Nişan bozulmuş gibi görünse de, köyde bazı şeyler “bitmiş” sayılmazdı. Söz kesmek, geri dönmek kolaydı; ama insanlar için konuşulanlar kolay kolay susmazdı.
Aileler devreye girdi. “Ayıp olur”, “el ne der”, “kız ortada kalmaz” cümleleri yeniden evin içine doldu. Havin ise her zamanki gibi en son duyandı ama en çok etkilenen oydu.
Karar çoktan verilmişti bile.
Havin itiraz etmedi… edemedi. Çünkü onun itirazı hiç kimse için bir şey değiştirmiyordu. Sadece içini daha çok yoruyordu.
Ve bir gün, hiçbir şey sorulmadan, sadece “oldu” denilerek Havin evlendirildi.
Düğün değil, sanki bir vedaydı. Ne büyük sevinç vardı ne de gerçek bir mutluluk… sadece kalabalık, sesler ve Havin’in içinde büyüyen sessizlik.
O gün Havin bir kez daha şunu öğrendi:
Bazı hayatlar, insanın elinden alınmadan da insanın olmaktan çıkabiliyordu.
Evlilikten sonra Havin’in hayatı değişmedi; sadece adı değişmiş bir yalnızlık başladı.
İlk zamanlar her şey daha çok “alışma” gibi görünüyordu. Havin sessizdi, fazla konuşmazdı, zaten konuşmaya da alışık değildi. Ama içinde bir şey hep eksikti… sanki nereye ait olduğunu hiçbir zaman bulamamıştı.
Günler geçtikçe eşinin davranışları değişmeye başladı. Önce küçük uzaklıklar… sonra eve geç gelmeler… sonra açıklanmayan suskunluklar.
Havin hissediyordu ama sormuyordu. Çünkü sorsa da cevap alamayacağını biliyordu.
Bir gün, gerçek kendini gizleyemedi.
Eşinin başka biriyle görüştüğü ortaya çıktı.
O an Havin’in içinde bir şey daha kırıldı. Ama bu kez ne ağladı ne bağırdı. Sadece uzun süre baktı… sanki hayatına dışarıdan bakar gibi.
Ve en sonunda sessizce şunu düşündü:
“Ben nereye gitsem hep aynı yere mi düşeceğim?”
Ama yine de sustu. Çünkü Havin, susmayı en iyi öğrenmek zorunda bırakılanlardandı.