Katya; 🔥

1641 Words
Ela Kurt, otelin lüks süitinin penceresinden İstanbul'un uçsuz bucaksız manzarasına bakarken, içindeki huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordu. Yıllar sonra bu şehre dönmüş olması garip bir his uyandırıyordu içinde. Akademiden mezun olduğundan beri yurtdışında ajan olarak çalıştığı için Türkiye'de bir evi yoktu. Belki de hiç olmayacaktı. Ev demek, kök salmak demekti. Ama onun kökleri, o korkunç günde kesilmişti. Bu yüzden Türkiye'ye döndüğünde bir otele yerleşmeyi seçmişti. Ve sadece herhangi bir otel değil Romashka Hotel. Rusça Papatya demekti. İstanbul'un göbeğinde, eski bir Rus ajanının işlettiği, kimliksiz misafir kabul eden, sorular sorulmayan bir yerdi burası. İstihbarat camiasında iyi bilinirdi ama polisin radarında değildi. Mükemmel bir sığınaktı. Gülşah annesinde kalmayı düşünmemişti bile. Gülşah zaten Ela için çok şeyi feda etmişti. Babası şehit olduğundan beri onu tek başına büyütmüş, askeri kariyerinde çocuk büyütmek zorunda kalmasına rağmen Ela'yı asla bırakmamıştı. Sonunda Ela büyüdüğünde ve liseye başladığı yıl, geç de olsa hayatının aşkını bulmuş ve Mehmet Yüzbaşıyla evlenmişti. Mehmet, akademinin savunma hocalarından bir yüzbaşıydı. Bir kızı vardı, Yeliz, şimdiler de 24 yaşında. Ama o yıllardan beri, Ela ile abla kardeş gibi büyümüşlerdi. Aslında onları çok özlediğini fark ediyordu. Bu akşam Gülşah Anne'nin evinde yemek yiyeceklerdi. İçi bir heyecan ve özlemle dolmuştu. Pencereden ayrılıp banyoya yöneldi. Geniş, mermer kaplı banyo, otelin lüksünü yansıtıyordu. Aynada kendine baktı bir an. Bronzlaşmış teni, uzun kumral saçları, atletik vücudu... Yıllardır bu bedeni bir silah gibi kullanıyordu. Ama şimdi, bu sabah, sadece bir kadın olmak istiyordu. Keyifli bir duş almak istiyordu. Duşun suyunu açtı. İlk sıcak damlalar tenine değdiğinde gözlerini kapadı. Su, omuzlarından aşağı süzülürken kaslarındaki gerginlik yavaşça çözülmeye başladı. Ellerini saçlarına götürdü, şampuanın köpüğü parmaklarının arasından akıyordu. Başını geriye attı, suyun yüzünden boynuna, göğsünden karnına, bacaklarına doğru akışını hissetti. Her damla, yılların yorgunluğunu, görevlerin ağırlığını üzerinden yıkıyordu sanki. Elleri, uzun bacaklarından yukarı doğru çıkarken, atletik kalçalarının, ince belinin, sıkı karnının hatlarını izledi. Göğüslerinin üzerinden geçen suyun sıcaklığı teninde hoş bir his bırakıyordu. Bu an, tamamen kendine aitti. Sıradan bir sabahı özlemişti. Duştan çıktığında, aynada buharın arkasından beliren siluetine baktı. Eliyle buharı sildi. Islak saçları omuzlarına yapışmıştı. Gözlerinde, o bildik kararlılık yeniden parıldıyordu. Beyaz yumuşak bornozunu aldı ve vücuduna geçirdi. Bornozun kemerini beline bağladı ve yatak odasına geçti. Telefonu eline alıp oda servisini aradı. "Bir kahve lütfen. Sade, sıcak." "Hemen getiriyoruz, hanımefendi." diyerek hızla cevaplanmıştı. Birkaç dakika sonra kapı çaldı. Ela bornozuyla kapıya yürüdü ve açtı. Genç bir erkek personel, elinde tepsiyle duruyordu. Ama Ela'yı görünce nefesi kesildi. Gözleri büyüdü, elindeki tepsi hafifçe titredi. Ela umursamaz bir tavırla tepsiyi aldı. "Teşekkür ederim," dedi sakince. Personel hâlâ donmuş bir halde duruyordu. Ela nazikçe kapıyı kapattı. Erkeklerin bu ilgisine alışıktı... Kahvesini alıp yüksek pencerelerin önüne yürüdü. İstanbul, gözlerinin önünde uzanıyordu. Boğaz, mavi tonuyla gökyüzüyle adeta yarışıyordu. Camiler, kuleler, köprüler... Hepsi bir aradaydı. Kahvesinden bir yudum aldı. İçi heyecanla kaplıydı. Çünkü... Yıllardır içinde susturamadığı intikamın zamanı gelmişti. Babasının katilinin izini bulacaktı. Sansar'ı bulacaktı. Ve hesap soracaktı. Kahvesini bitirdi ve giyinmeye başladı. Siyah dar kot pantolon, beyaz sade bir bluz ve üzerine kısa deri ceket. Saçlarını toplamadan omuzlarına bıraktı. Minimal makyaj yaptı ve ayakkabılarını giydi. Kahvaltı için, otelin restorantına inmeyi planlıyordu. Odasından çıkıp asansöre yöneldi. Düğmeye bastı ve asansörü bekledi. Kapı açıldığında içeri girdi. Ama yalnız değildi. Asansörün köşesinde, başı öne eğik, kollarını göğsünde sımsıkı kavramış bir kadın duruyordu. Otuzlu yaşlarında görünüyordu. Koyu renk bir hırka giymişti, ama hırkanın kolları çok kalındı, sanki altında bir şeyleri gizliyormuş gibi. Boynuna bir fular sarmıştı. Yüzü solgundu, gözleri korkuyla doluydu. Ela bir bakışta anlamıştı. Yılların istihbarat eğitimini almış bir ajan olarak izleri görmüştü. Kadının kollarını örtme çabası, fularla gizlemeye çalıştığı boyun, vücudunun gerilimi... Bunlar, hepsi bir darp vakasının işaretleriydi. Ve delicesine bir korkunun... Asansör yavaşça inmeye başladı. Ela kadını dikkatle izledi. Kadın, onu fark etmişti ama göz göze gelmekten kaçınıyordu. Asansör lobiye vardığında, kapı açıldı. Kadın hızla dışarı çıktı. Ela da onu takip etti, ama birkaç adım geriden. Kadın lobiden geçerken etrafına bakındı. Korkuyordu. Sonra restorana doğru yöneldi. Ela da arkasından ilerledi. Restoran, sabahın erken saatlerinde henüz kalabalık değildi. Kadın bir köşedeki masaya oturdu ve ellerini kucağında birleştirdi. Başı öne eğikti, sanki kaybolmak istiyordu. Ela, hemen kadının arkasındaki masaya oturdu. Garsona bir işaret verdi, menüyü istedi. Ama gözleri kadındaydı. Kadın birden irkildi. Restoranın girişine baktı ve yüzü bembeyaz oldu. Ayağa kalkmaya çalıştı ama geç kalmıştı. Kirli sakallı, pis bakışlı bir adam restorana girdi. Gözleri loş bir öfkeyle etrafı taradı ve kadını gördü. Hızla ona doğru yürüdü. "Kaçabileceğini mi sandın?" diye hırladı adam, kadının ensesinden kavradı. "O imzaları atmadan hiçbir yere gidemezsin!" Kadın acıyla inledi. Çevredeki misafirler şok içinde izliyordu ama kimse müdahale etmedi. Zalime dur demeye herkes korkardı. Öyle de oldu... Ela'nın kaşları çatıldı. Yavaşça ayağa kalktı. Adımları hafif, neredeyse dans eder gibiydi. Yaklaştı ve adamın kolunu kavradı. Bir hareketle, rahat ve zarif bir tavırla kolunu büktü. Adam acıyla kıvranarak "Ne yapıyorsun?!" diye bağırıyordu. Ela soğuk bir ifadeyle kadını adamın kolundan çekti ve kendi göğsüne doğru çekti. Kadın şaşkınlıkla Ela'ya baktı. Ela'nın güzelliği, gücü, kendinden emin duruşu... Filmlerdeki seksi erkek karakterler gibiydi. Ama bu bir kadındı. Adam öfkeyle ayağa kalktı. "Bırak onu! O benim karım!" Ela kadını arkasına sakladı. Gözlerinde tehlikeli bir parıltı vardı. "Karın olması ona işkence etmeni haklı mı çıkaracak, hıyar? Defol!" dedi. Adam hırslanan bir boğa gibi ileri atıldı. Yumruğunu savurdu. Ama Ela onunla top gibi oynadı. Kolunu kavradı, döndürdü ve dizine sert bir tekme attı. Adam dengini kaybetti. Ela son bir hareketle onu yere itti. Tüm misafirler korkmuş ve endişeliydi. Ama Ela sakindi. Kadın minnettar bakışlarla onu izliyordu. Ela ona döndü. "Seni buradan çıkaralım, hadi." diyerek onu kolunun altına aldı. Kadın mutlulukla, gözündeki yaşlarla başını salladı. İkisi de çıkışa yöneldi. Ama tam o sırada adam arkalarından koşmaya başladı. "Dur! Kimsin lan sen, bırak onu!" diye bağırıyordu. Ama o anda, köşedeki masada gazete okuyan takım elbiseli bir adam, bacağını uzattı ve adama çelme taktı. Adam yüzüstü yere yapıştı. Ela bunu gördü ve kahkahasına engel olamadı. Çelmeleyen adama teşekkür edercesine başıyla selam verdi. Adam gazetesinin arkasında gizlenmiş, ama dudakları hafif bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. Ela, kadını lobiye çıkardı. Kapıda bir taksi bekliyordu. Kadını taksiye bindirdi. "Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim!" diye hıçkırarak ağlıyordu kadın.. Ela ise bir kadına yardım edebildiği için mutluydu, "Dikkatli ol," dedi Ela. Onu uğurladı. Taksi hızla uzaklaştı. Ela derin bir nefes aldı ve restorana geri döndü. "Şimdi kahvaltı yapabilirim," diye mırıldandı. Ama içeri girer girmez, adam büyük bir öfkeyle ayağa kalkmıştı. Elinde bir bıçak vardı. "Seni öldüreceğim!" diye hırladı. Ela'nın gözlerinde gram korku yoktu. Hatta alaycı bir gülüş vardı dudaklarında. "Cidden mi?" diye sordu. Adam ileri atıldı. Bıçağı Ela'ya doğru savurdu. Ama tam o anda, köşedeki masada oturan adam, gazetesini çekti ve yavaşça ayağa kalktı. "Amma da gürültü yaptınız," dedi soğuk bir sesle. Ela gözlerini ona çevirdi. Ve kalbinin bir an durduğunu hissetti. Adam yakışıklıydı. Öyle bir yakışıklılıktı ki, Ela'nın nefesi kesilmişti. Esmer teni, sert yüz hatları, şakaklarından başlayıp boynuna kadar inen damarlar... Çok uzun boylu, kaslı ve tehlikeli bir aurası vardı. Takım elbisesi mükemmel oturmuştu vücuduna. Normalde öyle rastgele erkekler Ela'nın ilgisini çekmezdi. Ama bu adam... Farklıydı. Çok farklıydı. Ela kendini topladı ve flörtöz bir gülüşle adama baktı. "Üzgünüm bayım," dedi. "Hemen bitiriyorum." Adamın elini kavradı, bir hareketle bıçağı düşürdü. Sonra dizine sert bir darbe indirdi. Kemik kırılma sesi, resmen restorantta yankılandı. Adam acıyla yere çöktü. Ela, yüzünde cani bir gülüşle, "Defol git, yoksa diğer kolunu da kırarım," dedi. Sesinde net bir tehlike vardı. Masada oturan adamın dudakları sinsi bir gülüşle kıvrıldı. Belli ki Ela'yı izlemekten zevk almıştı. Bu kadın... İlginçti. Saldırgan, son bir çabayla masadaki adamın önündeki porselen tabağı aldı ve Ela'ya fırlattı. Ela bir manevrayla kaçındı. Ama masadaki adamın artık sabrı taşmıştı. Hızla saldırganın kafasını kavradı ve masaya vurdu. Saldırgan yere yığıldı. O anda, şef garson telaşla koşarak geldi. Ela'ya döndü ve Rusça, "Ne yapıyorsun? Bu hal ne? Olamaz!" dedi. Ela, Daha önce tanıştığı ve çok sevdiği bu yaşlı adama doğru döndü ve gülerek Rusça cevap verdi. "Çok üzgünüm Roskow, hepsini öderim." Adam telaşla personele seslendi. Kırık Türkçesiyle, "Ortalığı temizleyin!" diye emretti. Ela güldü. "Ben de bir peynirli omlet alabilir miyim lütfen?" dedi ve kıkırdayarak yakışıklı adamın masaya oturdu. Adam, çapkın bir gülüşle, masasına gelen kadına baktı. Ela rahat bir tavırla üzerini düzeltti. "Üzgünüm, restorantaki masalar dağıldı. Size eşlik etmem sorun olmaz umarım?" diye sordu. Adam gülerek başıyla onayladı. Biraz sonra Ela'nın omleti geldi. Yanına söylediği çayı büyük bir mutlulukla içti ve yemeğini yemeye başladı. Adam dakikalardır bu deli kadının iştahla yemek yemesini izliyordu. En sonunda kaslı kollarını göğsünde bağladı ve konuşmaya başladı. "Otel sahibinin eski Rus ajanı olduğunu biliyordum, ama burayı eviniz olarak benimsediğinizi bilmiyordum. Sanırım tüm Rus ajanlarını burada saklıyor." Ela gülümsedi. Aslında bu oteli ne olur ne olmaz diye, kimliği gizli olması açısından seçmişti. Kimliksiz kabul eden bir suçlu mekanıydı burası. Yıllardır istihbarat ajanlığı yaptığı süreçte kimlikten kimliğe, kişilikten kişiliğe bürünmeye alışmıştı. Hemen Rus ajanı rolüne büründü. Türkçesini biraz yuvarladı. "Nereden anladınız? Rusça konuşmam mı ele verdi, yoksa ortalığı dağıtmam mı?" Sonra flörtöz bir havada elleriyle yüzünü göstererek kumral saçlarını savurdu. "Yoksa güzelliğim mi?" Adam gülüyordu. "Sanırım hepsi." diye cevapladı. Ela artık bu adamın kim olduğunu merak ediyordu. Elini uzattı. "Ben Katya." diye tanıttı kendini. Adam elini uzattı ve gülümsedi. "Memnun oldum, Katya!." Ela, adamın kendi adını söylememesine sinir olmuştu. İlk kez bir erkek tarafından red mi ediliyordu? kaşlarını çattı. "Peki siz kimsiniz?" diye sordu. Adam kahvesinin son yudumunu aldı. "Ben hiç kimseyim. Eğer illa bir isim verecekseniz, size kahvaltıda eşlik etmiş kişi olabilirim." dedi. Ayağa kalktı ve flörtöz bir şekilde Ela'nın elini öptü. "Hoşçakal Katya, iyi sabahlar." dedi ve uzaklaştı. Ela öylece arkasından bakakalmıştı. Tekinsiz bir adam olduğu açıktı, ama nefes kesici duruyordu. ''Off bir gece geçirmek güzel olurdu seninle! Tadına bakardım, üzüldüm.'' diye homurdandı kendi kendine. Uzun zaman sonra ilk kez beğendiği adam da , öylece uzaklaşmıştı. Ama çok umursamadı. Ela kahvaltısına keyifle devam etti. Ama zihninin bir köşesinde, o adamın kim olduğunu düşünüyordu. Ve bilmiyordu ki, hayatına sızmaya çalıştığı adam. O bilmeden onun hayatına sızmıştı bile. Çünkü o adam, Fatih Karayel'di. Ve o da aynı şeyi düşünüyordu. Bu kadından çok hoşlanmıştı... Hazırlan, Katya... Ya da Ela Kurt. Oyun başlıyor.!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD