Miran Arslanoğlu

3034 Words
EFSUN "Demek, beni öldürmeye çalıştın... Öyle mi, Efsun Hanım?" Sesindeki soğukluk, iliklerime kadar işledi. İçimdeki umut kırıntıları bir anda eriyip yok oldu. Bir anlığına, bu kabusun sona ereceğini sanmıştım. Bu lanet hayattan kurtulabileceğimi, özgür olabileceğimi düşünmüştüm. Ama... Çok yanılmışım! Reşit'in başından akan kanı gördüğümde, onun öldüğünü sanmıştım. Kalbim deli gibi çarparken, nihayet özgür olacağımı hayal etmiştim. Fakat o ölmemişti. Karşımda, şeytani bir sabırla dikiliyordu. Azrail gibi... Karanlık gözleri içimi delip geçerken, dudaklarında acımasız bir alay vardı. Her seferinde nasıl bu kadar korkunç olabiliyordu? Nasıl bu kadar canileşebiliyordu? Titrek nefesler alarak geriye doğru birkaç adım attım. Dizlerim titriyor, gözlerimi ondan ayıramıyordum. Kaçacak bir yerim yoktu. O burada, önümdeydi ve kaçmamı izlemekten keyif alıyordu. "Öyle bir şey yapmak istemedim…" diye fısıldadım. Sesim, korkudan neredeyse duyulmaz hâle gelmişti. Ama bu açıklama onu tatmin etmedi. Birden kollarımı kavradı. Parmakları bileklerime demir kelepçeler gibi oturduğunda, acıyla inledim. Gözlerinde parlayan öfke, içimdeki son cesareti de yok ediyordu. "Benden kurtulabileceğini mi sandın, ha Efsun?!" diye gürledi yüzüme karşı. Nefesi sıcak ve sert bir rüzgar gibi yüzüme çarptı. Tüm bedenim titredi. O an, ne kadar çaresiz olduğumu bir kez daha anladım. Çünkü bu adam… asla vazgeçmezdi. "Bağırma bana!" diye haykırdım öfkeyle. Sesim, içimde biriken tüm kırgınlık ve hiddeti taşıyordu. Gözlerim öfkeden alev almış gibiydi. "Sen nasıl bu kadar iğrenç bir adama dönüştün? On dokuz yaşındaki bir kızı kandırmak da ne demek, ha?!" Sözlerim, onun damarlarına basmış gibi oldu. Gözlerindeki vahşi öfke kabardı. "Sana ne lan?!" diye kükredi, adımlarını sertçe üzerime doğru atarken. "Sana ne?! İstediğimi yaparım!" Gözlerimi kısıp ona baktım. Dudaklarımda acı bir gülümseme belirdi. Ama bu gülümsemenin ardında yanan bir öfke vardı. Gözyaşlarım sessizce yanaklarıma süzülürken, içimdeki kırgınlık ve hayal kırıklığı katlanarak büyüyordu. Derin bir nefes aldım, ciğerlerim ateş gibi yanıyordu. Ama umurumda değildi. "Peki..." dedim, sesim titrerken. "O halde ben de istediğimi yapabilirim, değil mi?" Sözlerim havada asılı kaldı. Gözleri, içindeki vahşi öfkeyle bir ateş gibi parlıyordu. Ama artık korkmuyordum. Çünkü ne kadar canımı yakarsa yaksın, ben de vazgeçmeyecektim. "Canımı sıkıyorsun, Efsun!" diye hırladı. Sesi sertti, tıpkı bakışları gibi… Yutkundum. Kalbim, göğüs kafesimin içinde bir bıçak gibi saplanıp kalmış gibiydi. Bir zamanlar aşkla baktığım o gözlere şimdi yalnızca hayal kırıklığıyla bakıyordum. Reşit... Hayatımdaki en büyük hayal kırıklığıydı o. Bir zamanlar güvenle sarıldığım adam, şimdi en büyük kabusumdu. Çocuksu yanımı yaralayan, neşeli ruhumu öldüren, bedenimde silinmeyen izler bırakan adamdı. Ve en kötüsü… Bunu bilerek yapmıştı. "Hoşuna gitmedi mi?" diye sordum, gözlerimi kısmıştım. Bir adım attım, sesimde alay ve meydan okuma vardı. "Sen yaparsın ama ben yapamaz mıyım?" Sözlerim zehir gibi dökülürken, onun gözlerindeki öfke daha da koyulaştı. Parmakları kasıldı, elleri yumruk oldu. Dişlerini gıcırdattı. Öfkesi neredeyse tenime dokunacak kadar yakındı. Gözlerine karanlık bir gölge düşmüştü. Tehlikeli, vahşi ve sahiplenici… "O bacaklarını kıracaksın, evde oturacaksın!" diye hırladı, çenemi sertçe kavrayarak. Tutuşu acı vericiydi. "Namusuma laf getirirsen, yemin olsun-" Bağırarak sözünü kestim, elini itmeye çalışırken tüm gücümü kullandım. "Sen, benim namusuma laf getirirken sorun yok, öyle mi?!" diye haykırdım, gözlerim yanıyordu. Öfkem içimde patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Yılların suskunluğu, bastırılmış öfkesi şimdi dilimden dökülüyordu. Bu dünyada sadece erkeklerin mi namusu, şerefi, onuru vardı? Biz kadınların yok muydu? Neydik biz? Eş adı altında alınan bir köle mi? Reşit, gür bir kahkaha attı. Kahkahası, içimde buz gibi bir ürperti bıraktı. Yüzüme doğru eğilirken gözlerindeki o uğursuz parıltı içimi daraltıyordu., Sonra aniden dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Bütün kaslarım dondu. Gözlerimi kapattım, ama bu bir teslimiyet değildi—korkuyordum. Kalbim göğsümde vahşice çarpıyordu, damarlarımda bir panik ateşi dolaşıyordu. Midem bulanmıştı. Geri çekildiğinde, gözlerimin içine bakmaya devam etti. O uğursuz gülümsemesini dudaklarının kenarında hâlâ taşıyordu. "Sen benim namusumsun." dedi, gözlerindeki karanlık bir ışıkla. Dudaklarını yavaşça yaladı, gülümsemesi genişledi. İçimde bir şey kırıldı. Midem bulandı. Dudaklarımı söküp atmak istiyordum! Onun dokunduğu her yeri kazıyıp temizlemek istiyordum! "Değilim." diye tükürdüm, sesim keskin ve kararlıydı. Ağzımda biriktirdiğim tüm nefreti yüzüne fırlattım. "Ben kimsenin namusu değilim!" diye tısladım dişlerimin arasından. Gözlerim öfkeyle yanıyordu. Artık korkmuyordum. Onun karşısında eğilmeyecektim. "Geberirsin!" diye haykırdı bir çırpıda. Başımı aşağı yukarı salladım. Gözlerim öfkeyle parlıyordu. "Gebert lan!" diye bağırdım, içimdeki tüm kini salıvererek. "Hadi gebert! Gebertemezsin, korkak!" Öfkemin ateşiyle göğsüne sert bir yumruk indirdim. Dişlerini sıkmaya devam etti. İçimde, canına susamış bir kurban gibi hissetmenin ağırlığı vardı. Derin bir nefes bile alamadan, bir anda saçlarıma asıldı. Acıdan dudaklarımdan tiz bir çığlık yükseldi. "Çizgiyi aşıyorsun, Efsun!" diye tısladı, avucunu dudaklarıma bastırarak. "Yapamayacağımı mı sanıyorsun?" Gözlerim fal taşı gibi açıldı, yutkundum. "Yıllardır öğretemedim sana!" diye devam etti, sesi tıpkı bir zehir gibi kulaklarıma sızıyordu. "O çeneni kapat, sus ve bana hizmet et! Yoksa..." Gözlerindeki tehdit, içimde korkunun soğuk gölgesini büyüttü. Ama sonra aniden geri çekildi. Bunun verdiği rahatlama mıydı, deliliğin eşiğindeki bir isyan mı bilmiyorum ama gür bir kahkaha patlattım. Gözyaşlarım sicim gibi akıyordu, umursamazca başımı sağa sola salladım. "Göreceksin!" diye ekledim kahkahalarımın arasından. Beni dikkatle izliyordu. Bedenindeki her kas, öfkeyle geriliyordu. "Senden boşanacağım!" diye bağırdım nefes nefese. "Yapamayacağımı sanıyorsun ama boşanacağım! Seni ve aileni hapse attıracağım! Hayatımı düzene sokacağım, kariyer yapacağım ve belki de gerçek aşkımı bulacağım!" Sözlerim havaya karışırken, onun nefesleri ağırlaşıyordu. Öfkesini her zerresinde hissedebiliyordum. Ama umurumda değildi! "Seni ziyarete geleceğim ama kocamla, çocuklarımla birlikte geleceğim!" diye devam ettim. "Karşında kahkahalar atacağım!" Sustum. Kelimelerim havada asılı kaldı. Göğsüm inip kalkıyordu, ama içimde bir boşluk hissettim. Her ne kadar bunları söylesem de... Kendim bile inanıyor muydum? Sahi... Yapabilir miydim? Olur muydu? Derin nefesler almaya devam ederken, öfkeyle kükredi ve odadaki her şeyi dağıtmaya başladı. Onu daha da çıldırtmak ister gibi bağırmaya devam ettim: "İşte sen busun! Korkak, işe yaramaz, canavar herifin tekisin! Sen..." Nefesimi tuttum, gözlerimi gözlerine diktim. Son darbeyi vurmaktan çekinmedim. "Kendi evlatlarını öldüren bir katilsin!" Beni duymak yerine duymamazlıktan geldi. Öfkesiyle her şeyi daha da vahşice dağıtmaya başladı. "Sus!" diye kükredi, sesi duvarlarda yankılandı. "Kes sesini, kes!" Ama ben susmadım. "Bıktım senden!" diye haykırdım, içimde biriktirdiğim her şeyin zincirleri kırılmıştı artık. Bu, bir patlamaydı. Krizin tam ortasındaydım ve içime gömdüğüm ne varsa, birer birer gün yüzüne çıkıyordu. "Senden nefret ediyorum!" diye haykırdım, sesim odada yankılandı. "Sen tiksinç bir adamsın, iğrençsin! Seni sevmiyorum, bunu anlamıyor musun? Seni sevmiyorum ve asla sevmeyeceğim! Bir daha asla!" Sözlerim tükürük gibi dökülürken, öfkeyle üzerime doğru yürüdü. Çenemi acımasızca kavradı, parmakları tenime batıyordu. "Seveceksin!" dedi, kelimeleri üzerine basa basa. "Beni seveceksin, sevmek zorundasın! Benden daha iyisini mi bulacağını sanıyorsun?!" Gözlerimi sımsıkı kapattım, içimdeki korkuya teslim olmamak için. Hıçkırığım dudaklarımın arasından kaçarken, göğsüne ellerimi yaslayarak onu ittirmeye çalıştım. "Bulmasam da olur!" diye haykırdım. "Ama eminim, senden iyileri vardır!" Geri çekilmek istedim ama başaramadım. Belimden sımsıkı kavrayıp beni kendine çekti. Nefesi yüzüme çarpıyordu. "Beni seveceksin, Efsun." diye fısıldadı, sesi saplantılıydı. "Beni sevmen için her şeyi yaparım. Beni sev!" Başımı sağa sola salladım, hayır, hayır! Bu mümkün değildi. Ben artık on yedi yaşındaki saf, umut dolu Efsun değildim. Ben, yirmi beş yaşına gelmiş, acılarla yoğrulmuş bir kadındım. Titreyerek gözlerine baktım. "Sevmeyeceğim." dedim, omuzlarım sarsıla sarsıla ağlarken. "Ne yaparsan yap, sevmeyeceğim!" "Sevmeyeceksin, öyle mi?" dedi, dişlerinin arasından tıslayarak. "Evet, sevmeyeceğim!" diye yanıtladım, gözlerimdeki kararlılık hiç sarsılmadı. Bugün her ne olursa olsun, direnecektim. İsterse beni ölümle tehdit etsin, asla yıkılmayacaktım. Bunca zamandır sustuğumdan olmuştu her şey. 'Sus Efsun,' dedi, 'Kapa çeneni Efsun,' 'Kes sesini Efsun,' 'Gel Efsun, git Efsun.' Ama artık, her şey değişmişti. "Emin misin?" diye fısıldadı, tehditkâr ses tonuyla. Ardından bileğimi sert bir şekilde bükerek, dizini karnıma geçirdi. Nefesim bir anda kesildi, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Canımın acısıyla öne doğru bükülürken, bir an öleceğimi sandım. "E-Emi-nim..." dedim, kesik kesik. Gözlerim adeta yuvalarından fırlayacaktı. "Sevmeyeceğim..." Ağzımın içi kurumuştu, yutkunmam acı verdi. "Artık öldür beni..." Saçlarıma sert bir şekilde asılarak beni odadan çıkardığında, dudaklarımdan tiz çığlıklar yükseliyordu. "Kes sesini!" diye kükredi, öfkeyle. O kadar hızlı gidiyordu ki, ayaklarım birbirine dolandı ve sert bir şekilde yere düştüm. Ama bunu umursamadı, beni yerde sürüklemeye devam etti. Tam o sırada konaktaki herkes ayaklanmıştı. Reşit’in annesi, bizi ayırmaya çalıştı. "Ne yapıyorsun, oğul! Öldüreceksin karını, bırak! Hamiledir..." "Çekil ana!" diye bağırdı Reşit. Sesindeki kararlılık, artık öleceğimin habercisiydi. Beni öldürecekti. Reşit’in babası, buz gibi bakışlarla yerde sürüklenmemi izlerken, elini beline yasladı. Kız kardeşi ise kahkahalar atıyordu. "Kim kurtaracak şimdi seni, Efsuncuk?" dedi gözlerindeki ışıltıyla. "Kimse kurtaramayacak! Sessizce öleceksin..." "Bırak!" diye bağırarak çırpındım, Reşit’in elinden kurtulmak için büyük bir çaba sarf ediyordum ama o, beni bırakmadı ve avlunun ortasına çöp gibi fırlattı. Dizlerimin üzerine sert bir şekilde düşerken, içimi yakan çığlıklarım her köşeden yankılandı. Vücudum titriyor, boğazımda düğümlenen acıyı yutmaya çalışıyordum. Reşit, silahını çıkarıp namlusunu alnıma dayadı. O an, gözlerindeki ateşin ne kadar soğuk ve acımasız olduğunu hissettim. Bir anda etrafımda hiçbir şey kalmadı, sadece o anın keskin sessizliği vardı. Reşit’in annesi, çığlıklar atarak aramıza girmeye çalışıyordu. Bunu yapmasının tek sebebi, hamile olmamdı. Bir torun verecektim onlara ve benim ölmemi istemiyordu. Ama kimse bana soramamıştı; kimse gerçekten beni, acılarımı, içimdeki boşluğu görmemişti. Yavaşça, dağılmış halde Reşit’in yüzüne bakarken dudaklarımın arasından çıkan gülüşüm, bir sızı gibi dudaklarımı yakıyordu. Kuruyan dudaklarımı ıslatırken, o acıyı içimde hissediyorum. "Ölmek bile beni mutlu ediyor," diye fısıldadım. "Kes sesini, Efsun!" diye bağırdı Reşit’in annesi, her kelimesi yüreğime bir bıçak gibi saplanırken. Ama ben sadece omuzlarımı silktim, bir şey demedim. İçimden bir yerlerden haykırdım ama sesim yoktu. "Senin nikahın altında yaşamaktansa, ölmeyi yeğlerim!" dediğimde, sesim o kadar yüksek ve korkusuzdu ki, kelimelerim her köşeden yankılandı. Reşit'in annesi beni daha da hırpalamaya başladı. Gözlerimdeki acı, onun yüzüne yansıyordu. "Terbiyesiz, namussuz! Kocandır o senin, nasıl böyle terbiyesizlik yaparsın! Sana, 'Kocan için hazırlan' demedim mi, ha?!" O ellerin, bilinçli ve vicdansız bir şekilde bedenimi hırpalarken, gözlerimi kapattım. Kendimi soyutladım buradan. Bir tek ben vardım, bir tek bu acı ve her şeyin ötesinde ben. Miran ağa... Gerçekten çok geç kaldın. Belki de o mektubu okumayacak kadar meşgulsün. Belki de okumak istemedin, kim bilir. O mektubu önemsiz bulmuş olabilirsin, belki de çöpe attın. Ama olsun, artık bir önemi yok. Sonuçta, artık ölüyorum. Kocam tarafından, ellerinin içinde bir ölüm gibi... Katledileceğim. Ve neden? Çünkü her kelimesine boyun eğmedim, her tehditte sesimi kesmedim, her isteğinde korkmadım... Ve en kötüsü de, tüm bu yıllar boyunca ona kendimi teslim etmedim. Gözlerimi zorla araladım, bedenimin her zerresi öylesine ağır ki. Önümde bir karanlık deniz var, boğulmak üzereyim. Kapının pervazında durarak bize bakmakta olan hizmetçilere ve özellikle Sena'ya baktım. O bakışlarda acı, gözlerinde yaşlar var ama… Hiçbir şey yapamıyorlar, hiçbir şey! Bir mumun alevi gibi, hiç direnmeden sönüyorlar. Onlar, bu canavara karşı ne yapabilirler ki? Ellerinden bir şey gelmez. Ve ben… Benim yüzümden ölecekler. Beni seviyorlar, bana acıyorlar. Ama ölecekler… Hepsi öldürülecek! Ve bunları düşündükçe içimdeki acı, her geçen saniye daha da derinleşiyor. Ama birisi var, içimde bir yara gibi sızlayan birisi: Sena... Sena, sen ne yapacaksın? Bu adamın soğuk ve acımasız elleriyle başa çıkabilecek misin? Bensiz, sensiz ne yapacak bu dünya sana? Daha bir çocukken, tüm hayatının cehennemine dönüşecek bu evin içinde. Ben dokuz yıl boyunca sabretmeye çalıştım, her gün biraz daha yıkıldım, ama sen… Sen ne yapacaksın? Ve gözlerim, boğulacak gibi her şeyi göremeyerek, daldı. Bir an önce ölmeyi diledim. Ölüm, o kadar yakın, o kadar içinde bir sıcaklık taşıyor ki, acıyı arzuluyorum. Ama bir şey var ki, o en çok içimi kemiriyor: Onları düşündükçe, içimde bir şeyin daha öldüğünü hissediyorum. Allah'ım, aklımı yitirmek üzereyim. Ölüm, soğuk ve sert nefesiyle beni sarmışken bile, hala başkalarını düşünüyorum. Bir hayat var, bir dünya var… Ve ben, hala başkalarının acısını taşıyorum. Onları düşündükçe, kendi acım silikleşiyor. Ama bu… Bu benim en büyük lanetim mi? Ölüme yaklaşırken bile, onların acılarını hissetmek. İçimde bu korkunç boşluk, seni sevmediğimi biliyorum ama hala senin yüzünden onları düşünüyorum, hala kendimi boşuna harcıyorum, hala seni düşündükçe, onların hayatını, kalbini yakalıyorum. Ve ölüyorum. Reşit'in elleri titremeden silahın tetiğine basarken, yüzündeki soğukkanlılık bir an bile bozulmadı. Sanki bu korkunç kararı yıllardır veriyormuş gibi, hiç tereddüt etmeden, hiçbir sarsılma göstermeden hareket ediyordu. İçimde korkunun en derin hali vardı. Her şey bir anlık, bir nefes kadar yakınmış gibi hissediyordum. Ve o an, silahın namlusundan çıkan ölümün sesi, sanki zamanın akışını durdurmuştu. Gözlerimi sımsıkı kapattım, nefesimi tuttum. Her bir kasımın gerildiğini, kalbimin koca bir davul gibi çarptığını hissedebiliyordum. Gözlerimde, hayatımın son anlarını yaşıyormuşum gibi bir karanlık vardı. Her şeyin sona erdiğini bildiğim bir sessizlik vardı. İçimdeki son umut kırıntıları bile silinmişti. Ve o an, silah patladı. Havada yankılanan ses, öylesine yüksek ve keskin bir çığlık gibi kulaklarımda çınladı. Bütün vücudum birdenbire titredi, kalbim kesildi. Neredeyse nefes alamıyordum. O an, zamanın ve gerçekliğin sınırları kaybolmuş gibiydi. Bir an için ölüme ne kadar yaklaştığımı düşündüm, ama o patlamadan sonra hiçbir şey hissetmedim. Hiçbir şey… Ama yavaşça gözlerimi araladım. Cevapsız kalmak, ölümün soğuk ve korkutucu yüzüyle yüzleşmek bile korkutucuydu. Silahın sesi hâlâ kulaklarımda yankı yaparken, hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. Sena... Onu gördüm. Gözlerindeki korkuya rağmen, beni korumak için silahı başka bir yöne çevirmişti. Reşit'in öfkesi, bütün odanın havasını değiştirmişti. Sena'nın üzerine atlamış ve bir köşeye doğru itmişti. O an, gözlerimde her şeyin yavaşladığını hissettim. Sena'nın kafası duvara çarptığında, tam anlamıyla felç olmuş gibi bir şey hissettim. Kızın vücudu hareketsiz kaldı, gözleri kapandı, sanki bir hayat birdenbire silinmişti. ''Ne yapıyorsun sen?!'' diye bağırdım, sesimdeki çaresizlik karışmış öfke beni deliye çeviriyordu. Gözlerim, korku ve öfkenin birleşimiyle parlıyordu. Kendimi tutamıyordum. Bu adamın ne kadar tehlikeli olduğunu, ne kadar acımasız olduğunu iyi biliyordum ama bir çocuk, bir masum... Onun hışmına uğramalı mıydı? Sadece bu kadar basit bir öfkeyle bir hayat yok edilir miydi? ''Şerefsiz, ne yapıyorsun? Küçücük kızdan mı hırsını alıyorsun, it!'' Diye bağırırken, kelimeler dudaklarımdan patlak verdi. Bir tokatla her şey silindi. Şiddetin gücü her yönüyle hissedildi. Yüzümdeki acıyı, ruhumdaki kırıklığı hissettim. Gözlerimden yaşlar süzüldü, ama durmadım. Ona bağırmaya devam ettim, ama sanki hiç kimse beni duymuyordu. Bir dünya yıkılmıştı, bir hayat daha kaybediliyordu. Ve o an, bir tokat daha geldi. Reşit’in gücü insanın içine korku salarcasına sertti. Hiç beklemediğim bir an, ne olduğunu anlayamadan, başımın sarsıldığı anı hissettim. Yerdeki acı, içimdeki yaralarla birleşti. Ama hâlâ dimdik durdum. Son bir kuvvetle ayağa kalktım. O lanet olası adama karşı savaşa devam etmeliydim. Reşit, acımasızca omzuma ateş ettiğinde, bedenim bir an boşluğa düştü. Bir çığlık boğazımda takılı kaldı, ama dudaklarımda titreyen kelimeler yoktu. Vücudumun sıcaklığı, kanın içinde hızıyla sızarken, bir an dondum. Bacağıma ateş ettiğinde, sanki her şey çökmeye başladı. Vücudum yere düştü, bir yığın haline geldim. Ağrım o kadar şiddetliydi ki, gözlerim bulanıklaşmıştı, dünyam yavaşça silikleşiyordu. "Yavaş yavaş alacağım canını, namussuz!" dedi, sesi soğuk ve tehditkar, dişlerinin arasından o acımasız kelimeleri sıktığında, ölümün soğuk nefesini derinden hissettim. Kafamı kaldıracak gücüm yoktu, ama içimde bir umut kırıntısı vardı. Fakat tam o anda, her şey değişti. Avlunun etrafını siren sesleri sardı, tiz ve korkutucu, uzaktan gelen bir kurtuluşun habercisi gibi. Büyük ahşap kapı gürültüyle açıldı. Kalbim durakladı, kulaklarımda yankılandı o gürültü. O anda her şey durdu; ne o adamın soğuk bakışları, ne de vücudumdaki keskin acı... Sadece bir an için, bir umut ışığı gibi, zamanın ötesine geçtim. İçimdeki boşluk, bir anda bir şeyle dolmuştu. Ve sonrasında, kalbim yavaşça, ama belirgin bir şekilde attı. Her şey, umudu hissettiğim o anın sonrasında yeniden başlıyordu. İçeriye giren adamın silüeti, etrafındaki her şeyden farklıydı. Havadar, soğukkanlı ve kudretli bir duruşu vardı. Bir anda odada herkesin dikkatini üzerine çekti. Polisi bile arkasına alarak, siyah takım elbisesiyle, her adımda adeta bir gücün simgesi gibi görünüyordu. Adam, yalnızca duruşuyla tüm odanın havasını değiştirmişti. Kendisini tanımıyordum, ancak… bir şey vardı, hissediyordum. O kadar güçlü, o kadar asaletli ve sert bir karizma yayıyordu ki, buna gözlerimi çevirmemek elde değildi. Ama bir şey vardı… o bakışlar, öfke ve adaletin birleşiminden oluşuyordu. Gözlerimiz bir an birbirine kilitlendi. Bir saniye bile sürmeyen bu an, bana sanki bir ömrü yaşatmıştı. Gözleri, tüm çaresizliğimi görebiliyordu, o kadar keskin ve dikkatliydi. Ama öfkesini öylesine soğukkanlı bir şekilde kontrol edebiliyordu ki, bu bile beni dehşetle korkutuyordu. Yüzünde acımasız bir ifade vardı, o bakışlar bana, sanki hayatımın en büyük hatasını yapıyormuşum gibi hissettiriyordu. Reşit, onu fark ettiğinde bir adım geri gitti, ama bu adım ondan daha fazla korktuğunu gösteriyordu. O adam, tek kelime etmeden Reşit’e göz attı. Sonra, sesini duyduğumda, tüm vücudumun titrediğini hissettim. O kadar derin ve tehditkar bir sesle konuştu ki, her kelime bir bomba etkisi yaratıyordu. “Sakın bir adım daha atma,” dedi, sesi öylesine derindi ki, her kelime bir tehdit gibi yankılandı. “Bu kadına zarar vermek, seni sadece burada değil, bu dünyada da kaybetmene neden olur.” Reşit, gözlerindeki öfkeyle adeta kudurmuştu. O kadar sert ve öfkeliydi ki, hayalet gibi bembeyaz yüzü bile korkusuz görünüyordu. Ama o adamın karşısında, o acımasız bakışlarla ne yapacağını şaşırmıştı. Bu adamın karşısında duracak gücü yoktu. Her kelimesi, bir çekiç gibi Reşit’in ruhuna işledi. O adam bir adım daha ileriye atarak, polislere doğru kaş göz işareti yaptı. O an, bir anda dört polis, hızlıca ve bir disiplinle harekete geçti. Reşit’in ve ailesinin ellerine kelepçeleri geçirmeye başladılar. Reşit’in annesi ve kız kardeşi çığlık atıp bağırmaya başladılar ama artık hiçbir şey değişmeyecekti. O adam, dudaklarını sinsi bir şekilde kıvırarak, Reşit’e doğru son bir bakış attı. O bakış… Her şeyin sonuydu. “Kadına şiddet, tehdit… Bu suçlardan dolayı gözaltına alınıyorsunuz,” dedi, her kelimesi adaletin sesi gibiydi. “Ve size yeri geldiğinde hakkınızı da vereceğim. Bu dünyada ne yaptığınızın bedelini ödeyeceksiniz, Reşit.” Bir an, her şeyin sessizliğe büründüğü o andan sonra, polisler Reşit’i sürüklüyordu. Yavaşça yere düşerken bile gözlerinde bir anlam vardı… O adamın bakışları, bir yargıcın en son kararını verdiği anı simgeliyordu. O an, karanlıkta bir umut ışığı yanmaya başlamıştı. Ona baktım, tek kelime etmeden. O kadar güçlüydü ki, sadece varlığı her şeyi değiştirebilirdi. Ama bu, sadece bir başlangıçtı. Ardından gözlerimiz kesişti, başını dikleştirdi. Buraya doğru koşan ambulans ekipleri, Sena’yı dikkatlice yerden kaldırmıştı. Her şeyin hızla değiştiği o an, o adamın bakışları sabitlediği anla birleşti. Sanki o bakışlar, zamanın ve mekanın tüm sınırlarını yok etti. Adam, bana doğru adım attıkça geriliyordum. Canımın acısını bile unutmuştum. Sahi… Ben vurulmuştum değil mi? O kadar sarhoş bir hale gelmiştim ki, bedenimdeki acıyı unutmuş, sadece o soğukkanlı ve sert bakışları düşünüyordum. Adam yere doğru eğildi ve bana uzun uzun baktı. O bakışlarında bir şey vardı… gücü, karizması, adaleti barındıran bir şey. Sonra, dudaklarından çıkan o derin ses, her şeyin anlamını değiştirdi. “Korkma,” dedi, güç verircesine. “Artık güvendesin, güvendesiniz. Ben, avukat Miran Arslanoğlu. Mektubunuzu geç fark ettiğim için affedin, Efsun hanım.” İsmini duyar duymaz nefesim kesilirken, göz pınarlarımda yaşlar birikti. O an, içimdeki korku, acı ve çaresizliğin birleştiği o derin boşlukta, kelimeler dudaklarımdan çıkamadı. ’M-Mir-’’ diyebildim, ama devamını getiremedim. Gözlerim, ondan aldığım güç ve korku arasında gidip gelirken, yavaşça kapanmaya başladı. Bedenim, sanki artık kendi kontrolümden çıkmış gibi, ondan uzaklaşmak istercesine gevşedi. Ve bir anda, tüm güçsüzlüğümle, gövdem, usulca onun üzerine doğru yığıldı. Zihnimde bir kaos vardı, ama o adamın sözleri… her şeyin bittiğini, artık güvende olduğumu söylüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD