6. Bölüm: Seni Kıskandırmak İstedim

2525 Words
Hafta sonu sabahlarının sessizliği beni hiçbir zaman bu kadar rahatsız etmemişti. İçimdeki kaosun aksine şehrin dışı griydi. Sokak bomboştu, insanlar susmuştu ama kafamın içindeki sesler bağıra bağıra konuşuyordu. Yataktan kalktım, üzerimde hâlâ onun kokusu vardı. Duş alalı saatler geçmişti ama tenimdeki etkisi olduğu yerde kalmıştı. Sadece kokusu da değil, dokunuşu, sesi, o soğuk nefesi; her şeyi bedenime sinsi bir şeytan gibi sinmişti. Onu silmek istedim, üzerimde bıraktığı her şeyi tüm bu olanı ama her silmeye çalıştığımda daha çok içime basıyordu sanki. Henüz kahvaltı yapmamıştım ama öğünüm biraz daha bekleyebilirdi. İlk olarak Bay Carter’ın istediği raporu yazmak istiyordum. Yeni düzenlenmiş çalışma masama geçtim, Ipad’imi çıkararak yeni bir sayfa açtım, iyi bir iş çıkartmak istiyordum. Rapor Başlığı: Diomond Royal Erkek Futbol Takımı Gözlem ve Disiplin Değerlendirmesi Hazırlayan: Juliet Queen – Öğrenci Gözlem Sorumlusu Tarih: 02.04.2024 ⸻ İsim: Nicholas Connel Pozisyon: Yıldız Forvet – Royal Knights Gözlem Süresi: 3 gün (antrenmanlar, sınıf içi davranışlar, maç performansı) ⸻ 1. Genel Davranış Profili: Nicholas Connel, doğal liderlik özelliklerine sahip, yüksek özgüvenli bir öğrenci profili çizmektedir. Bu liderlik zaman zaman bireysel kararlara ve denetimsiz çıkışlara evrilebilmektedir. Akademik ortamlarda iletişimi sınırlıdır; öğretmenlerle kurduğu ilişki mesafeli ve minimum düzeydedir. Bir anlığına duraksadım, tam ismi dudaklarımda acı bir tat bırakıyordu. Ona tam adıyla seslenmeyi isteyen bir tarafım vardı, öylesine bir zamanda değil; bedensel olarak yakın, çok yakın bir zamanda kulağına adını fısıldamak istiyordum. Bu yaşanır mıydı emin değilim ama yaşanırsa bu yanımı görmezden gelmeyecektim. Onu düşünerek yazmak zordu, zordu çünkü ondan bahsettikçe vücudum karıncalanıyordu. Dokunuşları benimleydi, kokusunu zaten üzerimde taşıyordum. Yutkundum ve devam ettim. Bu raporu yazmam gerekiyordu. 2. Disiplin ve İtaat: Son maçta yaşanan olaylar ışığında, Connel’ın duygusal yoğunluğu sahaya taşımakta zorlandığı ve takım stratejisinin dışına çıkabildiği gözlenmiştir. Bu durum, takım performansını olumsuz etkilemiş ve spor etiği açısından disiplin sınırlarını zorlamıştır. Akıllı kalemi masanın üzerine bıraktım, yazarken bile içim ürperiyordu çünkü maç sırasında gözlerini üzerimden çekmemesi, tek başına aldığı zaferi bana adar gibi beni göstermesi… Aklımdan çıkmıyordu ve yine de içimde kıvranan başka bir dürtü vardı: Onu anlamaya çalışıyordum. Onu çözmek istiyordum ve belki de… onun içini görmek. Masama kapanırken gözlerim doldu. Ben ne halt ediyordum? Neden kendime bunu yapıyordum? Aklıma gelmesini anlayabiliyordum ama onun hakkında bu kadar şey düşünmek… Başka bir şey düşünemez olmuştum. Onun dışında hiçbir şey düşünemiyordum. Düşüncelerim beynimi meşgul ederken beni o karanlık dünyadan çekip koparan neredeyse aynı anda telefonuma gelen üç bildirimdi. İlki Owen’dandı. Yemek borcunu unutmadım, bugün yemeğe ne dersin? Mesaja gözlerimi devirdim, maç gününden sonraki iki okul günü de beni görmezden gelmişti. Formasını vermek için yanına ilerlediğim bir andaysa ters yöne doğru hareket etti. Pasif agresif tavırları banel olsa bile o hâlâ iyi bir çocuktu. Hah, o kadar iyiydi ki imajını bozarım diye korkuyordu. Tam bir kaybeden. Diğer mesajlara göz attım, Rebeca’dandı. Canım, tatlı bir kafe açılmış. Barista çocuk oldukça yakışıklı ve yeni. Skyler seni sürüklemeden önce nazikçe sormak istedim. Geliyor musun? Mesajı yüzümde tatlı bir gülümseme oluşturdu. Rebeca gerçekten şeker biriydi, yani onu sinirlendirmediğiniz sürece öyleydi çünkü sevdikleri söz konusu olduğunda bir panter kadar yırtıcı olabiliyordu. Son bildirim Skyler’dandı. Biraz hayal kırıklığına uğramış hissettim. Normalde her gün, düzenli olarak mesaj atıp uçuk arsız ve kaba fantezilerini benimle paylaşırdı. Ona dur, konuşma, yeter Nick mesajları dışında pek cevap vermesem bile buna alışmıştım ama duşta beni rahat bırakacağını söylediği zamandan beri hiç konuşmamıştık. Okulda yanıma da uğramamıştı. Başımı iki yana salladım, son mesajı okudum. Nick’siz, Serena’sız, sadece kahve ve biz. Kabul etmeme şansın yok, saat 5’de Brook’ta ol! Öptüm, xoxo. Tüm mesajları okuduktan sonra saate bakmayı akıl edebildim. Saat henüz 12 bile olmamıştı. Uzun bir süre vardı. Kızlarla gitmeyi tercih edecektim bu yüzden Owen’a yazdım. Owen, üzgünüm. Kızlarla buluşacağım planı önceden yaptık. Belki daha sonra? Çok değil, sadece birkaç dakika sonra Owen’dan mesaj yeni bir mesaj geldi. Sorun değil güzelim, bekleyeceğim. :) Biraz sinirlenmiştim, beni görmezden gelmek yerine yanıma gelip benimle konuşsaydı teklifine sıcak bakabilirdim ama şu an fazlasıyla soğuktum. Kızlara geleceğime dair bir mesaj attım, bugün evde tektim. Clara ve diğer görevliler hafta sonları izinliydi. Bu tamamen kendimle kalabildiğim tek zamandı. Oysa uzun zamandır ailem tarafından yalnızlığa mahkûm edilmiştim. O okuldaki olaydan beri. Başımı iki yana salladım. Şimdi o zamanı düşünemezdim, bugün olmazdı. Masadan kalkıp mutfağa indim. Clara sabah yemem için dünden chia tohumlu bir bowl yanına da smoothie hazırlayıp dolaba koymuştu. Dolaptan onları çıkartım masaya koydum. İlk kaşığı aldığımda bile yeterince tatmin olmuştum. Kakao, muz, biraz tarçın, bal ve chialı yoğurdun tadı enfesti. Sağlıklı beslenmeyi en az sağlıksız beslenmek kadar seviyordum. Yeşil elmayla salatalıklı smoothiem ferah ve serindi. Bu kombinasyona bayılmıştım. Yemeğimi bitirdiğim gibi banyoma ilerledim, küveti doldurmaya başladığımda onun verdiği şampuanla duş jeline bakıyordum. Onun gibi kokmaya devam etmek istiyordum, neden bilmiyordum ama çok istiyordum. Sıcak suyun içine girdiğimde dizlerimi kendime doğru çektim. Başım da dizlerimin üzerine çöktü, bugün kötü şeyler düşünmeyeceğim demiştim ama başarısız olduğum ortadaydı. Eski okulumda olanlar… Bir gün tam anlamıyla gün yüzüne çıkacaktı. O zaman insanlar aslında benim ne kadar kötü biri olduğumu bilecekti. Ben kötüydüm. Belki de bu yüzden sürekli Nick’i anlamaya çalışıyordum. Başımı dizlerimden kaldırdım, gözlerim suyun içinde kaval kemiklerime tutunmuş kemikli ve zarif ellerimdeydi. Bu eller zarif ve zararsız gözükebilirdi fakat bir adamı ona hiç kıymadan boğazlamıştı. Vücudum yer yer sızladı, o okulda yaşadıklarım zihnimin içine bomba gibi düştü. Sahi, o olaylardan önce de ailemle pek yakın sayılmazdık. Bunu anlayabiliyordum, ben onlardan biri değildim. Onlar benim öz ailem değildi, sadece çocukları olmadığı için küçük bir kıza şans vermek istemişlerdi ama biliyordum ki bundan artık pişmanlardı. Ben bozuk olandım. Sırf bu yüzden o gün Serena’nın dedikleri içime oturdu, ‘Eminim o formayı sana verirken neye bulaştığını bilmiyordur ve çok pişman olmuştur.’ Ailem gibi. Gerçekten, ailem gibi mi Owen? Bu yüzden sana kırıldım mı? Öyleyse bile neden kırıldım, bana lanet ailemi hatırlattığın için mi? Banyonun içinde avazım çıktığı kadar bağırdım, tektim. Kimseden saklanmama gerek yoktu, orada, kızların yanında, herhani bir atak geçirmek istemiyordum. İşte o yüzden bu şimdi vurmuştu. Suda ne kadar kaldım bilmiyorum, sadece cildimin ıslanmaktan buruş buruş olduğunu biliyordum. Bedenimi güzelce köpürtüp temizlerken duraksamak zorunda kaldım. Her defasında onun kokusunun beni nereye götürebileceğini merak etmiştim. Bunun ucu bucağı yoktu. Bu kokuyu her aldığımda bu sarsıntıyı ve mide bulantısını yaşayacaktım. Sudan çıktığın gibi havluma sarıldım, uyuşuk adımlarım beni dolabımın başına kadar takip etti. Öylece ne giyeceğime bakıyordum. Gözlerim sırt dekolteli siyah badime kaydı. Vücuda tamamen oturan bir kumaşı vardı ve sırtı, beline kadar açıktı. Mini tül siyah bir eteğim vardı, ikisinin harika olacağına emindim. Göğüs dekoltem kapalı, sırtım tamamen gözler önünde. Ona ve kendime onun olmadan da bir yıldız gibi parlayacağımı gösteriyordum. Kıyafetlerimi üzerime geçirdim, sütyen takmamıştım. Altımdaysa sadece ince bir tanga vardı. Ayaklarımda Versace mary janes ayakabılarım vardı. Siyah ışıltıları olan, siyah tül ve bilekte çoraplarımı giydim. Dalgalı saçlarımı tepemde bir at kuyruğu yapmıştım. Yüzümde tüm zaaflarımı kapatacak kadar makyaj vardı, bana uzaktan ya da yakından bakan biri ağladığımı fark edemezdi. İçten bir çöküntü yaşasam bile imajım güçlüydü. Gerçekten… Çok güçlüydü. Aynadaki yansımama gülümsedim, boğulduğum bu gri günün içinde o kızlar bir nefesti. Her zaman böyle mi devam edecekti bilmiyorum ama şu an devam ediyordu. Tırnaklarımı da bordo rengine boyadığımda tamamen hazırdım. Ojelerim kuruduğunda ve tüm hazırlıklarımı bitirdiğimde saat 4.25’ti. Daha fazla vakit kaybetmeden garajdan arabamı çıkartarak içine yerleştim ve yola koyuldum. Çok değil en fazla yirmi dakika içinde bahsettikleri yere gelmiştim. Arabayı caddeye park edip ilerledim. Caddenin köşesindeki yeni kafe, dışarıdan küçük ama içeride sıcak bir kaosla doluydu. Skyler beni görünce heyecanla el salladı. Yanında Rebeca vardı, ikisi de suratında arsız bir neşeyle beni bekliyordu. Dudaklarım kıvrıldı, onlara el sallarken çoktan yanlarına varmıştım. “Queen’in kafeye inmesi şerefine,” dedi Skyler, espressoyu kaldırıp bana uzattı. Tam oturmuştum ki kapı açıldı. Ve tanrım, Nick içeri girdi. Yanında, saçları beline kadar gelen kumral saçlı, zayıf bir kız vardı. Varlığı bile gözüme bir fazlalıkmış gibi gözükürken Nick onu yanına alıp sipariş vermeye gitti. Siparişleri hazırlanırken o kıza doğru eğilmiş bir şeyler anlatıyordu. Kız kahkahalarla güldü, Nick o meşhur altın çocuk gülümsemesini kızla paylaştı. Kızın bir saç tutamını parmağına dolayıp hafifçe okşadı. Kızarmıştım. Gözlerim o ikisinin üzerinde sabitlendi. Skyler nefesini tutarken Rebeca gözlerini devirdi. “Şu küçük orospunun Nick’in yanındaki işi ne?” dedi Rebeca fısıltıyla. Orospu? Hiç sanmıyorum. O öylesine biriydi. “Kıskanma, Juliet. O sadece oyun oynuyor.” Ben daha bir şey demeden Skyler konuşmuştu. Kıskanıyor muydum? Hayır, hayır bu kıskançlık değildi. Öyle olmadığına emindim. Bu kıskançlıktan daha kirliydi. O beni izliyordu, şu an bana oynuyordu. Göz göze geldiğimizde dudaklarını yaladı, yavaşça gülümsedi sonra yanındaki kıza daha fazla yaklaştı ama gözleri hâlâ ve sadece bendeydi. Hırsla ayağa kalktım. İçim içimi kemiriyordu, delirecek gibi hissediyordum. Soktuğumun yerinde bana ne oluyordu? Ondan bana neydi ki? “Tuvalete gidiyorum,” dedim ama ayaklarımın beni götürdüğü yer tuvalet değil kafenin dışıydı. Nefesim mideme oturmuştu, başım dönüyordu ve kalbim çırpınıyordu. Kapıdan çıkar çıkmaz arkamdan gelen adım seslerini duydum. “Juliet,” dedi o tanıdık ses. Boğuk, inadına. Sesi kontrolsüz değil, kontrol manyağını andırıyordu. Arkamı döndüm. Nick karşımda o umursamaz adımlarıyla yürüyordu, elleri ceplerindeydi. Siyah bir kapüşonlu giyinmişti ve yüzünde o lanet sırıtması vardı. Ayak sesleri yaklaştıkça bedenimdeki gerilim omurgama kazınıyordu. Gözlerimi kısmadan, kımıldamadan durdum. Nick önümdeydi. Tüm genişliğiyle, o baş belası karizmasıyla. İşte buradaydı. “Nefes kesici gözüküyorsun,” diye başladı. Gözleri aşağıya kaymadı, saçlarıma takıldı. Ensemdeki açık teni inceledi, sert nefes alışını duydum. İltifatı vüdumda hiç bilmediğim noktalara değdi, orada birtakım karıncalanmalar meydana geldi. Tenim ürperiyordu. “Boynunu özledim.” Elini cebinden çıkartarak boynuma dokunmaya çalıştı ama sertçe geri çekildim, nefretle soludum. “O kıza neden dokundun?” O an, ağzımı parmaklarımla sıkıca kapatmak istedim. Bunun savaşını içimde verirken öylece sormuştum. Sormak bile istememiştim ama kendimi de tutamadığım bir gerçekti. Sakin olmam, duygularımı gizlemem gerekiyordu ama yapamadım. “Onun saçı seninkiler gibi değil,” dedi sorumu görmezden gelerek. Kaşlarım hafifçe çatıldı, dudaklarım gergindi. “Ona dokunurken beni izledin.” Kollarımı göğsümün üzerinde birbirine bağladım. Nick gülümsedi, o kadar gerçek bir gülüştü ki bu sol yanağındaki minik gamzeyi gördüm. Büyülenmiştim. Diğer bir yandansa midem kalkmıştı. “Yani beni izliyordun, tatlım?” Soru soruyormuş gibi yaptı ama cevabı ben. “Ben… sadece…” Kelime bulamıyordum, lanet olsun. Adi kelimeler dudaklarımdan doğru bir şekilde dökülemiyordu. “Evet, Juliet,” dedi adımın üzerine basa basa. “Seni kıskandırmak istedim.” Bir adım attı. “Beni sahiplenmeni istedim.” Bir adım daha. “Çünkü ben seni çoktan sahiplendim.” Elini kaldırdı, parmaklarını bileğimde gezdirdi. Buz gibiydim ama içim yangın yerine dönmüştü. En ufak bir hareketi bile işte beni böyle bir noktaya sürüklüyordu. “Beni ne zannediyorsun sen?” diye sordum. “Bir rozet mi? Senin gibi birine takılacak bir süs müyüm? Ben senin oyuncağın değilim, Nick.” Bakışları koyulaştı. Eli bileğimden belime doğru kaydı, beni duvara tamamen yapıştırırken kendi üzerime eğilmişti. Sesi derinden geldi. “Ben seni kimseyle paylaşmam.” Sesi netti. Boğuk sesi son derece erkeksiydi. “Ben de senin olmayı istemiyorum,” dedim, bir yandan dürüsttüm; bir yandansa tam bir yalancı çünkü içten içe kötü tarafım ona delirirken iyi tarafım onu siktir etmek istiyordu. Nick’in yüzü gerildi. Kaşları çatıldı. Gözleri önce gözlerime sonra dudaklarıma indi. Beni hiç öpnenişti, öpmekten beter şeyler yaparken neden bunu yaptığını düşündüm. “Siktir git, Nick,” dedim yavaşça. “Senden nefret etmek istiyorum ama ne zaman nefes alsam… Senin kokunu soluyorum, seni düşünüyorum. Rezil, senin olamadığın bir kahveyi bile içemedim. Sırf bu yüzden seni öldüresim var.” Gülümsedi. Bu gülümseme… hasta bir takıntının maskesiydi. “Ben de senin beni nefret edecek kadar sevmeni istiyorum,” dedi. “Çünkü nefretin içinden geçince, en sonunda yine bana geleceksin, kuzu.” Sırtımı döndüm. Ona bunları söylememeliydim. Benim tarafımdan sevilmek istememeliydi. Kızların yanına, kafeye, doğru ilerlerken peşimden gelmedi ama o arkamdan bağırdı: “Rapora yazmayı unutma, Queen. Ve dürüst olacaksan… altımı çiz. Kırmızı kalemle.” Onu duymamazlıktan geldim. Hızlıca kızların yanına yeniden geçtim. Kafeye döndüğümde Skyler ve Rebeca hâlâ oturuyordu ama yüzlerinden her şeyi gördükleri anlaşılıyordu. Rebeca’nın kahvesi bitmişti, Skyler ise önündeki bardağı karıştırıp duruyordu. “Flört savaşınız bitti mi?” diye sordu Rebeca, çatık kaşla ama hafif gülerek. “Flört değil,” dedim. “Bu düpedüz zihin tacizi.” Ceketimi sandalyeye astım, usulca oturdum. Göğsüm hâlâ inip kalkıyordu. Sarsıldığımı kabul etmek zorundaydım. Skyler başını yana eğdi ve elini omzuma koydu. “İyi misin?” İlk kez bu kadar ciddiydi. Kafamı salladım. “Hayır. Ama alışığım.” İçimden geçen asıl cümleyi söylemedim: Bana normalmiş gibi davranan insanların maskesi, artık midemi bulandırıyor. Rebeca bardağını masaya koydu. “Sen bir Queen’sin. O seni sevse de, nefret etse de… seni alt edemez. Sen izin vermezsin.” Skyler ona baktı, sonra bana döndü. “Juliet, o senin için çıldırıyor. Ama bu… sağlıklı değil. Hiçbir dönemde sağlıklı değildi. Ne geçmişte ne de şimdi.” Kahkaha attım. Yorgun bir kahkahaydı. Eğer o an gülmeseydim ‘geçmişte’ demesine takılacak ve kafamda büyütecektim. “Hiçbir şey sağlıklı değil. Ben bile değilim.” Rebeca uzandı, elimin üzerine elini koydu. Bana iyi gelmeye çalışıyordu. “Sen düşündüğünden daha güçlüsün. Biz seni çoktan anladık.” Skyler başını salladı. “Ve kimsenin seni içine çöktüğün yerden tek başına kalkarken görmesine izin verme. Gerekirse yanında biz oluruz.” Yutkundum. Gözlerimin arkasında o tanıdık yanma vardı ama tutuyordum. Burada değil, tanrım lütfen şimdi göz yaşlarımı çıkartma. “Teşekkür ederim,” dedim güçlü bir tonda ama kırık nefesimle. O an anladım. Nick ne kadar bastırırsa bastırsın… yalnız değildim ve en önemlisi, beni onun gözünde değil, kendi gözümde değerli kılacak dostlarım vardı. Skyler yeni bir kahve sipariş etmişti. Rebeca ise telefonunu karıştırıyordu. O an kaşları aniden kalktı, dudaklarıyla ‘oha’ dedi ve yüzüme baktı. “Ne oldu?” diye sordum, şüpheyle. Skyler da hemen dönüp Rebeca’ya baktı. “Az önce bir numara yazdı,” dedi Rebeca, gözleri hâlâ telefondaydı. “Numara kayıtlı değil ama şu notla birlikte bir fotoğraf geldi.” Telefonu bize uzattı. Ekranda maç günü Rebeca’ya uzun süre bakan o çocuk vardı, Landon. Fotoğraf bel altını göstermiyordu ama duş sonrası bir havluya sarılmış halde aynadan kendini çekmişti. Mesajda şu yazıyordu: Kırmızı formayı o kadar güzel taşıyordun ki… senin için sahaya çıkıp sakatlanmaya bile razıydım. Bir dahaki maçta bana şans getirir misin, Rebeca? “İnanamıyorum, kızım. Seni taciz eden erkek bile klas!” Skyler’ın sözlerinden sonra Rebeca gözlerini kıstı ama dudaklarındaki gülümsemeyi gizleyemedi. İçim anlayamadığım biçimde kıpır kıpır olmuştu. Sahi, başkaları için sevinmeyeli ne kadar zaman olmuştu? “Açık konuşayım mı? Kaba ama çekici. Ayrıca Ronan’ı da unutmuş değilim Sky, o klaslardan birine sahip olmaz üzeresin.” Skyler Rebeca’nın koluna sert bir şapkak attı, yanakları kızarmıştı. Tanrım o utanıyordu! Utanıyordu ve çok tatlı gözüküyordu. “Kes sesini, Reb! Ortada henüz hiçbir şey yok.” Utanç tatlı kızımın sesine bile yansımıştı. Kahvemi yudumladım. Dudaklarımda sevecen bir gülümseme vardı. “Senin başın da derde girecek gibi,” dedim. Şakayla karışık ve Rebeca durumu hızlıca kavrayıp göz kırptı. “Ben savaşımı kabul ederek boyun eğeceğim, canım. İkinci bir Nick vakası istemiyorum.” Kahkaha attığında içindeki neşenin ortaya çıkışı alışılmadık derecede iyiydi. Nick… Onun adını öylesine bir sohbette duymak bile tüylerimin diken diken olmasıni için yeterliydi. Skyler Rebeca’nın omzuna dokundu. Dostane bir sıvazlama da gerçekleşmişti. “İstersen cevabı birlikte yazarız. Ben çok sert olurum, Juliet ise çok zekice. Bu mükemmel karışım, bebeğim.” Üçümüz bir anda güldük. Birbirimize bakarken daha fazla gülüyor, güldükçe gözlerimizin içindeki parlaklık artıyordu. Bugün ilk defa kendimi rahat hissettim ama içimde hâlâ ufak bir gölge vardı. Nick’in sesi, o duş kabininde boğuklaşan fısıltılar gibi, zihnimin duvarlarına vurmaya devam ediyordu ve biliyordum. Gece… bu savaşın tam ortasında yalnız kalacaktım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD