7. Bölüm: Beni Almaya Geliyor

2423 Words
Gece kabuslarla geçen korkunç bir uyku çektim. Kendi içimde boğulduğum bir rüyanın içinde Nick’in sesiyle çırpınmıştım. Uyandığımda gerçek hâlâ onun gölgesi kadar karanlıktı. Gözlerimi ovuşturdum, berbat hissediyordum. vücudumdan yayılan taze kokuyu soludum, bu bana biraz canlı ama daha çok kapana kısılmış hissettirmişti. Yataktan kalktığım gibi hemen komodinimin üzerinde duran toz pembe sabahlığımı üzerime geçirdim. Şu anki ruh hâlime göre fazla renkli de kalsam bunu umursamadım. Banyoya gidip dişlerimi fırçaladım, yüzümü yıkadım. Chanel’den altın renkli nemlendirici yüz maskesini kendi minik spatulasıyla yüzüme yaydığım zaman kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Bir altın gibi parıldıyordum. Yüzümdeki maskeyi yıkamadan odama geldim, masamın başına oturdum. Ipad’imi açtığım gibi karşımda yeniden rapor sayfası aydınlandı. Duraksadım. Bunu gerçekten bitirmem lazımdı. Biraz düşündükten sonra yazmaya başladım. 3. Kişilik ve Psikolojik Gözlem: Nicholas Connel, çevresi üzerindeki etki alanını farkında olarak kullanan baskın ve stratejik bir bireydir. Kişisel ilişkilerde sınır tanımadığı; yakınlık kurduğu kişilerin zaaflarını manipüle edebildiği gözlemlenmiştir. Sahiplenme davranışları, duygusal bağ kurmaktan ziyade kontrol ihtiyacına dayalıdır. İletişimde dürtüsel çıkışlar gözlenmiş, duygusal yoğunluğu yüksek anlarda karar alma mekanizması zayıflamıştır. İkimizin bozuk ilişkisini anlatıyor gibiydim, gözlemlerim bunlar olmasına rağmen bu gerçekten onun sporu ile ilgili bir rapor muydu? İşte bundan pek emin değildim. Sanırım durumu içselleştiriyordum. 4. Takım İçi Uyum ve Etik: Takım üyeleriyle sınırlı ama etkili iletişim kurduğu; antrenörlerle ilişkilerinde sınırları zorladığı gözlemlenmiştir. Sahadaki performansı takdire şayan olmakla birlikte, maç sırasında bireysel kararlar alarak stratejik uyumu bozduğu örneklenmiştir. Rakip oyunculara yönelik agresif davranışların yanı sıra maç dışı etkileşimlerinde de etik sınırların ihlaline meyilli olduğu belgelenmiştir. Kendimi bir infazcı gibi hissediyordum. Onun kalemini kırmaya hazırdım, takımdan zaten uzaklaştırılmıştı ama bu durum biraz uzun sürecek gibi duruyordu. Onun için yalan söylesem bu anlaşılır mıydı? Peki ben neden onun için yalan söylemeyi düşünüyordum, o benim için kimdi? 5. Sonuç ve Tavsiye: Nicholas Connel, yetenekli bir sporcu ve güçlü bir figür olmasının yanı sıra; duygusal tepkilerle hareket ettiği durumlarda çevresine zarar verebilecek potansiyele sahiptir. Kontrolsüz sahiplenme, rekabeti zehirleyebilir. Duygusal dengesizlik, liderlik vasfını riske atmaktadır. Sahiplendiği şey bendim. Raporun en alt satırına indim. Boş kalan alana gözümü dikip içimden geçen cümleyi yalnızca kendim için yazdım. Tehlike her zaman bağırmaz, bazen sadece gülümser. Tüm bunların sonunda Nick’in ismini kalın bir puntoyla yazdım ve tam da benden istediği gibi, adının altını kırmızıyla çizdim. Raporu Bay Carter’ın mail adresine gönderdikten sonra derin bir nefes aldım ama zihnim kapanmıyordu. Zihnim zaten çok yoğun olurdu ama son birkaç haftadır sesini asla susturamıyordum. Nick’in adı gözlerimin önünde hâlâ kırmızıyla çiziliydi. O gerçekten benim için bir kırmızı çizgi miydi? Aşmamam gereken ya da belki de tamamen ezip geçmeliydim. Sesi kafamın içinde üst üste yankılandı. Ben seni kimseyle paylaşmam. Seni kıskandırmak istedim. Başımı iki yana salladım, zihnimin susmasına deli gibi ihtiyacım vardı. Telefon ekranım parladı, mesaj Skyler’dandı. Sky: Sana tuhaf bir şey fark ettiğimi söylemiş miydim? Serena’dan 2 gündür haber yok. Juliet: Arkadaşlarının ondan haberi yok mu? Sky: Mia ve Elenor ondan haber alamıyor, tamamen sessiz. Telefonu sessizde ya da kapalı. Juliet: Önemki bir şey yoktur, sadece onu sıkıştırmamı kaldıramadı. Sky: Kız ortadan kayboldu, Juliet. Bu hiç benlik bir his değil ama… Ürperdim. Lütfen dikkat et. Parmaklarım ekran üzerinde sabitlendi, o susmuştu ve bu suskunluk onun en büyük silahıydı. Düşündüm. Beni dinliyor, izliyor ve plan yapıyor. Serena’nın yalnızlığı bir lütuf değil, geri sayımdı. Sorun değildi, hazırlıksız yakalanmayacaktım. Telefonu masanın üzerine bıraktım. Bir süre öylece etrafa baktım. Skyler haklıydı, bu onluk değildi. Bağırarak savaşan birine benziyordu, iftirayla değilse bile çığlıklarla vururdu ama şimdi fısıltı bile yoktu. Masadan kalkıp banyoya ilerledim, yüzümde tamamen kurumuş altın maskeyi yumuşak ve nemli bir bezle çıkarttım. Aynadaki yansımama baktım. Dalgalı saçlarım dağınıktı, tenim maskenin etkisiyle biraz kızarmıştı ama canlılığı yenilenmişti. Dolgun bir kalbi andıran dudaklarım kızarıp şişmişti, çekik gümüş rengi gözlerimse fazla ağlamamın etkisiyle şişti. Başımı salladım, yüzümü yıkayarak çıktım. Odama geri gelip telefonumu kontrol ettiğimde yeni bir mesaj olduğunu gördüm, mesaj Ellen’dendi. Salı günü saat 8.45’te Bay Carter’ın odasında… Rapor hakkında konuşulması gereken şeyler var. Derin bir nefes aldım, mail attığım halde neyi görmek istediğini anlamıyordum ama yine de gidecektim. Sonuçta bu görev için seçilen kişi, bendim. ~ Brook’taki karşılaşmadan bu yana üç gün geçmişti. Okul koridorları doluydu ama benim için… Bomboştu. Yine burada değildi. Yeni haftanın ikinci günüydü ama onu asla görmüyordum. Okulda değildi, bugün de gelmemişti. Normalde sabah gitmem gereken ofise Bay Carter’ın toplantıları sebebiyle son dersten sonra gidecektim. İlk dersimiz ortak aldığınız Fen Bilimleri dersiydi ama o gelmemişti, son dersse yine ortak aldımız İngilizce dersiydi. Yoktu. O altın çocuk gülümsemesiyle gelmesini ve benimle uğraşmasını içten içe beklemiştim ama yine de anlıyordum. Bahsettiği rahat bırakma saçlamalığıydı bu. Raporu göndermeme rağmen neden beni yine de görmek istediğini anlamamıştım. Ofisinin önüne geldim, içeriden ses gelmiyordu. Kapıyı üç kez tıklattım ve kapıyı açıp sadece kafam gözükecek şekilde içeriye baktım. Bay Carter gözlüklerinin altından bakarak beni inceledi. “Gir içeri, Juliet.” Sakin sesiyle birlikte içeri girdim. Masasının başında oturuyordu, gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirmiş, ekrana odaklanmıştı. Gözlüklerine bakmak içimde onları düzeltme isteğini körüklüyordu. Sert, yaşını belli eden çizgili yüzünde her zamanki gibi mesafeli bir ifade vardı. “Elinizde olan rapor son versiyon,” dedim. Ellerim iki yanımda öylece sallanıyordu. Bakışlarım Prada kısa topuklu bordo ayakkabıma ve yine bordo rengindeki ışıltı işlemeli, bileklerimde biten tül çoraplarıma kaydı. Bu temiz görüntüye bayılıyordum. “Güzel,” dedi Bay Carter ve masasının önündeki koltuğu eliyle işaret etti. “Otur.” Aksini kabul etmeyen bir ses tonu vardı. Onu dinledim ve oturdum. Şekilli bacaklarım birbirinin üstüne geldiğinde ince, manikürlü parmaklarımı dizimin üstünde birleştirdim. Sırtım dikti, bakışlarımsa keskin. Ortamdaki tek ses ekrana vuran parmaklarıydı. Göz ucuyla bana baktı, gözlüklerini çıkarttı. “Rapor dili soğuk, tarafsız gözüküyor.” Parmaklarını birbirine kenetledi. “Ama satır araları… Senin kalbin gibi kişisel şeyler bağırıyor.” O an içimde bir şey kıpırdandı, utanmadım ama yakalanmıştım. “Ben profesyonel olmaya çalıştım, bu ilk rapor denemem. En azından resmi bir kurum için.” Carter başını salladı. Yüzünde memnun olmak be olmamak arasında bir ifade vardı. Arada gibiydi. “Senin yaşındaki biri için fazla profesyonel ama yine de insan kalmışsın. Nicholas seni etkiliyor, olabilir fakat bu etki seni bastırmasın.” Bakışlarıyla suratımı inceledi. Tüm tepkilerimi aklına kazımak istiyor gibiydi. “Bu satırların arasındaki sesi duydum, Juliet ve o ses hâlâ çok güçlü.” Yutkundum. Teşekkür edemedim, etseydim bunun çok zayıfça gözükeceğini biliyordum ama içimde bir şey yerinden oynadı. Anlaşılmış olmak bazen bir tokat kadar sertti. Kapı çaldı, içeriye Ellen girdi. Elinde birkaç tane evrak tutuyordu. “Şu an bir konuşmadayım, Ellen.” Sert sesi gaddar sayılabilirdi. Carter bölünmekten hoşlanmıyordu. “Üzgünüm ama bu önemli, Serena North’un velisinden bir izin dilekçesi geldi. Üç gün okulda olmayacakmış.” Ellen’ın söyledikleri Carter’ı gerdi. Üç gün… Yani üç gün boyunca bir gölge olmaya devam edecekti. Bu üç gün boyunca kimse onun ne yapacağını bilmeyecekti ve sonra… Bir anda karşıma çıkıp dikilecekti. Duruşumu korudum, bu önemli değildi. Carter bana döndü, yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı. “Serena ortada yoksa okul bir süre sessiz olabilir.” Biliyordu, o gün olan şeyden haberi vardı. Bana yapılandan ve Serena’ya uyguladığım şiddetin bilincindeydi. Bense o sıra sadece şunu düşünüyordum. Sessizlik ve de yalnızlık beni Serena’nın altı boş sessizliğinden daha çok korkutuyordu. Ben yalnız olmaktan nefret ediyordum ama sürekli bir yalnızlığa mahkumdum. “Sen çıkabilirsin, Juliet.” Bay Carter’ın sesiyle kendime geldim. İyi günler dileyerek odadan çıktım. Sıcak basmış gibi hissediyordum, lavaboya doğru ilerledim. Koridor hâlâ kalabalıktı. Bakışlar vardı ama bu kez fısıltılar yoktu. İnsanlar benden zaten çekiniyordu ama bu artık daha belirgindi. Nick bir şeyleri halledebileceğinden bahsederken sanırım ciddiydi. Belki de Carter’ın da duyduğu gibi diğerleri de tuvalette Serena’ya olanları duymuştu ve bu yüzden biraz daha dikkatli olmak istiyorlardı ama ilk ihtimal daha şiddetliydi. O bir kraldı. Herkes o güzel ağzının içinden çıkacak iki kelimeye bakıyordu. O güzel ağzı… Hafızamda o kafenin ara sokağında dudaklarıma düşen gözleri belirdi. O bir yırtıcıydı. Lavaboya girdiğimde ellerimi suyun altına koyarken aynada kendime baktım. Gözlerimde yorgunluk yoktu ama bir uyuşukluk mevcuttu. Sanki ruhum geçici olarak bedenimden çıkmış, köşede oturup beni izliyordu. Musluğu kapattım ama o anda göz ucuyla aynanın kenarında bir hareket gördüm, arkamdan biri geçmişti. Hızla döndüm, kalbim şiddetle çarptı. Tuvalet boştu, kabinler kapalıydı ama içeride tek bir çıt bile yoktu. Bir an nefesimi tuttum. Önüme döndüm. Parmaklarım gri mermeri sıkıca tutmuştu. “Juliet.” Kendi iç sesim gibi hissettim ama hayır, bu ses zihnimin dışındaydı. Arkamı döndüğümde yine hiç kimse yoktu. O anda telefonum titredi, ceketimin cebinden telefonu çıkararak ekrana baktım. Şimdilik sadece bakıyorum. Bilinmeyen numaradan gelmişti bu mesaj. Ellerim buz kesti, boğazım kurudu. Telefonu cebime soktum. Serena, benimle oynuyordu. Sessizce yaklaşıyordu. Kendi değildi belki ama birini peşime takmıştı ve artık sadece sözleriyle değil gölgeleriyle de nefesime karışıyordu. Güçlü olmak zorundaydım, düşmanlar kirli savaşmaya başladığında o kılıcı çekmeyi bilmeliydin. Lavodan çıktım, kızlar dolabımın yanında hazırlanmış beni bekliyorlardı. Seri adımlarla yanlarına ilerledim. “Tuvaletin orada tuhaf bir şey gördünüz mü?” Ses tonum çok sakindi. Rebeca umursamazca omuzlarını silkerken telefonundan bir şeylere bakıyordu. Skyler bana doğru yaklaştı. “Aslında yeni geldik bu yüzden bir şey görmedik, bir sorun mu var?” Bakışlarım düzdü, dudaklarım büzüldü. “Hayır, sadece birinin beni izlediğini düşündüm. Sanırım yanıldım.” Rebeca gözlerini telefondan kaldırarak bana baktı. “Yanılmamış olabilirsin, bu ara taciz olayları çoğaldı. Daha dikkatli ol, Juliet. Bizimle takıl.” Beni yalnız bırakmak istemiyorlardı. Yanımda olmak istiyorlardı, bu sıcak hissettirmişti. “Aynen öyle, seni seviyoruz. Biz artık birlikteyiz.” Bir ilişkideymişiz gibi konuşması beni güldürdü, Rebeca’da benimle birlikte güldüğünde içim biraz rahatlamıştı. Eşyalarımı dolaptan aldığım gibi okul binasından çıktık. Diamond Royal kampüsünün taş koridorları insanlarla doluydu. Rebeca yürürken saçlarını kulak arkasına attı, gözleri parlıyordu. Gülümsemesinin nedenini tahmin etmek zor değildi, o mesaj hâlâ zihninde yankılanıyordu. Belki de yeni mesajlar… Bu telefonunda neden böyle vakit geçirdiğini de açıklardı. “Rebeca, fotoğrafı sildiğine emin misin?” diye sordu Skyler alayla. Ses tonunda bariz bir eğlenme vardı. “İki kez, hatta çöp kutusundan bile.” Hayır silmemişti. Gözlerini devirmesinden ve yanaklarının kızarmasından bunu anlıyordum. “Oysa hiç silmiş gibi durmuyorsun, şekerim.” Sesim normalden daha neşeli çıktı, Rebeca bana gözlerini devirdi ama alttan alttan sırıtıyordu. Tam bu sırada koridorun ucundan Landon belirdi. Üzerinde okul ceketi, sağ omzunda çantası… Rahat bir şekilde yürüyordu. Bizi gördüğünde yönü değiştirdi ve tam karşımıza geçti. Bakışları direkt olarak Rebeca’ya odaklandı. “Rebeca,” dedi, sesi yumuşaktı ama içinde hafif bir meydan okuma vardı. “Ulaşılması inanılmaz zor biri olduğunu söylemişlerdi. Yalan değilmiş.” Rebeca önce dudak büktü, sonra ellerini cebine attı. Bunu ellerini kontrol edemeyecek kadar heyecanlı olduğu için yaptığını biliyordum. Skyler dirseğiyle kolumu dürttü ve alayla sırıttı. Bu kız eğlenmeyi biliyordu. “Ulaşmakta yeterince yaratıcısın, bu senin için zor olmamalı, Landon.” Cilveli ses tonunu kullanıyordu. Bariz bir şekilde Landon’la flört ediyordu. Göz göze geldiklerinde aralarında anlık bir elektrik dolaştı. Bunu şahsi olarak değil, bir gözlemci olarak söylüyordum. Landon gülümsedi. Serseri bir tonu vardı. Skyler bir anlığına yanımızdan ayrıldı. Ayrı sınıfta olduğumuz ama birlikte ortak ders aldıklarını bildiğim çocuğun yanına geçti. Diago. Diago telefonunu çıkartmış, Skyler’a bir şey gösteriyordu. Skyler’sa ağız dolusu bir gülümsemeyle ekrana bakıyordu. Gözlerim bir anlık koridorun köşesine doğru çekildi. Koridorun karşı köşesinde Ronan vardı, sırtını duvara yaslamış, telefonuna bakıyormuş gibi yapıyordu ama her şey netti. Skyler’ı izliyordu. Skyler’ın ağız dolusu gülüşüne kilitlenmişti. Skyler onu henüz fark etmemişti. Diago’yla olan sohbetine odaklanmıştı. Ronan’unsa bakışları buz gibiydi. Kıskanç mıydı? Belki ama daha çok… dikkatli bir avcı gibiydi. Skyler onun için sıradan biri değildi. Bu, gözlerinden okunuyordu ve Diago’yu parçalayabilirmiş gibi duruyordu. Şunu anlamıştım. Nick’in arkadaşları da en az onun kadar vahşiydi. Rebeca’nın kahkahasıyla gözümü yeniden ona çevirdim. Landon başını hafifçe eğmiş bir şeyler fısıldıyordu. İkisi yan yana çok ateşli ve de iyi gözüküyordu. “Yarın antrenmandan sonra tekrar mesaj atacağım,” diye Rebeca’nın kulağına doğru konuştu Landon. Rebeca istemsiz mi yoksa kasıtlı mı bilmiyorum ama vücudunu Landon’a doğru biraz daha kaydırdı. “Daha az havlulu bir içerikle, söz veriyorum.” Rebeca ellerini kaldırıp gülümsedi. Skyler da yanımıza tekrar gelmişti ama suratı önceki kadar güleç değildi. “Emin ol, filtrelerinle beni daha çok etkilersin.” Landon geriye doğru bir adım atarak Rebeca’yı süzdü. Sonrasında bize sırtını dönüp çıkışa doğru ilerledi. Giderken arkasına dönmedi. Bu, bana kendine ne kadar güvendiğini gösteriyordu. Rebaca neredeyse sessiz bir çığlık attı. “Tanrım o çok ateşli, yanıyorum Juliet; yanıyorum!” Samimi tepkisi beni güldürürken Skyler bizde değil gibi bir yere odaklanmıştı. Bakışlarını takıp ettim. Gözleri hâlâ arsızca onu izleyen Ronan’daydı. Onu görmüştü. İkisinin arasında gözle görülür bir bağ henüz yoktu yoktu belki ama çekimi hissedebiliyordum. İçlerinde bir şeyler kıpırdıyordu. Kızlarla vedalaştıktan sonra evlerimize dağılmıştık. Eve girdiğim andan itibaren işlerle ilgilenmiştim. Küçük iki katlı evimi silip süpürdüm, kendime balık köftesi hazırlayıp güzel bir akdeniz salatasıyla yedim. Birkaç ödevi bitirip yine onun kokusuyla yıkandım. Yatağa geçtiğimde saat gece yarısını geçiyordu. Loş ışıkta odamın içi gölgelerle doluydu, pencereleri kapatmamıştım. Ay yüzüme doğrudan vuruyordu, Işık gibi değil, bir izleme duygusuydu sanki. Sanki biri oradaydı, camın ardında. Belki Serena’nın bir kuklası, belki de sadece içimdeki gölge. Bilmiyordum. Yatakta siyah, derin v dekoltesi dantelli mini saten geceliğimle uzanıyordum. Bedenim gün içinde yorulmuştu ama zihnim sinsi bir yılan kadar uyanıktı. Göz kapaklarım her kapandığında Nick’in sesi içime doluyordu. Beni sahiplenmeni istedim. Ben seni kimseyle paylaşmam. Senin kokunu soluyorum. Kafamın altındaki yastığı alıp yüzüme bastırdım ve tiz bir çığlık attım. Tanrım, tek istediğim bu sesi bastırmaktı. Başaramıyordum. Ne zaman o sesi bastırmaya yakınlaşsam daha derinden fısıldıyordu. Bu bir takıntı mıydı yoksa birlikte paramparça olduğum bir şeyin yankısı mı? Yastığı suratımdan çekip komodinin üzerindeki telefonu aldım. Raporun bir kopyası telefonumdaydı. Nick’in adını kırmızıyla çizdiğim o satıra baktım. Gözlerim uzun uzun o yazıyı okudu. Tehlike her zaman bağırmaz, bazen sadece gülümser. Benim tehlikem de bana gülümsüyordu. Bir ses beni düşüncelerimden uzaklaştırdı. Birisi camıma bir taş atmıştı. İlk başta yataktan kalkmadım ama ikinci taş da camıma isabet ettiğinde yerimden doğruldum. Cama doğru ilerlerken kalbimin sesi kulaklarımdaki uğultuyu bastırıyordu. Camın önüne geldiğimde onu gördüm. Nick. Hemen kapımın önündeki bir lambanın direğine yaslanmıştı. Nefesim kesildi. Güçlü bedeni oradaydı, biliyordum . Bu gece birinin o camın ardında olduğunu içten içe hissetmiştim. Bakışları açtı, bana susamıştı. Gözleri önce yüzümde daha sonra da vücudumda uzun uzun dolaştı. Telefonunu eline aldı, benim elimdeki telefon titredi. Saate baktım, 02.36. O duşta seni nasıl kokladığımı hatırlıyor musun? Sırtından boynuna, boynundan ince beline kadar. Yastığım senin gibi kokuyor olsaydı, sabaha kadar sikimi sıvazlardım. Her bir bildirimde tuttuğum nefesim içime doldu. Mesajları kasıklarıma kadar ulaştı, içim titredi. O an ben yeniden çıplaktım ve Nick… Parmağını sırtımda dolaştırıyordu. Islandığımı hissettim. Bacaklarım ihtiyaçla birbirine sürtündü. Mesajları okuduktan sonra tekrar ona baktım. Gözleri ışıl ışıldı, arzuyla parlıyordu ve zihnimde kendi sikine dokunduğu bir görüntü canlandı. Hayalimde bile bu kadar seksiyken gerçekte nasıldı? Bunu çaresizce bilmek istiyordum. Yeni bir bildirim geldi. O geceliğin içinde çok seksi gözüküyorsun. Sikerler, yukarı çıkıyorum. Ellerim buz kesti, dizlerim titremeye başladı ve midemde bir şey karıştı. Kalbim göğüs kafesimi tam anlamıyla dövüyordu. Bana tanıdığı alan bu kadardı ve şimdi o beni almaya geliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD