “Seni çekiştiriyorduk,” dedi rahat bir tavırla. “Ne diyordu bu hergele?” diyerek Feyza’nın yanına geldi Reha. Feyza gergin bir kahkaha attı. Parmaklarını birbirine kenetledi. “İşte… seni ne sinirlendirir falan filan. Aklınca çektir ona diyor,” dedi. “Aşk olsun kardeşim,” dedi Reha, yalandan alınmış gibi. “Abine bu yapılır mı?” Miran gözlerini kısarak güldü. Bakışlarını Feyza’ya kaydırdı, imalı bir ifadeyle. “Teyze kızı ya…” dedi. “Onu düşündüğümden. Reha zor erkektir dedim. Üzme kendini dedim.” Reha kolunu Feyza’nın beline doladı. Sahiplenir gibiydi. “Ölsem üzmem onu,” dedi kendinden emin bir sesle. Miran’ın bakışları, Feyza’nın belindeki ele kilitlendi. Çenesi sertleşti. “Ruh eşimi buldum,” diye ekledi Reha. “Değerini bilirim.” Miran başını yana çevirdi, derin bir nefes aldı. Sanki odayı terk etmese patlayacaktı. “Orası öyle,” dedi. “Seversin sen kadınları.” Reha’nın yüzü bir anda ciddileşti. Feyza’nın tek kaşı hafifçe kalktı. “Yani,” diye düzeltti Miran, kelimeleri tartarak, “kadına verdiğin değeri bilirim. El üstünde tutarsın… karını.” Son kelime ağzından neredeyse kekelenerek çıktı. “Eyvallah, kardeşim,” dedi Reha. “İzin verirsen karımla baş başa kalayım iki dakika.” Miran başını salladı. “Tabii,” dedi. Kapıya yönelirken durdu, son bir kez arkasına baktı. “Görüşürüz, teyze kızı,” dedi. Yıllarca bu kelimeden kaçmıştı. Ama artık en çok söyleyeceği kelime buydu. Feyza, yüz ifadesini bozmadan gülümsedi. “Görüşürüz, teyze oğlu.” Miran kapıya döndüğü anda yüzündeki o yumuşak ifade sertleşti. Burnundan soluyarak çıktı odadan. Eli boğazına gitti. Nefesi düğümlenmişti. Boşta kalan elini duvara yasladı, kravatını gevşetti. Ciğerlerine hava dolmuyordu. Şaka maka… evleniyorlardı. Artık onun kömür gözlüsü olmayacaktı. Bir daha “Miran’ım” demeyecekti. Ne iğrençti “teyze oğlu” demesi. Midesi bulandı. Üzüm bağlarında gizlice buluştuklarında, Miran sarılmadan Feyza atardı boynuna. Kokusunu içine çekerdi, sanki dünyada başka bir şey yokmuş gibi. Şimdi belini saran kollar Reha’nın mı olacaktı hep? Bir daha dokunamayacak mıydı o ipek siyah saçlara? Ağlamak istedi. Koskoca Miran Ağa, sırtını duvara yaslayıp çocuk gibi ağlamak istedi. “Abi!” Sesle irkildi. Hemen toparlandı, Eymen’e baktı. “Hı?” dedi, zor çıkan bir sesle. “İyi misin?” “İ-iyiyim,” dedi. Kelimenin kendisine lanet ederek. “Sadece şekerim düştü.” “Acıkmışsındır. Gel bir şeyler yiyelim. Hiçbir şey yemedin.” Sevdiği kadın düğününde tek damla su içmemişti. Kendini sigaraya vurmuştu. Normalde haftada bir paket içen Miran, üç ay önce Feyza ile Reha’yı duyduğundan beri günde bir paketi aşar olmuştu. “Yok,” dedi. “Biraz hava alsam yeter.” Kardeşinin yanından geçip bahçeye çıktı. Yaz gecesinin temiz havasını ciğerlerine doldurdu. Ama dünyaya sığamıyordu. İçini de dökemiyordu. Sadece eli kolu bağlıymış gibi geriye yaslandı, sigarasını yaktı. Havaya savurduğu dumanlara konuştu, kimsenin duymadığı cümleleriyle. ***** YILDIZ'DAN... Yere sofra serdim. Üzerine büyük siniyi yerleştirdim. Kardeşim Ömer’le birlikte tabakları ve bardakları siniye taşıdık. “Abla, çok acıktım.” “Gelirler şimdi, ablacığım,” dedim, saçlarını okşayarak. Ömer kahverengi saçlı bir çocuktu. Bukle bukle saçları ensesini kapatıyor, alnına düşen ince kıvrımlar ona ayrı bir yakışıklılık katıyordu. Hayatımdaki en güzel erkekti Ömer. Anneme çok benzediği için mi bilmem ama bana hep öyle gelirdi. Ben onun tam tersine kızıldım. Çillerim burnumun üzerinden başlar, yanaklarıma kadar uzanırdı. En ufak utandığımda, heyecanlandığımda ya da soğuğa çıktığımda yüzüm hemen al al olurdu. Bu huyumu pek sevmezdim. Ömer’le gözlerimiz ise birbirine çok benzerdi. Ela renkteydiler ama tam da aynı değildi. Babam bazen, “Sizin gözleriniz yeşile çalıyor,” derdi. Demir tabaklardaki yoğurdun üzerine pekmez gezdirdim. Isladığım yufkaları sininin kenarına dizdim. “Ömer, ben odun keseyim ablacığım. Sen turşu tabaklarını getirir misin?” “Tamam ablacığım.” Bizim evimiz dağın başındaydı. Yazları bile serin olurdu. Gece Ömer üşüdüğü için sobayı yakmaya devam ederdim. Dışarı çıktım. Hava artık kararmıştı. Kömürlüğe girdim; büyük kütüğü nacağın üzerine koyup baltayla parçalara ayırdım. Çok fazla gerekmiyordu, odayı ısıtsa yeterdi. Kovayı aldığım anda beyaz Toros’un geldiğini gördüm. Babamgil gelmişti. Kovayı kenara bıraktım, hemen yanlarına ilerledim. “Hoş geldiniz!” dedim. Sultan anne yüzüme bakmadan, “Hoş bulduk kızım,” dedi. “Kızım” kelimesi onun ağzından hep soğuk çıkardı. Babam yokken bu kelimeyi kullanmazdı. Bana genelde “Düldül” derdi. Düldül, zayıf ata ya da eşeğe denirdi. Aklım yetmezken güzel bir şey sanırdım ama büyüdükçe anladım ki öyle değilmiş. Yine de takılmazdım. Atiye arabadan inerken babam da bagajdan iki valizi çıkardı. Emre’yle Kiraz koşarak eve girdiler. “Hoş geldin Atiye abla,” diyerek sarılmak istedim ama burnunu kıvırdı. “Dokunma, üstüm başım bok kokuyor,” dedi birden. Olduğum yerde dona kaldım. Utandım. Sultan annenin kızına kaş göz ettiğini gördüm. “Yanlış anlama,” dedi Atiye babama bakarak. “Yol tuttu beni, midem kötü de…” “Önemli değil,” dedim. “Buyurun içeri, sofra hazır.” Anne kız kol kola yürüdüler. Babamın elinden bir valizi almak isterken, “Ağır kızım, belin ağrır,” dedi gülümseyerek. “Yok baba, taşırım,” dedim. Valizleri alıp eve girdik. “Nasıldı Kastamonu, sevdin mi?” diye sordum. “İki dağın arasında bir yer işte,” dedi. “Uzun süre kalınca insanın ruhu sıkılıyor.” Ben hiç gitmemiştim. Arabaya sığmazdık, çocuklara ben bakardım. Burası yaylaydı. Her yer açıktı, dağlar boğmazdı insanı. Babam da buradan başka bir yeri sevmezdi. Ben de ağaçlarla kaplı bir dağın ne kadar güzel olabileceğine inanırdım. İçeri girdik. Valizleri Atiye’yle Kiraz’ın kaldığı odaya bıraktık. Eller yıkandı, sofraya oturuldu. İki tabağa patates yemeği, iki tabağa pilav koydum. “Bunu mu yaptın?” dedi Atiye, burnunu kıvırarak. “Evde başka bir şey yoktu.” Babam hemen araya girdi: “Yarın pazara gider, eksikleri alırım kızım. Miran Bey’imin sütü, yoğurdu hazır mı?” “Yoğurdu mayaladım baba. Sütün devamını yemekten sonra sağacağım,” dedim. “Tamam, güzel kızım.” Herkes yemeğe başladı. Miran Ağa’nın çok toprağı varmış. Köyün yarısı onun derlerdi. Ben hiç görmemiştim. Pek insan içine çıkmazdım. Köy meydanına sadece annem ölmeden önce inerdim, onun dışında uzun zamandır gitmemiştim. Sessizliği severdim. Kalabalıktan hoşlanmazdım. Bir dükkâna girince ne istediğimi söylemeye bile çekineceğimi bilirdim. Babam sağ olsun, eksiklerimizi hep o alırdı. Babam Miran Ağa’yı çok severdi. Miran Ağa da babamı severmiş. Babam bugüne kadar hiçbir hayvana hastalık bulaştırmamıştı. İki çoban köpeğimiz vardı; aslan gibiydiler maşallah. Anne babalarını babam onlar küçükken büyütmüştü. Kurt sürüsünü yanımıza yaklaştırmazlardı. Onlar yaşlılıktan ölünce geriye iki yaşındaki yavruları kaldı. Anne babalarından bile daha haşindiler. İsimleri Karaca ve Kömür’dü. Sadece babamı ve beni severlerdi. Çocuklardan pek hoşlanmazlardı. Bizim bulunduğumuz yer hayvan otlatmak için çok uygundu. O yüzden hayvanların sütü de eti de başka olurdu. Miran Ağa’nın sürüsü de bu yüzden kıymetliydi. Hepsine bebek gibi bakardık. Yemek bitince Atiye “uyuyacağım” diyerek içeri geçti. Sultan anne de iki yaşındaki Kiraz’ı uyutmak için onunla gitti. Emre’yle Ömer oyun oynamak için dışarı çıktılar. Ben sofrayı kaldırdım, bulaşıkları yıkadım. Dağ suyu buz gibiydi. Yaz olsa bile ellerim donar, kaşınırdı. İşim bitince Ömer’le Emre’nin ve benim kaldığımız odaya sobayı yaktım. Sonra dışarı çıkıp Miloş’un yanına gittim. Sütü birikmişti. “Aferin kızım,” dedim. Küçük tahta tabureye oturup sağmaya başladım. ***** Miran, gelin arabasının hemen arkasındaydı. Feyza & Reha yazısına bakarken gözlerinde sanki bir kıvılcım yanıp sönüyordu. Direksiyonu tutan parmakları sıkıydı; eklemleri bembeyaz kesilmişti. Arabada annesi, babası ve kardeşi Gülcan vardı. Kornaya bir kez bile basmamıştı. Babası uzanıp kornaya bastı. Arkadaki konvoy da ardı ardına çalmaya başladı. “Baba, başım ağrıyor, basma,” dedi Miran, sinirini gizlemeye çalışarak. “Oğlum, kardeşin evleniyor. Bir daha ne zaman çalacağız?” dedi keyifle ve tekrar bastı. Miran ses etmedi. Dişlerini sıktı. Sonunda büyük konağın önünde durdular. Bugün bu konak, sadece ikisi için açılacaktı. Diğer herkes başka yerlere dağılacaktı. Her şey yalnızca onlar için hazırlanmıştı. Bu düşünceyle Miran sıkıntılı bir nefes verdi, arabadan indi. Öndeki siyah araçtan gelin çıkacaktı. Büyük, kabarık gelinliğiyle Feyza inmekte zorlanıyordu. Miran gözlerini ondan ayıramadı. Reha karısına doğru gidecekken kuzeni Mehmet eline silahı tutuşturdu. “Hadi lan, sık!” dedi. Reha güldü. Feyza hâlâ zorlanıyordu. Miran ağır adımlarla ona yaklaştı, yanında durdu. Feyza başını kaldırdığında, onu çatık kaşlarla karşıladı. Gelin odasındaki konuşmaların etkisi hâlâ ikisinin de üzerindeydi. “Yardım edeyim, yenge,” dedi Miran. “Yenge” demek, diline gül dikeni gibi batıyordu. “Gerek yok… Ben hallederim.” Miran dinlemedi. Sevdiği kadının başka bir adam için giydiği gelinliğin eteklerini tuttu ve çekti. Feyza dengesini kaybedip düşecek gibi olunca refleksle Miran’ın koluna tutundu. Miran dişlerini öyle bir sıktı ki çenesi gıcırdadı. Feyza elini ateşe değmiş gibi çekmek isterken Miran kolunu bırakmadı, bileğinde kıstırdı. Gözlerinin içine baktı. “Gerdeğine ben getirdim seni,” dedi fısıltıyla. “Allah için sus!” “Kardeşimin koynuna gir diye getirdim seni…” dedi Miran. Sesi acıyla titrekti. Gözleri kızarmıştı. Feyza etrafına bakındı. Gülümsedi. Uzaktan izleyenlerin bir şey fark etmesini istemiyordu. Zorla elini çekti, arkasını döndü. Miran bir adım daha yaklaştı. Önce konağa baktı, sonra gelinlik içindeki kadının omzuna. “Hadi git şimdi,” dedi alayla. “Amca olmak için sabırsızlanıyorum.” Feyza gözlerini sertçe kapatıp açtı. Daha fazla bu imalara maruz kalmadan Reha’nın yanına gitti. Miran ise ikisinin konağa attığı adımı görmeye dayanamadı. Hemen arabasına yöneldi. “Nereye oğlum?!” diye seslendi babası. “İşim var,” dedi kısa ve sert. “Bizi kim götürecek?” “Araba mı yok? Binin birisine gidin,” dedi ve siyah aracına bindi. Sert bir gazla oradan uzaklaştı. Nefes alamıyordu. Gözleri dolmuştu. Kalbindeki hançer altı aydır oradaydı; Feyza’yı her görüşünde yerinden oynuyor, içini parçalıyor gibiydi. Radyodan rasgele bir kanla açtı. Kafasını susturmak istiyordu oysa. "Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar Baş ucumda biten yediverenleri ah aşıklar koklasınlar Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar Baş ucumda biten yediverenleri ah aşıklar koklasınlar" Camı açtı, nefes almaya çalıştı. Şarkı içini daha da yakıyordu ama kapatamıyordu. Eğer ölürsem buralarda Eğer benim için ağlayan biri varsa baş ucumda Eğer ölürsem buralarda Vasiyetimdir beni götürsünler doğduğum topraklara Gazı kökledi, kravatını sinirle çıkardı. Öfkeyle direksiyona birkaç kez vurdu. Radyoyu kapattı. İçindeki sesle başlaşa kalmayı tercih etti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD