Fatih Karayel; 🔥
İri ve yakışıklı bir adam mutfaktaki karısının arkasından sarıldı. Kadın yemeklik sebzeleri doğruyordu. Adamın elleri arsızca kadının kısa elbisesini kaldırdı ve kalçalarına yöneldi. O sırada dudakları kadının ensesinde ve boynunda dolaşıyordu.
"Şişştt Tahir, yemek yapıyorum," dedi kadın, ama sesindeki gülümsemeyi saklayamıyordu.
Erkek çapkın ve umursamaz bir sesle, "Sen yap canım, ben kendi işimi yapıyorum," dedi. Sonra bir eli kalçalarındayken, diğer eliyle kadının göğüslerini kumaşın üzerinden yavaşça okşadı.
Kadın, kocasının bu arsız ellerinin etkisiyle dudaklarından kesik, tiz bir inleme yayıldı. "Senin işin beni yoldan çıkarmak mı?" diye sordu.
Tahir sert bir hareketle bir anda kadınını çevirdi ve kadının kalçaları tezgaha dayandı. Islak dudaklarını öperken mırıldandı. "Evet, benim görevim bir vatana hizmet, iki karıma hizmet," diyerek güldü.
Kadın tutkuyla dudaklarına yaklaşarak fısıldadı. "Gerçekten de ikisinde de en iyisisin!" diyerek onu öptü. Yüzünde sıcacık bir gülüş vardı.
Tam o anda bir çift çıplak ayak mutfak parkelerinde şıp şıp sesler çıkararak koştu ve kıkırdadı.
"Babam annemi öpüyorrr! Babam annemi öpüyorr!" diye bağırdı küçük kız.
Afallayan iki aşık bir anda ayrıldı. Kadın utanarak yüzünü kapadı. Adam ise kızına bakarak, "O zaman şimdi de baba ayı, küçük ayıyı kovalıyorrrr!" diyerek çocuğun peşinden koşturmaya başladı.
Kadın onları izlerken çok mutluydu, başını sallayarak güldü. "Ahh Kurtlular, bir durmuyorsunuz yerinizde!" diye mırıldandı ve tekrar yemek yapmaya yöneldi.
O anda kapı çaldı.
Kadın ellerini havluya silerek seslendi. "Geldimmm!"
Bahçeden kapıyı duyan Tahir bakışlarını içeri çevirdi ve kapıya giden karısını izledi.
Kapı açıldı ve o kara gün başlamıştı.
Genç kadın kapıyı açtığı anda, alnına yediği kurşunla yere serildi.
Tahir'in nefesi kesilmişti. Bir an donup kaldı. Gözünden zehir gibi bir yaş süzüldü. Gördükleri beynini zonklatıyordu, anlamaya çalıştı. Sonra bacağında hissettiği küçük bir el onu uyandırdı.
"Baba, hadi kovala," diyen kızına baktı.
Kız bakışlarını annesine çevirdiği anda Tahir onu kucakladı ve koşarak bahçenin arka kapısına ilerledi. Ama kapıda onlarca silahlı adam vardı. Bir şey yapmalı ve kızını korumalıydı.
Kimseye görünmeden, ilerlemeye dikkat ediyordu.
Hızla arka tarafın camından yatak odasına girdi, buradan sağ çıkabilmek için biran önce silahına ulaşmalıydı. Hemen küçük kızı yere indirdi. Titreyen elleriyle kızının yüzünü avuçladı.
"Ela, saklan! Ve asla çıkma kızım. Seni iyi biri bulana kadar sakın çıkma!" dedi. Dudakları titriyordu.
Kız hem korkmuş, hemde şaşırmıştı. "Ama babacım, iyi biri olduğunu nereden anlayacağım?" diye sordu.
Tahir, Sanki onun yetim kalacağını bilen bir bakışla bakıyordu Gözlerinden yaşlar süzülürken mırıldandı. Ona bunları yaşatmayı hiç istemiyordu ama az sonra öleceğini biliyordu.
"Seni bulunca, sana acıyarak bakacak kızım, ve ağlıyor olacak. Saklan ve güçlü kal! Seni çok seviyorum." diyerek onu son kez koklayarak, öptü.
Küçük Ela anlamıştı. Babasının sözünü harfiyen dinledi. Hızla koştu ve yatağın yanındaki gardropun arkasındaki suntanın kırık aralığından gardropun arkasına girdi. Karanlığın içine doğru ışık süzülen küçük aralıktan gözü babasını görüyordu.
Tahir hızla komodinin altındaki bölmeden silahını buldu ama silaha ulaşacağı anda kapıdan giren biri onu tekmeleyerek yere düşürdü. Silah ona doğrultulmuştu.
"Sonunda beni buldun, Sansar!" dedi Tahir.
Ela, silahı tutan eli görüyordu. Adamın bileğinden elinin üzerine uzanan yanığı gördü. Olan biteni anlamaya çalışarak izliyordu.
Ve o anda, büyük bir gürültüyle kurşun Babasını vurdu...
İri gövdesiyle o delikanlı asker yere yığıldı. Babasının açık kalan gözleri, alnından süzülen kanlar, kesilmiş nefesi... Ela, kulaklarını tıkayarak her şeyi izlemişti.
İşte bu hikaye, o küçük kızın intikamının hikayesidir...
Günümüz 2025;
Tayland'ın cennet gibi Ko Tao adasında, kristal berraklığındaki denizin kucakladığı o kumsalda, kumral bir kadın güneşin altında uzanıyordu. Ela Kurt. Bronzlaşmış teni üzerindeki turuncu bikinisiyle parlıyordu. Vücudu, yılların sert antrenmanlarının ve disiplinli yaşamın izlerini taşıyordu, her kası yerli yerinde, atletik ama kıvrımlı kadınsı bir görünümdeydi. Güneş gözlüğünün ardında gözleri kapalıydı, ama zihninin asla tam anlamıyla dinlenmediğini yalnızca o biliyordu.
Sahilde ona doğru ayak sesleri yaklaşıyordu. Gözlüğünü indirdi ve o yöne baktı. Keten şort ve salaş beyaz gömleğiyle uzun boylu, yakışıklı bir adam Ela'nın şezlongunun üzerine doğru dikildi. Güneş aniden kesilmişti.
Ela, üzerine düşen gölgeyi hissetti. Ama onu gerçekten tanıtan, o tanıdık koku oldu. Parfümün altında, o bildiği vücut kokusu. Kalbi bir an sıkıştı, sonra nefreti ve hayal kırıklığı uyandı içinde. Çünkü bu koku, mutlu olmayı hakettiğini düşündüğü günlerin, yalan olduğu ortaya çıkan vaatlerin kokusuydı.
Güneş gözlüğünü çıkarmadan homurdandı. "Ne işin var burada? Takıldığın yosmalardan birini mi görmeye geldin?" diye sordu. Sesinde acı vardı, ama bunu alaylı bir gülüşle maskeledi.
Selim güldü. O kendinden emin, her zaman her şeyin yoluna gireceğine inanan gülüş vardı. "Peşinde olduğum tek kadın sensin. Ama hayır, sana istihbarat vermeye geldim." dedi.
Ela'nın ilgisi uyandı. İşte bu, onu hala dinlemeye zorlayan şeydi, askerliğine olan aşkı ve profesyonelliği. "Şimdi ilgimi çektin," dedi ve güneş gözlüğünü çıkararak ona baktı. Ela'nın koyu mavi gözleri, Selim'in yüzünde gezindi. "Anlat bakalım."
Selim kaslı vücudunu göstererek gömleğini çıkardı ve umursamaz bir tavırla yanındaki şezlonga yattı. Kollarını başının altına koyarak gökyüzüne baktı ve anlatmaya başladı.
"Fatih Karayel, ülkeye dönmüş. Ve istihbarat birimine atama yapıldı. Bir ajan gönderilecek." dedi.
Ela bir anda pür dikkat şezlongdan kalktı. Bikinisinin üstü ince kumlarla kaplanmıştı ama umurunda değildi. "Yüzbaşı atama yaptı mı? Hemen engel olmamız lazım. Benim gitmem lazım o göreve, o eve!"
Sesi keskinleşmişti. Fatih Karayel. O isim, tüm bu yıllar boyunca peşinde olduğu hayaletti. Babasının son gizli görevi onun ailesiyleydi. Şimdi bu adam, pis işlerle meşhur ailenin son Mafya lideriydi ve ülkeye dönmüştü. Hiçbir zaman ona tamamen yaklaşamamıştı. Ancak bir türlü kanıtlayamadığı, Sansar'ın kimliğini öğrenebileceği tek adamdı.
Selim sinsi bir gülüşle ona yaklaştı. Ayağa kalktı, bronz teni güneşte parlıyordu. "Ayarlamaya çalışırım. Ama benim çıkarım ne olacak?" diye sordu.
Ela gözlerini kıstı. İşte yine başlıyordu. Her şey pazarlık. Her şey bir çıkar ilişkisi. Bu adama nasıl aşık olmuştu.! Ne büyük aptallık...
"Şöyle yapalım," dedi, sesinde buz gibi bir soğukluk vardı. "Sen hemen beni bu göreve atamaya çabala. Ben de Albay'ın kızıyla yattığını, hem de bunu bizim düğünümüze birkaç ay kala yaptığını kimseye söylemeyim, ne dersin? Çünkü Albay, zırlaya zırlaya aşk acısıyla hastaneye kaldırılan kızının hastalığının sebebi sen olduğunu öğrenirse, seni Afrika'ya falan atayabilir. Ya da Şırnak dağlarına?"
Selim'in yüzü bir anda düştü. O kendinden emin tavır yok oldu. "Bunu yapmazsın," dedi, ama sesinde artık o eski güven yoktu. "Biz seninle büyüdük, birbirimizin ilk aşkıyız. Aramızdaki şey bitemez, kendini kandırma." diye homurdandı.
O anda Ela'nın gözünde, yıllar öncesinin o küçük mutfağı canlandı. Annesi ve babası, birbirlerine aşkla bakarak gülüyorlardı. Babasının annesini nasıl kucakladığı, annesinin gülüşü... Gerçek aşk öyleydi. Koşulsuz, sadık, fedakar.
Parmağını doğrulttu ve Selim'e baktı. "Ben aşkın ne demek olduğunu en yakından gördüm, Selim! Senin bana hissettiğin şey aşk değil. Sadece bağımlılıktı."
Plaj çantasını alarak ayağa kalktı. ''Madem yardım etmeyeceksin, Ayağımın altında da dolaşma! Yoksa sana karşı olan iyi niyetimin sonunu tüketirsin.'' dedi. Telefonunu açtı ve arkasına bakmadan kumların üzerinde yürümeye başladı.
"Niko, merhaba. İstanbul'a dönüyorum. Fatih Karayel için bana acil görev emri lazım. Yardımına ihtiyacım var." diye mırıldandı.
Telefonun diğer ucundan neşeli bir ses geldi. Niko, Yunan asıllı bir istihbaratçı ve Ela'nın az sayıdaki gerçek dostlarından biriydi. "Her zaman, prenses. Hemen bakıyorum neler yapabileceğime." dedi.
Ela telefonu kapattı ve denize baktı. Mavi ufuk çizgisinin ötesinde, İstanbul vardı. O şehir, hem çocukluğunun cenneti hem de cehennemiydi. Ve şimdi, yıllar sonra, ilk kez babasının katiline, o yanık işaretli ele doğru bir ipucu yakalamıştı.
Ve, Görev başlamıştı...