DOKUZ

1667 Words
Gözlerimi açtığımda döşekteydim. Dün akşamki ağlama krizinden sonra Gülendam ablanın dizinde uyuyakalmıştım muhtemelen. Sonrasına dair hiçbir şey hatırlamıyordum çünkü. Salon düşündüğümün aksine boştu. Ayaklarımı sallandırdım, kendime gelmeye çalıştım. Perdeyi aralayıp camdan baktığımda havanın yeni aydınlamaya başladığını gördüm, kendimi zorlayarak kalkıp banyoya gittim. Aynadaki yansımam daha kötü hale gelmişti. Göz altlarım da mosmordu ağlamaktan. Elimi yüzümü güzelce yıkadım. Geri gelip döşeğe oturdum. Bir süre bekledim, evde kıpırtılar olunca kapının köşesinden kimin uyandığına baktım. Gülendam abla koridorun köşesinden döndüğünde sıçradı. “Kız Allah seni ne etmesin! Ödümü kopardın.” Güldüm istemsizce. “Ne etmesin?” Birkaç adımla aramızdaki mesafeyi kapattı. Sağ omzunu kapının yanındaki duvara yasladı. “Kötü etmesin, bundan sonra hiç kötü etmesin.” “Amin.” Gülüşümü görünce o da gülümsedi. Sonra sırtını dikleştirdi, salona girip duvarda asılı saate baktı. “Kargalar uyanmadan niye uyandın sen?” “Kargalar başka bir şey yapıyordu, benim hatırladığım kadarıyla.” “Zevzek,” dedi kıkır kıkır gülerken. “Kahve içer misin?” diye devam etti mutfağa yürürken. “Kendimize gelelim.” “Sabah sabah türk kahvesi mi içeceğiz abla?” “Yok, tek yapımlık toz olanlar var ya ondan içmeden güne başlayamıyorum.” Onu ördek yavrusu gibi takip ederken “Olur valla,” dedim. Suyu ısıtıcıda kaynayıp bir çırpıda kahvelerimizi yaptık. Bana bir hırka verip dışarıda içmeyi teklif ettiğinde çok mutlu oldum. O döşekte biraz daha oturursam duvarlar üstüme üstüme gelecekti. Dış kapıyı kimseyi uyandırmayalım diye dikkatle açtık. Her gelişim ayrı olay içerdiğinden bahçenin güzelliğini asla fark edememiştim. Kapının çaprazındaki masa ve ahşap sandalyeler vardı. Bir tanesine yerleşip bağdaş kurdum. Gülendam abla da yanıma oturdu. Sabahın erken saati olduğundan kuş cıvıltıları dışında pek ses yoktu. “Hava mis valla.” “Öyle valla.” “Kuzum, Halil İbrahim…” “Abla,” dedim lafını bölüp. “Konuşmasak? Yani onun hakkında konuşmasak?” “Olur, olur. Sen nasıl istersen.” Bahçede gül ağaçları vardı hatta kiraz ve şeftali bile. Yemyeşildi, bakımı yapılıyordu, belliydi. Onlar dışında birkaç şeyden bahsettik. Üniversite okumadığımı, çalışmaya başladığımı söylemiştim. O dört yıllık işletme mezunuydu. Evde olmayı ve çocuğu büyürken yanında kalmayı sevdiğinden bahsetmişti. Tam kahvelerimiz bitmeye yaklaşmıştı ki içeride bir şangırtı koptu. “Evde değil, Halil İbrahim! Alp! Akif! Hüma yok!” Ayağa kalkacak oldum, Gülendam abla kolumdan tutup durdurdu. Göz kırpıp güldüğünde ondan cesaret alarak iyice yerleştim sandalyeye. Pata küte sesler gelmeye devam etti. Birileri kapıları çarptı. “Nereye gider bu kız?” Vestiyerden de sesler gelince Gülendam ablayla göz göze geldik. Sağ dirseğini masaya dayadı, çenesini avucuna yerleştirdi. Baya eğleniyor gibi görünüyordu. Yan tarafında oturduğumuz kapı gürültüyle açıldı. Beş adam koşar adımlarla çıktılar, pijamalarıyla. Halil İbrahim, bahçe kapısına ulaştığında “Nereye gülüm?” diye seslendi Gülendam abla. Hepsinin başı aynı anda olduğumuz yere döndü. “Pijamalarla mı basacaksınız Fırat’ın mekanını?” Gülendam ablaya iyi malzeme çıkmıştı. “Komik mi şimdi bu?” diyen kişi Alparslan’dı. Baklava dilimli lacivert pijamasının üstüne deri ceket giymişti. Onu öyle görünce gülüşümü bastıramadım. “Bana mı gülüyorsun kız sen? Cihat’ın giydiği çorapları gördün mü sen?” Bakışlarım o çoraplara döndüğünde istemsizce kahkaha attım. Birinin üstünde Tom diğerinde Jerry vardı. Utanan Cihat “Çoraplarım ne alaka lan?” diye ortalığı velveleye verdi. Bir anlığına Halil İbrahim’le göz göze geldiğimizde gülüşüm yüzümde soldu. “Ben içeri geçeyim.” “Biraz konuşalım mı?” diyen Halil İbrahim’i duysam da cevap vermemek daha kolay geldi. Hiç duymamış gibi ayakkabılarımı çıkarıp eve girdim. Gülendam abla peşimden geldi. “Ben kahvaltı hazır edeyim, sen geç otur.” Sırtımı sıvazlayıp güç verdi bana. Başımla onayladım onu. Geniş döşeğin kenarına iliştim. Kendi aralarında konuşarak içeri girdiler onlarda. Hepsi ceketlerini çıkarmışlardı. Halil İbrahim kendini gözüme sokmak ister gibi karşıma oturdu. Onun yanına Cihat yerleşti. Alparslan benim yanıma oturmayı tercih etti. “Ben Akif,” diyen adam bana kötü polisi oynayan gümüş zincir kolyeli kişiydi. “İsmimi bilmediğini düşünüyorum.” “Evet, insan gibi tanışmak nasip olmadı.” Fesuphanallah çekip “Ben bir elimi yüzümü yıkayayım,” dedi ve banyoya gitti. Zeki olduğumu söyleyen adam da ona baktığımı fark edince “Haa…” dedi. “Benim de ismimi bilmiyorsun tabii. Tuğrul.” Başımı salladım. “Sabah sabah ne bu tantana?” İpek yine her zamanki gibi ortaya çıkmıştı tüm memnuniyetsizliğiyle. “Kusura bakma, güzellik uykunu mu böldük?” diye bulaştı Cihat ona. “Ne münasebet. Ben hiç uyumasam da güzelim.” Onları izlerken çenemin köşesine değen parmakla sıçradım istemsizce. Alparslan iki elini de havaya kaldırdı. “Morluk biraz büyümüş gibi geldi de,” diye açıklamaya başladı hemen. “Emin olamadığından…” “Korkuttun beni,” diye durumu açıkladım bende. “Arslan.” Halil İbrahim’in sesiyle ona döndük. “Sen gelsene böyle.” “Niye?” dedi Alparslan sırtını duvara yaslarken. Suratında gevşek bir gülümseme vardı. Halil İbrahim’in kaşları çatıktı. “Döşek baya rahat.” “Ben rahat değilim, Alparslan. Hiç değilim hem de.” Tam ne ima ettiğini sorup yükselecektim ama İpek dikkatimi dağıttı. “Sen ne zaman gideceksin?” Sinirlerim gerim gerim oldu. “Gitmeyeceğim. Buraya yerleştim. Abini de kafaladım. Bütün miras bana kalacak, sende avucunu yalayacaksın. Oldu mu? İstediğini duydun mu?” Ayağa kalktım. Göz devirdim. “Abi bak kışkırtıyor beni.” Ona doğru yürürken elimi göğsüme attım, abartılı bir oyunculukla dudağımı büzdüm. “Ablacığım kalbimi kırıyorsun.” İpek sinirden kızarmaya başladı. “Abi bana abla diyor bak!” “Ne diyim? Bacanak mı diyim? Dayıoğlu mu diyim?” “Abi benimle böyle konuşmasına izin mi vereceksin nereden geldiği belli olmayan bir kızın?” Halil İbrahim cümleyi duyduğu an “İpek!” diye bağırıp ayaklanmıştı ama çok geçti. Çünkü ben kardeşine daha yakındım. Yaptığı ima beynimde çaktığı saniye saçına yapışıverdim. Başı aşağı eğilirken çığlık attı. Bana en yakın kişi de Tuğrul’du. O yüzden o tuttu bileğimi. “Yapma, Hüma.” “Neymişim söyle bir daha?” O saçını kurtarmaya çalışırken herkes etrafımıza toplanmıştı. “Sen nesin biliyor musun?” diye beni kışkırtmaya devam etti canı yanmasına rağmen. “Sen metresin kızısın. Belki de annen babama yamadı seni!” Yamamak kelimesini duyduğum anda bıraktım saçını. Nefes nefese doğruldu. Tam bir şey söyleyecekti ki “Yetimhanede büyüyen benim, ailesi terbiyesi almayan sensin,” dedim. Başka bir şey demeden onu itip çıktım ve diğerlerinin ne dediğini duymadım. Kimse peşimden gelmedi ama hırsını alamayan İpek ben hırkama daha çok sarılırken “Yap şovunu, nasılsa ağlaya ağlaya döneceksin buraya!” diye bağırdı. Haklıydı. Büyük büyük laflar edip geri yiyordum her seferinde. Param yoktu, telefonum yoktu. Dönecek evim de. Mecburen akşam basınca korkudan gidecektim oraya. Yine de boş sokaklarda yürümeye devam ettim. Yakınlarda bir park bulunca gittim, oturdum oraya. Kaydıraktan kayan, salıncakta sallanan çocukları izlemeyi seviyordum. Öyle yaptım bende. Bir bankta oturdum. Beni yeniden kaçırırlar mı, kilitlerler mi, düşünmedim. Annemi düşündüm: bana hazırladığı kahvaltıları, saçımı her tarayışında mis kokulum deyip öpüşünü, bana gülümsediğinde parlayan gözlerini düşündüm. Bana hakaret ettiklerinde değil, ona laf ettiklerinde yanıyordu canım. Annem, kötü bir kadın olabilirdi. Kötü arkadaş, kötü bir evlat. Her şey olabilirdi. Kötü bir anne değildi, bana da çocukluğumda bu yetmişti. Onu aklamıyordum ama bütün suçu ona da atmıyordum. Babamın eşine ve çocuklarına sadık kalması gerekiyordu, kimse bunu konuşmuyordu. Ortada suç var ise ikisi de suçluydu. Günah ben isem ikisi de günahkârdı. Bu hayatta babamı beyaza annemi siyaha boyamalarına izin vermeyecektim. Yanımda hareketlilik hissedince irkildim. “Hep korkutuyorum seni.” Alparslan’dı gelen. “Halil İbrahim mi gönderdi seni?” dedim kaşlarım çatılırken. Güldü eğlenircesine. Sır verir gibi eğildi kulağıma. “İnanır mısın bilmem, kendi aklım ve fikrim var benim.” “Dışarıdan hiç öyle görünmüyorsunuz,” dedim alayla. “Emirle çalışıyorsunuz sandım bende. Ayarlarınız öyle demiştim kendimce.” “Kuşanmışsın yine.” “Ne diyorsun? Anlamıyorum.” “Zırhını diyorum. Duvarını çekip kalene saklanmışsın, kılıcını almışsın eline, sallıyorsun her gelene. Böyle atıyorsun sinirini sende. Kelimelerle intikam alıyorsun herkesten.” “Ya sabır,” diyerek önüme döndüm. “Senin başka işin gücün yok mu?” “O kaleden çıktığında çok güzelsin oysa.” Şaşkınlıkla döndüm ona. “Gülerken de güzelsin. Gözlerin parlıyor, kenarları kırışıyor. Sol tarafında da gamze var, çok belli olmuyor. Genelde kaşların çatık durduğun için galiba.” “Ne anlatıyorsun sen?” dedim söylediklerinin içimi kıpır kıpır hissettirmesinden rahatsız olarak. “Kafan mı iyi senin?” “Bilmem, iyi belki de.” Beni aptal edip önüne dönüverdi. “Nasıl buldun beni?” “Kokundan.” Gözlerimi devirdim. Dalga geçiyordu aklı sıra. Hiç çekinmedim. “Nasıl, av köpeği misin sen?” Güldü söylediğime. Sinirlerini bozmak istemiştim oysa. “Kahvaltı edemedim, çok açım diye simit aldım ama açgözlülüğüme denk geldi. Paylaşır mısın benimle?” “Değişik bir adamsın.” “Sende pek normal sayılmazsın, Hüma kuşu.” Başım döndü yine ona. “Biliyor musun Hüma kuşunu?” dedim şaşırarak. Başını salladı. “Karac’oğlan der ki işin doğrusu, Gökte melek yerde hüma yavrusu.” “Ne bu?” dedim anlamayarak. Omuz silkti. “Karacaoğlan’dan şiir işte.” “Silah tutan adam şiir mi bilirmiş?” Derin bir iç çekti. “Her silah tutan bir mi?” dedi parkta oynayan çocuklara bakarken. “Değil mi?” dedim kafa karışıklığı içinde. “Değil. Silah, adilin elindeyse adalet; zalimin elindeyse zülum getirir.” Gözlerimi kaçırdım. “Böyle mi susturdunuz vicdanlarınızı?” “Yo, adam vurmayı seviyoruz biz.” Güldüm yine. “Bak şöyle,” dedi keyiflenerek. Başını hafifçe eğmiş, güneş vurduğu için gözleri hafifçe kısılmıştı. Bal rengiydi, artık emindim. “Ne güzel görünüyorsun gülünce.” Telefonu çalınca cevap hakkımı kaybettim. Simidi kucağıma bıraktı. İşaret parmağını kaldırıp “Bir dakika,” dedi. Yanımdan kalkıp ağır ağır uzaklaştı. Simit alıp kemirmeye başlarken onu izliyordum. Saçları ne çok kısaydı ne uzundu, sakalı da öyle. Sağ kolunu çok rahat hareket ettiremiyordu hala. Takım elbise yerine daha salaş giyinmişti. Lacivert kazak, siyah pantolon ve deri ceket vardı üstünde. Sabahki pijaması aklıma gelince güldüğümü fark ettim. Aynı anda kaşları çatıldı onun. Başını salladı birkaç defa. Telefonu kapatıp yanıma gelirken yüz ifadesi çok sıkıntılıydı. “Ne oldu?” dedim korkuyla. “Hüma,” dedi yanıma yerleşirken. Bakışları elimdeki yarım simide kaydı. “Bir ihtimal, Safir diye birini tanıyor musun?” Kalbim göğüs kafesimin içinde kuş gibi çırpınmaya başladı. Tanıyordum. Yetimhaneden beraber çıkmıştık, kardeşten öteydi bana. “Evet.” “Eve gitmemiz lazım o zaman.” Bir şey olmuştu. Artık emindim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD