ON

1010 Words
Bahçe kapısından girerken hala kulaklarım uğulduyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Kapıyı yumruklarken Alparslan’ın koluma dokunduğunu hissettim. “Sakin ol,” dedi ama yapabileceğime inanmadığı belliydi. Yumruklarım titriyordu. Kapı açıldığında etrafımdakilere dikkat edecek durumda değildim. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri koştum. Salon kapısına vardığımda gözlerim hızla odayı taradı. Koltuktaydı. Oturuyordu, başı pencereye dönüktü. “Safir?” dedim korkuyla. “Ben gelmeyecektim, çok özür dilerim Hüma. Sadece… Ne yapacağımı bilemedim. Çok korkmuştum.” Konuşmaya başladığı an ayağa fırlayıp bana döndü. Vücudumdaki tüm güç boşaldı. Sol gözü kapanacak kadar şiş ve mordu. Dudakları yara bere içindeydi. Yüzünün kalan yerlerinde de küçük kızarıklıklar görünüyordu. Boynunda parmak izleri vardı. Üstündeki kazak yer yer sökülmüştü, altında lekeli siyah bir eşofman vardı. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş adını aldığı safir rengi gözleri bana bakıyordu. Hiç düşünmedim. Aramızdaki mesafeyi bir hışım kapatıp sımsıkı sarıldım. Ağlayarak yere çökerken onu tutmaya çalıştım. “Gelmezsem ölecektim, çok özür dilerim.” Elleri hırkamı kavramıştı, titriyordu. O korkuyu bende biliyordum. “Özür falan dileme. Sakın özür dileme, başka kime gidecektin?” Salonun boş olduğunu o konuşmayı yaparken fark ettim, kapı aralıktı. “Gel, otur şöyle.” Onu koltuğa oturttuğumda canının yandığını yüz ifadesinden anladım. Yanına yerleştim hemen. Kucağındaki ellerini kavradım, dünden bunun insana ne kadar güç verebileceğini tecrübe etmiştim. “Ne oldu güzelim benim?” Hıçkırıkları arasında konuşmaya çalıştı. “Emin’i biliyorsun. Aile olalım dedi. Zaten evleneceğiz dedi. Aynı eve çıktık. Sonra bir şeyler oldu, Hüma. Beni eve kilitleyip dışarı çıkmaya başladı. Bunu yapmasını istemediğimde…” “Dövdü seni.” Ben tamamladım cümlesini. Başını salladı ağır ağır. “Af diledi, kendini kaybettiğini söyledi. Beni çok sevdiği için gözü dönmüş, öyle dedi. Bir daha olmayacağına dair yeminler etti.” “Affettin.” Yine durduramamıştım kendimi. Suçlulukla salladı başını. “Bugün… Bugün… Arkadaşlarıyla geldi eve. Kavga ettik, susturmak için beni…” Titremesi şiddetlendi. “Galiba satacaktı beni…” dedi hıçkırıklara boğuldu. “Korktum. Çok korktum. Uyku ilacım vardı, içeceklerine katıp kaçtım evden.” Kelime bulamıyordum. O kucağıma devrilip ağlarken hiçbir şey söyleyemedim. Tek yapabildiğim koluna dokunmaktı. “Tehdit etti beni… Anan baban yok, peşine düşecek kimse yok, öldürür gömerim seni dedi…” Ağlıyordum bende. Dayanamıyordum, kalbimdeki acı tarif edilmiyordu. Karşılığı yoktu sözlükte o sancının. “Ben bir su getireyim.” Safir doğrulup sırtını koltuğa yaslayınca salondan dışarı attım kendimi. Mutfağa yürüdüm. Gülendam abla ve babamın eşi buradaydı, kimse konuşmuyordu. Ağlama sesi buraya kadar geliyordu Safir’in. Su koymak için bardağa uzandım. Bakışlarım bulaşıklıktaki bıçağa takılana kadar planım suyu alıp Safir’in yanına dönmekti. Sonra bir şey oldu. Bir duygu vücudumun kontrolünü ele geçirdi. Bıçağa uzandım. Sisli perde indi gözüme. Kaptım bıçağı, koridora koştum. Birinin çığlık attığını duydum. Ben kapıya ulaşamadan tutuldum. Mengene gibi saran kollar üst vücudumu hareket ettirmemi engelledi. Debelendim, belki çığlıkta attım, hiçbir şeyi kontrol edemiyordum, elimdeki bıçak düştü. Bir göz açıp kapaması kadardı benim için. Yerde oturuyordum. Safir göğsüme sarılmıştı. “Yapma,” diye yalvarıyordu. Alparslan kollarımı hareket ettiremeyeceğim şekilde sarmıştı vücudumu. Arkamdaydı. Beni tutuyordu. “Gebersin piç,” dedim nefretle. “Bırak geberteyim o şerefsizi.” Kafasını kaldırdı, mahvolmuştu. Bomboş bakıyordum. Bakıyor ama görmüyordum. “Buraya onu mezara seni hapise sokmaya geldiğimi mi sanıyorsun? Hüma, Hüma ne olur! Kendine gel. Özür dilerim, çok özür dilerim.” “Koruyamadım,” dedim sis perdesi aralanırken. Aklım yeniden devreye girmeye başlamıştı. “Seni koruyamadım.” Kucağıma yattı, ona sarılmak için iki büklüm oldum bende. “Özür dilerim, Safir. Ben özür dilerim. Koruyamadım seni.” “Nereden bilecektin? Anlatamadım kimseye. Özür dilerim.” Gülendam ablayı görür gibi oldum. Koluma dokunuyordu. “Arkadaşını koltuğa götürelim,” dedi. Başımı salladım ama ne dediği hakkında pek fikrim yoktu. Yardım ettiler. Koltuğun köşesine oturdum. Safir’de başını kucağıma koydu. Bir battaniye örttüler üzerine. Gitmeyeyim diye beni tutarken ağlamaya devam etti. Bir noktada hıçkırıklar kesildi, nefesi düzene bindi. Uyuduğunu anladım. Onu uyandırmamak için yavaşça kalktım, kırlentlerden birini başının altına koydum. Salondan çıkarken göğsümdeki ağrı büyümeye devam etti. Boğazım düğümlendi. Duvardan tutunarak kapıya yürüdüm. Son gücümü kapıyı açmak için harcadım. İki adım daha atıp yere çöktüm. Kalbim sıkışıyordu. Kıyafetimi çekiştirdim, nefes alabileyim diye. Dar geliyordu: ev, oda, dünya, vücudum bile dar geliyordu şu an. “Satacakmış…” Kelimeler ağzımdan dökülürken bile midem bulandı. “Sevdiğinden yapmış…” Gülendam ablayı gördüm sonra. Yanımdaydı yine. Ben ağlamaktan nefes alamazken de yanımdaydı. Elini hissettim, sırtımı sıvazlıyordu. “Kurtuldu gülüm, bak, kurtuldu.” Onun kazağına yapıştım, sımsıkı kavradım. “Satacakmış abla… Sevdiğinden yapmış… Kapıyı üstüne kilitlemiş… Dövmüş… Boynunda parmak izleri var abla… Boğazına çökmüş kızın… Hangi insan? Hangi vicdan?” Cümle bile kuramıyordum. Bağıramıyordum, çığlık atamıyordum. Hepsi kursağımda düğümdü. Su vardı elinde. Biri uzatmıştı muhtemelen. “İç, iç kuzum benim… Sakinleş.” Titreyen ellerimi onun göğsünden çekip suyu alırken ne düşüneceğimi bilemiyordum. Suyu içerken genzim yandı. Öksürerek bardağı geri verdim. “Anan baban yok demiş kıza… Seni öldürür gömerim… Kimse peşine düşmez demiş abla…” Gözyaşlarımı durduramadım. “O da mı bizim suçumuz? Anası babası olsa yapmaz mıydı böyle?” Omzuma sarıldı, ağlıyordu. “Yapma kuzum, yapma.” Söyleyecek çok şey yoktu. Ne denirdi ki? Ben Safir’e ne diyebilmiştim ki? “Yetimhanede de böyleydi… Söz verdim abla… Onu bir daha kimse dövmeyecekti… Seni koruyacağım dedim… Sözümü tutamadım abla… Nefes alamıyorum… Nefes alamıyorum artık ben… Yoruldum… Çok yoruldum… Kaldıramıyorum…” “Şimdi değil.” Yanaklarımı tuttu elleri. “Şimdi değil, kuzum benim. Bak kız içeride. Harap halde, bir de sen yapma ona bunu.” Duyduklarım kendime getirdi beni. Doğru, benim yıkılma lüksüm yoktu. Dağ olacaktım ona. Sığınmıştı bana, şimdi ben yalpalarsam o nereye dayanacaktı? Gözyaşlarımı sildim. Derin nefesler alıp kuş misali çırpınan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım. Halil İbrahim girdi görüş açıma. Alnımı arkaya itti, bana nasıl nefes alacağımı gösterdi. Benimle birlikte derin nefesler aldı. Saçımı okşayan yumuşak bir dokunuş hissettim. Alparslan’dı, o da dizlerinin üstündeydi yanımda. “Kalk ayağa.” Haklıydı, ben ayağa kalkacaktım. İki avucumu yere koydum. Tüm gücümle ittim vücudumu. Tek başıma bana yardım etmelerine izin vermeden kalktım. Hem Safir için hem kendim için. Bunu da atlatacaktık. Yaksa da kavursa da canımızdan can da alsa atlatacaktık. Biz hep dayanmıştık, buna da dayanırdık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD