Salondan içeri girdiğimizde tüm bakışlar bize yöneldi. Kapının girişinde duraksadım. Nereye oturacağımı, ne yapacağımı bilemedim. “Gel,” diyen kadını görünce ona ayak uydurdum. Birilerinin beni yönlendirmesine ihtiyacım vardı şu an. “Otur şöyle yere, saçların mahvolmuş, tarayalım.”
Uyuyakaldığım döşeğin köşesine oturmuş, kucağına saç havlusu sermişti. Durumun tuhaflığına kafa yormak istemedim. Dediğini yapıp önüne oturdum, bacaklarımı karnıma doğru çekip kollarımı dizlerime sardım. Saçlarımı tutup nazikçe havluya yaydı.
“Gülendam abla,” diyen Cihat’a nasıl bir mimik yaptı, bilmiyordum ama sus pus oluvermişti herkes. Saçlarıma değen tarağı hissedince garip bir duyguyla sarmalandım. Annem de küçükken tarardı saçlarımı böyle. İncitmeden, narin bir bibloymuşum gibi dikkatle taramaya başladım saçlarımı.
“Anne,” diyen sesle hepimizin başı kapıya döndü. Beş-altı yaşlarında görünen bir kız dikiliyordu. Üstünde şeker pembesi tatlı bir elbise, beyaz kenarları dantelli çorapları vardı.
“Gel, bir tanem.”
Gülendam’ın kızıydı belli ki. Bize doğru yürüdü ama annesinin yanına döşeğe tırmanmak yerine yanıma oturdu. Aynı benim gibi bacaklarını karnına çekti. “Sen kimsin?”
Ne cevap vereceğimi bilemedim.
Kimdim ben?
“Bizimle kalacak bir süre, misafirimiz.”
Gülendam abla, beni yine kurtarmıştı. Başımı sallamakla yetindim. Kızın parmakları omzumdan kayıp önüme düşen bir tutam saça değdi. “Saçların çok güzel.”
“Teşekkür ederim, seninkiler de öyle.”
“Hayır,” dedi yüzünü buruşturup. “Benimkiler çok kabarıyor.”
Kıvır kıvır saçları, büyük kahverengi gözleri vardı. Dişlerinin önden bir tanesi eksikti. Parıl parıl bir çocuktu.
“Gözlerinde çok güzel senin. Karmaşık renkli bilyeler gibi. Yeşil de var, kahverengi de var.”
Güldüm sözüne.
“Ela rengi deniyor buna.”
Anladığını gösterircesine başını salladı. Sonra tutamadım kendimi. Elimi kaldırdım yavaşça, kıvırcık tutamlarından birine parmağımı sararken gülümsüyordum. Çocukları severdim.
“Senin ailen nerede?” dedi gözlerini kırpıştırırken. “Burada kalırsan üzülmezler mi?”
“Üzülmezler. Annem vardı,” dedim onun büyüsüne kapılıp. Sonra bir çocuğa nasıl açıklayacağımı düşündüm. Bana çocukken insanların söylediği şeyi hatırladım. “O melek oldu.”
“İyi biriymiş o zaman,” dedi Leyla gözlerinin içi gülerek. “Öyleydi,” dedim bende. “Saçını taramayı öğretmedi mi sana?” derken bakışları hala benim saçımı tarayan annesine kaydı. “Öğretmedi, hep o tarardı, bende öğrenemedim.”
“Burana ne oldu?”
Minicik parmağı dudağımın patlayan kabuk bağlamış kısmını gösteriyordu. Dolmaya başlayan gözlerimi kırpıştırdım. “Yara çıktı,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Acıyor mu?” dedikten sonra yüzünü buruşturdu.
“Biraz.”
“Burana ne oldu?”
Bu sefer aynı parmağı çenemi gösteriyordu.
“Düştüm.”
Çocuklarla çok iletişim kurmadığım için doğru cevaplar verip vermediğimi bilmiyordum. Başını anladığını gösterircesine salladı. “Baban nerede?” dedi yeniden konu değiştirerek. Bakışlarım sol tarafımda duran duvara kaydı. Duvarda asılı çerçeveler vardı. Babamın vesikalığı, toplu ve herkesle ayrı ayrı iki kişilik çekildiği fotoğrafları…
“O da melek oldu.”
“O zaman sende mi melek olacaksın?”
Bakışlarım ona döndü, gülümsedim.
“Belki olurum.”
“Olma, melek olursan buraya gelemezsin. Ben seni çok sevdim.”
Elimi kaldırıp okşadım başını. Öyle güzel kalpli bir çocuktu ki içim ısınmıştı. Bir anda aklına bir şey gelmiş gibi “Burada bekle,” dedi. Ayağa fırladı, koşarak salondan çıktı. Geri geldiğinde elinde krem tutuyordu. Nemlendirici tüp krem.
“Annem dizlerim acıyınca hep bundan sürüyor.”
Bana uzattığında aldım, avucumun içinde sakladım. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Başını salladı hevesle. Bakışlarım tekrar dolandı yüzünde.
“Çok güzelsin sen,” dedim elimde olmadan. “Arkadaş olalım mı?” dedi beni hiç duymamış gibi. “Olalım,” dedim.
“Benim ismim Leyla, senin ki ne?”
Gülendam ablanın sıkıntıyla iç çektiğini duydum. Onlardan kaçındığım için hala kimse ismimi bilmiyordu. Beni tekrar kurtarmak istedi tahminimce. “Leyla, ablayı sıkboğaz etme bakayım.”
“Hüma.”
Gülendam ablanın bir anlığına donup kaldığını fark ettim. Herkesin bana baktığını biliyordum ama Leyla’dan başka kimseye bakmadım. “Hüma mı?” dedi ilk defa duyuyormuşçasına. “Evet.”
“Çok güzel,” dedi gözleri büyürken. “Ne demek Hüma?”
“Hüma,” dedim birkaç saniye düşünüp. “Bir kuşun adı.”
“Güvercin gibi mi?”
“Evet, güvercin gibi.”
“Anne benim de adım Hüma olsun mu?”
Benim yanımdan fırlayıp kalktı, döşeğe tırmandı. Gülendam abla artık tarağı bırakmıştı, saçımı örüyordu.
“Demekki bülbül dilsiz değilmiş marifet onu şakıtabilmekmiş.”
Gülendam ablanın söylediği şeyin üstüne yine kimseye bakmamayı tercih ettim. Çenemi dizlerime yaslayıp bacaklarıma sarıldım. Havluyla son kez saçımın ıslaklığını aldığında “Kurutalım mı?” diye sordu. Başımı hayır anlamında iki yana salladım. Geçebilsin diye ayağa kalktım. Yanımdan geçip gitmeden eliyle sırtımı sıvazladı. “Aç mısın?” dediğinde bakışlarımı kaçırdım sadece. “Bendeki de soru mu? Açsın tabii. Hemen çorba ısıtayım sana. İç sıcak sıcak.”
Kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce omzunun üstünden salona döndü.
“Kızın üstüne giden olursa yaşınıza başınıza bakmam, alırım ayağım altına. Soru soracaksanız doğru düzgün sorun.”
“Gülendam abla,” diye isyan etti aniden İpek. “Onun kim olduğunun farkında mısın?”
“İpek,” diye uyarı yapan kişi Halil İbrahim’di. “Tahammülün yoksa odana gidebilirsin.”
“Bana böyle davrandığına inanamıyorum abi!”
İpek söylendiği gibi odasına gittiğinde hala salonun ortasında ayakta dikiliyordum. Kimse de bir şey demiyordu. Cihat, Leyla’yı kucaklamıştı. Onlar bir şeyler konuşuyordu ama duysam da anlayacak durumda değildim. Leyla’yı odadan çıkarıp konuşacaklarını tahmin ettim. “Gel kuzum,” diyen Gülendam abla yine kurtarıcım olmuştu. “Otur hele şöyle.”
Salondaki masaya beni oturtup önüme sıcak çorba ve ekmek koydu.
“Neden Fırat’a gittin?”
Soruyu soran Alparslan’dı şaşırtıcı şekilde. Hepsine arkamı dönecek şekilde oturduğum için şanslıydım. “İlle kızın boğazına dizeceksiniz.”
“Ben kimseye gitmedim. Bavulumu aldım, kalacak bir yer ararken önümü kestiler. Sekiz adam etrafımı sarmışken kaçamayacağımı bildiğim için arabaya kadar onları takip ettim onları o kadar.”
Çorbamı kaşıklamaya devam ederken cevap vermiştim.
“Annen?” dedi Halil İbrahim ama devamını getiremiyormuş gibi sustu, ne sormak istediğini anlayamadım. “Annem ben on yaşındayken öldü, yetimhanede büyüdüm. Sorduğun buysa.”
“Yetimhane mi?”
Soruyu soran kimdi, bilmiyordum. Çorbayı bitirince bile onlara dönmedim. Boş duvara bakarken “Konuşacak başka bir şeyiniz var mı?” diye sordum. “Fırat olayı nasıl oldu? Niye kardeşin dedi senin için? Nerden biliyor?”
“Bilmiyorum. İşten çıkmıştım, eve gittim. İki adam vardı, arabaya bindirip sizin olduğunuz yere getirdiler beni. Nereden biliyor, hiçbir fikrim yok.”
“DNA testi yaptıracağız yarın, bugünlük yeter. Şu an söylediğin her şey yalan olabilir.”
“Yediğim tokat gerçekti,” derken nihayet sandalyeyi geri çekip onlara dönebildim. “Bilerek beni kurtarmaya gelmedin. Fırat’a çalışıyorum sandın. Sana komplo kurduğumuzu düşündün. Zaten sana bir sürü laf edip gitmiştim, kızgındın. Öyle olmasını istedin. Seni aradı, inanman için bana vurdu. Duydun, vicdan yaptın. O anlık üzüntüyle kalktın beni kurtardın. Şimdi tekrar onunla çalışıp sana yalan söylediğimi düşünüyorsun değil mi? Her şeyi anlatayım mı Halil İbrahim? Benim hayatım vardı, evim vardı. Bir adam senin kardeşin olduğum için kaçırdı, evimden etti. Sen beni kurtardığını söyledin, özgürlüğümden ettin. Sonra o adam beni tekrar kaçırdı. Ona boyun eğmediğim için saçımdan tutup oradan oraya savurdu, tokat attı. Kızması gereken kişi benim, sen değilsin.”
Sandalyenin etrafından dolandım. Söyleyeceklerim daha bitmemişti.
“Senin abiliğini görmüşlüğüm yok benim. Senin kız kardeşin var zaten. Onu koruduğun için yaşıyorum ben bunları. Senin kardeşinin çekmesi gereken acıyı çekiyorum.”
Annesine döndüm. Öylece bakıyordu bana.
“Ben babamla annemin günahlarının bedelini ödedim. Çoktan ödedim. Babasızlığımla, annesizliğimle, kimsesizliğimle ödedim.”
Tekrar Halil İbrahim’e döndüm.
“DNA testi kardeşin olduğumu söylerse ne yapacaksın? Ben abiye ihtiyaç duyacağım yaşı geçtim. Büyüdüm. Ben sizin ailenizi istemedim Halil İbrahim. Yedi yaşımda babam sizin fotoğrafınızı gösterip…”
Gözümden bir damla yaş aktı, boğazım düğümlendi. Sertçe yutkunup devam ettim.
“Sizin aile fotoğrafınızı gösterip bak abin dediğinde bile sizin ailenizi mahvetmek istemedim ama sen beni mahvetmek istedin, Halil İbrahim. Sen cezayı bana kestin.”
“Ne demeye çalışıyorsun?”
Annesi araya girdiğinde gözümden akan yaşlar çoğalmıştı. Artık içimde tutamadığım her şeyi serbest bıraktım.
“Abin seni bulur,” diye fısıldadım gözlerimi onun gözlerinden çekmeden. “Başına bir şey gelirse abin seni bulur. Ben her şeyden habersizdim çocuk aklımla ama sen biliyordun. Sen… Babanın başka birinden çocuğu olduğunu biliyordun, Halil İbrahim. Babamın aslan yürekli oğlu, bile bile terk ettin beni değil mi? Cezalandırmak için.”
“Öyle değil,” deyip ayaklandığında annesinin şokla “Halil İbrahim!” deyişi cümlesini yarıda kesti. Herkes bir anda ayaklandı.
“Yaşadıklarımın hiçbiri…” diye bağırdım yüzlerine. “Benim günahımın bedeli değildi. Babamın meşru olmayan kızıyım diye, senin kardeşinim diye yaşadım her şeyi. Bana bir şeylerin cezasını kesme artık. Ben seni yetimhaneden beni çıkarıp almadın diye suçlamadım, sende beni suçlama. Yeter.”
Gülendam abla kolumdan tutup döşeğe oturttuğunda ağlamaktan nefesimin kesilmeye fark ettim.
“Benim suçum değildi,” dedim Gülendam ablaya dönüp. Ağlıyordu o da. “Doğmayı ben istemedim ki. Sizin karşısınıza çıkmayı da istemedim. Beni bilin istemedim.”
“Şş.”
Gülendam abla bana sarılınca omuzlarım daha şiddetli sarsıldı. Onun dizine yığılıp kaldım. Artık hiçbir şey duyacak durumda değildim. Kendimi bile.
Halil İbrahim beni kimsesizliğe mahkum etmişti.
Babamın göğsünü gere gere abin seni bulur ve korur dediği Halil İbrahim, beni terk etmişti. Ailede benden haberi olan tek kişi olmasına rağmen.