Raskor, cehennem ateşinin içinde yanan ağaç kabuğuna yazılmış bir adamken, nihai amacı soğuk ellerini sıcak kana bulamak olan vahşi barbardı. Onun düşmanları arasında durduran hiçbir şey olmadı.
En iyi yırtıcı yaratık oydu. Diğerleri ise sadece onun peşinden gidiyorlardı.
Kalın damarlı elleri küçük zayıf kolları acıtırcasına sıkıyordu.
Yelina, bu hareket karşısında dengesini kaybetti ve Raskor'un göğsüne çarptı. Bakışları Raskor'un mavi gözlerine takıldı. Bir süre zihninde küçük bir ses yankılansa da zihni o sesti bastırdı. Gözlerini Raskor'dan kaçırdı ve etrafa bakındı. Barbarlar, onları izliyordu. Yelina, bu bakışlar karşısında kendini güçsüz hissetti. Barbarlar sessizdi, ama bu sessizlikte bir tehdit gizliydi. Gözleri Yelina'nın üzerinde, merakla ve hakimiyet kurmaya hazır bir şekilde bekliyorlardı. Kendi düzenlerinden farklı olan bu genç kadın, onların gözünde hâlâ bir av mıydı?
Raskor, onu serbest bıraktı ama gözlerindeki anlamlı bakışla konuşmadan da hükmünü vermişti. "Benim yanımda kalacaksın, küçük kurt," diye mırıldandı.
Yelina hiçbir şey anlamıyor bu barbarların seslerine katlanamıyordu. Kalbinin ritmi kulaklarında yankılanıyordu. Bu adamın ona ne yapmaya çalıştığını anlamıyordu
Raskor'un gür sesi meydanı doldurdu: "Kuzey Yerleşkesi sürüsünün tüm askerlerini zindana atın!" Barbarlar bir an duraksadı, sonra hızla emri yerine getirmeye koyuldular. Çığlıklar ve zincir sesleri havada yankılanırken, Yelina nefesini tuttu. Raskor bir adım attı, gözlerini Yelina'ya dikti ve yüzüne karanlık bir gülümseme yayıldı. "Ama o... O benim tek kişilik mahzenimde olacak!" diye kükredi. Yelina'nın gözleri büyüdü, kalbinin atışları daha da hızlandı. Etrafındaki barbarlar sessizleşmiş, bu emri işitmiş olmalarına rağmen kısa bir an duraksamışlardı. Çünkü Alfa'nın bu şekilde birini sahiplenmesi alışılmış bir şey değildi. Çelikten bir el gibi bileğini kavrayan Raskor, onu sürükleyerek karanlık mahzenin derinliklerine doğru ilerledi. Yelina çırpınmayı düşündü ama Raskor'un gücü karşısında nafile olduğunu biliyordu. Yol boyunca taş duvarlar, alev ışığında titrek gölgeler oluşturuyordu. Zemin nemli ve soğuktu. Her adımda, kaçınılmaz sonuna biraz daha yaklaşıyor gibiydi. "Bırak beni, hayvan herif!" diye tısladı Yelina, bileğini kurtarmaya çalışarak. Raskor'un yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi. "Vahşi Kelebeğinin ne dediğini anlamasa da iyi bir şey olmadığına adı gibi emindi. Raskor, Yelina'yı mahzenin derinliklerine doğru sürüklerken, taş duvarlardan yankılanan ayak sesleri ve Yelina'nın hırıltılı nefesleri dışında hiçbir ses yoktu. Nemli ve soğuk hava, Yelina'nın tenine yapışmıştı. Her adımda, karanlık daha da yoğunlaşıyordu. Mahzenin sonuna geldiklerinde, Raskor Yelina'yı bir odaya itti. Oda, taş duvarlarla çevriliydi ve içinde sadece bir tahta yatak ve birkaç zincir vardı. Yelina, odanın ortasında dengelerini sağlamaya çalışırken, Raskor kapıyı kapattı ve kilitledi. Gözleri, Yelina'nın üzerinde gezinirken, hiç de iyi olmayan düşünceler zihnin derinliklerinde dolaşıyordu,
"Burada kalacaksın," diye sert bir sesle konuştu Raskor. "Ta ki itaat etmeyi öğrenene kadar."
Gözlerini Raskor'a dikti ve sessiz kaldı. İnanç ve cesaretin simgesi gibi alev alev yanan ela gözleri, içinde taşıdığı ateşi dışa vuruyordu.
Kapı ağır bir gıcırtıyla kapanırken, Yelina yalnızlığın boğucu karanlığına gömüldü. Odanın soğuk taş duvarları, ona adeta bir mezar gibi dar geliyordu. Ama içindeki kurt, hırsla ve öfkeyle hırlamaya devam etti. Zincirlerin hafif şıngırtısıyla, dişlerini sıkarak ayağa kalktı. Gözleri, odanın loş ışığında vahşi bir ateş gibi parladı. Buradan çıkacaktı. Bir yolunu bulacaktı. Ve o zaman Raskor, onu gerçekten tanıyacaktı.
Bu sırada kuzey yerleşkesinin güçlü askerleri, bu hapsedilmeyi kendilerine yedirememişti. Şifacılar, titreyen elleriyle Avcıların damarlarına Kurtboğan zehrini zerk ederken, gözlerinde acı ve tereddüt vardı. Tanıdıkları, birlikte savaştıkları adamlara ihanet etmek zorunda kalmak, içlerini parçalıyordu.
Zehirli madde kanlarına karıştıkça, kuzeyli savaşçıların kasları bir anda gevşedi. Mahzende yankılanan öfkeli kükremeler yerini inlemelere bırakıyordu. Savaşçılar birer birer yere yığılırken, damarlarında dolaşan zehir onları güçsüzleştiriyordu. Bazıları bilinçlerini kaybedip taş zemine çarpıyor, kimileri ise dizlerinin üstüne düşerek güçsüzce hırlıyordu. Zehir, damarlarında ilerledikçe bedenleri itaatkâr birer gölgeye dönüşüyordu.