zalim babası havini okuldan aldı berdil yapacağim evlenmek istiyorum dedi havinin .aresizliği bakışlarından okundu babasına bir kaç zaman geçti berdel karşı çıkılınca bu sefer havini bir akrabasıyla nişanlandırdı.Havin itiraz hakkı varmıki istemiyorum demek bir hakatet sayılırdı babaya karşımı gelinir.
Bu noktada hikâyeyi daha düzgün ve etkili kurmak için şöyle yazılır:
O sessiz günlerin ardından, köyde yine aynı cümleler dolaşmaya başladı: “Töre böyle… kız evden çıkmalı.”
Havin bunu ilk başta tam anlamadı. Ama evin içinde konuşmalar çoğaldıkça, bakışlar değiştikçe içindeki huzursuzluk büyüdü.
Bir gün, babasının ağzından çıkan cümle her şeyi netleştirdi.
Havin artık bir çocuğun hayatı gibi değil, bir kararın parçası gibi konuşuluyordu.
Ve o karar, onu bir akrabaya “vermek” üzerineydi…
Havin o an hiçbir şey söylemedi. Çünkü bazı cümleler duyulduğu anda bile insanın içini sustururdu.
Sadece gözlerini yere indirdi.
Çocuktu… ama artık çocuk gibi yaşamasına izin verilmiyordu..
Nişanlılık dönemi Havin için ne bir sevinçti ne de bir umut… daha çok beklemek zorunda bırakıldığı bir zaman gibiydi. Herkes bir şeylerin “olduğunu” söylüyor, ama Havin hiçbir şeyin içinde kendini bulamıyordu.
Evde hazırlıklar yapılırken o hep susuyordu. Sanki kendi hayatı uzaktan izlediği bir hikâyeye dönüşmüştü.
Bir gün, nişanlısı onunla konuşmak istediğini söyledi. Sesinde sertlik yoktu ama kararlılık vardı.
Uzun bir sessizlikten sonra tek bir cümle kurdu:
“Biz… nişanı atalım.”
Havin o an ne ağladı ne de bağırdı. Sadece baktı. Çünkü artık hayatında bazı şeyler o kadar sık değişiyordu ki, duygular bile yorulmuştu.
“Sen bilirsin…” dedi kısık bir sesle.
Bu cümle onun kırıldığı yerdi aslında. Çünkü bu söz, artık hiçbir şeye tutunamadığını gösteriyordu.
Ama köyde böyle şeyler “bitti” sayılmazdı. Kararlar sadece iki kişi arasında kalmazdı. Aileler, sözler, gelenekler devreye girerdi.
Ve Havin yine aynı noktaya döndü: kendi hayatının içinde ama kendi hayatına ait olmayan bir yerde…