8. Bölüm: Bunun İçin Çok Bekledim

2733 Words
Kapıyı açmadım, açamazdım. Geliyorum demişti ama buna göz göre göre izin verebilir miydim? Camın ardından yüzüme bakan o çarpık arzu, kalbimi boğazıma tıkıyordu. Tüm vücudum alarmdaydı ama içimdeki karanlık hâlâ onu istemeye devam ediyordu. Geceliğimin ince kumaşı tenime yapışmıştı; terden mi yoksa korkudan mı bilmiyordum. Parmak uçlarıma kadar titriyordum. Yatağımın ucuna oturmuş öylece Nick’in buradan uzaklaştığını hayal ediyordum. Düşündüğüm gibi olmadı ve cam sesiyle irkildim. Sert bir tıkırdı, hemen ardından yankılanan klik sesi. Balkonumun kapısı aralandı. Başımı çevirdiğimdeyse onu gördüm. Artık içerideydi. “Delirdin mi sen?” Sesim buhar gibi çıkmıştı. Geniş omuzlarını silkti. Kravatı gevşemişti, gömleği yarıya kadar açılmıştı. Bileklerini dirseklerine kadar kıvırmış, dövmeli ve kaslı alt kolunu görmeme izin vermişti. Gecenin içinde hayal gibi değil, bir tehdit gibi duruyordu. Yakışıklı, serseri ve tehlikeli bir tehdit. “Beni sadece camdan izleyebileceğini mi düşündün, tatlım?” Bana doğru bir adım attı. Yatakta biraz daha geriye kaydım. Mesafeyi korumaya çalışmıyor, bunu yalnızca diliyordum çünkü konu o olduğunda mantığımdan geriye hiçbir şey kalmıyordu. “Git buradan, Nick.” Kupkuru, cansız bir tonda konuşmuştum. Sesim bana bile yabancıydı. Yüzüme baktı, o tanıdık gülümseme dudaklarına yerleşti. Karanlık ve kışkırtıcı. “Beni engelleyebileceğini düşünmen çok tatlı.” Kendinden emin, güçlü sesini duyduğumda ona bağırmak istedim. Vurmak, belki de kovmak ama hiçbir şey yapamadım. Yerimden bile kımıldayamıyordum. Ben yataktan biraz daha geriye doğru kayarken o, yatağa diziyle çıkıp üzerime doğru eğildi. Elini uzattı, parmakları saçlarımdan geçip ensemi kavradı. Soğuk tenine karşı sıcaktım, tüylerim de diken diken olmuştu. Ensemdeki eli sıkılaşıp beni kendine çektiğinde nefesim kesildi. Önce nefesini hissettim, ferah ve temiz nefesi dudaklarımı yaladı. “Bunun için çok bekledim,” diye sertçe konuştu, sonra da dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Savaşamadım, savaşamazdım. O benim içimdeki bir zayıflık hâline gelmişti. Dudaklarımı ısrarla öptü, dili içeriye girmek için sertçe dudaklarımı yalıyordu. Dudaklarımı açmadığım için alt dudağımı iştahla emdi. Yavaş değildi, yıllardır açmış gibi beni içiyordu. Israrlı tavrına karşı koyamadım. Dudaklarımı onun için araladığımda boğazından şiddetli bir hırlama yükseldi. Dili ağzımdan içeriye girerek benim dilimin üzerinde kaydı. Üst dudağını bir şeker gibi ağzıma almış öylece emerken dilini yalıyordum. Ağzımdan ağzına doğru bir inleme aktı, yavaş olmayan şeyler ansızın daha da hızlanmaya başlamıştı. Nick sırtımı yatağa yasladı, dudakları boynuma yaklaştığında beni kokladı. “Hâlâ benim gibi kokuyorsun, kokun olursa sikimi sıvazlayacağımı söylemiştim.” Elimi aldı ve sikine doğru götürdü. “Bugün bunu sen yapacaksın.” Boyun girintimden çeneme doğru beni yaladı. Hemen sonra dudakları boynumu yer yer emmeye başladı. Elimin altındaki siki çok serti, tamaman şişmişti. Damarlarına kadar hissedebiliyordum. “Nick,” diye sızlandım. Aslında durmasını isteyecektim ama ıslanarak kontrolü kaybetmiştim. “Söyle bebeğim,” dedi. Dudakları ve dili boynumdan aşağıya doğru kayarken. Dudaklarını bir süre v dekoltemden taşan memelerimde dolaştırdı. Ardından geceliğimin askılarını indirdi ve aşağıya doğru itti. Memelerim gözlerinin önündeydi. Diliyle göğüs ucuma kadar bir yol çizdi, koyu mavi gözleri gözlerimdeydi. Ucumu diliyle yokladı. Parmaklarım şiddetle omuzlarına tutundu, tırnaklarım etine geçmişti. Meme ucumu ağzına aldı, dünyanın en lezzetli şekeriymiş gibi beni emerken çok seksi mırıltılar çıkarıyordu. Diğer eli eteğimin altına girdi ve tangamın üzerinden amımı okşadı. Dişleriyle meme ucumu çekiştirdiğinde suratıma doğru inlemişti. “Kabul et, bunu en az benim kadar istiyorsun.” Cevap veremeyecek kadar fonksiyonlarımı kaybetmiştim. Amımı eline doğru bastırdım, parmakları tangamı sıyırarak kolayca içime girdi. “Böyle iyi mi, bebeğim? Söyle bana, o sesleri çıkart. Tatlı amını parmaklarımla sikerken ne kadar zevk aldığını bana göster.” Kaba sözleriyle daha fazla ıslandım. Meme ucumu emmeye devam ederken bir parmağını daha içime kaydırdı, geceliğimi çekiştirdi. Bayılacaktım. “Nick, dur.” Onu istiyordum. Lanet olsun ki onu şu an istiyordum ama bunu yapamazdım, henüz değil hayır. Şu an olmazdı. Sözlerimi ciddiye almadı. Boynumda ve memelerimde izler bırakırken dudakları yeniden dudaklarımı yakaladı. Parmaklarını içimden çıkardı. Kocaman olmuş s****i ıslaklığıma doğru bastırdı, mahvolmuştum. Terlemiştim, ıslanmıştım… Dağılmıştım. Dudaklarım aksini söylüyordu, vücudum bana ihanet ediyordu. Sikine sürtündüm. Birkaç kez art arda sikine sürtünmeye devam ettim. “Evet, tatlım. Kendini boşalt. O tatlı suyunu sikime bırak.” Parmakları boğazımı kavradı, tutuşu nefes alabileceğim kadar yumuşak ama kaçamayacağım kadar sertti. Dudaklarıyla beni tüketmeye devam ederken omuzundaki parmaklarım sıkılaştı. Onu hafifçe ittim. “Lütfen dur, bunu yapamam.” Burnumu çektim, o ana kadar zevkten ve de bu tetikleyici durumdan ağlayacak hâle geldiğimi anlayamamıştım. “Ben… Ben öyle biri değilim Nick. Böyle olmaz, sen ve ben bu kadar belirsizken değil.” Nick gözlerimin içine baktı, mavi gözlerindeki afallamayı seçebiliyordum. Parmakları geceliğimin askılarını kavradı ve onları düzeltti. Karşısında artık çıplak değildim ama zihnim defalarca kez önünde soyunmuştu. Bunu o da biliyordu. “Senin ne olduğunu biliyorum, bunu bilmeyen sadece sensin.” Tahrik olduğu için boğuk çıkan sesi mesafeliydi. Sanırım onu kırmıştım. Ama asıl korktuğum benim kalbimin parçalara ayrılmasıydı, kendimi korumak zorundaydım çünkü bunu benim için yapacak kimsem şu an için yoktu. Üzerimden kalktığında ve sıcaklığı beni terk ettiğinde odamın ne kadar soğuk olduğunu fark ettim. Beni yakan kişi her zaman oydu. “Bu oyunun kurallarını senin yazdığını düşünüyorsun, değil mi Juliet?” Dirseklerimin üzerinde yükselmiş ona bakıyordum. Yatağa çıkmadan üzerime doğru eğildi. Kararmış mavi gözleri beni uçuruma sürüklüyordu. “Şunu unutma, ben senin kırmızı çizgini çoktan aştım.” Büyük eli suratımı kavradı, başparmağıyla az önce yiyip bitirdiği dudağımı okşadı. “Seni öptüm.” Üzerimden tamamen çekildi, az önce içeri geldiği gibi çıkıp gitti. Balkon kapısını arkasından çarptığında yalnız kaldım ve hâlâ titriyordum. ~ Sabah aynada kendime baktığımda gördüğüm şey bir insan değil, çatlaktı. İçi su dolu, parmakla dokunulsa bile her an dağılacak bir buz katmanı gibi. Parmaklarım boynumdaki kızarıkların üzerinde gezindi. İçim titriyordu. Neden bilmiyorum ama bu izleri saklamak değil taşımak istiyordum. Aynı zamanda ne Nick’ten nefret edebiliyor ne de kendimden kopabiliyordum. Bir gece daha sınırda durup uçuruma bakmıştım ama bu kez düşmek için can atıyordum. Hiçbir şey yemeden evden çıktım, kızlar kafeteryada olduklarına dair mesaj yazmışlardı. Araba okula varana dek hızla sürdüm. Okula geldiğim gibiyse kızlara ulaşmaya çalıştım. Yalnız kalmak, konuşamamak beni delirtiyordu. Okuldan içeri girdiğim gibi serin ama bunaltıcı havayı gerimde bırakmıştım, dolabımın olduğu koridorda ilerlerken etraftaki sessizlik beni dumura uğratmıştı. Sesler her gün azalıyordu, bakışlar yerli yerindeydi. Buna Nick etkisi diyebilir miydim? Belki. Onunla ilgili çoğu şey etkileyiciydi. Dolabıma doğru ilerlerken orada kızları gördüm. Derin bir nefes aldım. Bana artık kurtuluş gibi hissettiriyorlardı. Rebeca çantasını dolabın içine fırlattı, Skyler ruhsuz bir şekilde bana el salladı. İkisi de oldukça gergin duruyordu. İkisinin arasında bir bakışma geçti. Yanlarına ulaştım. “Neler oluyor?” Skyler bakışlarını kaçırırken, Rebaca başını iki yana doğru salladı. Bir şey olmuştu ama ikisi de susuyordu. Benim içim de parçalanırken onların sessizliği boğazımı sıktı. Belki de herkesin kendi yangını vardı ve benimkinin Nick olduğunu biliyordum. “Sonra konuşalım, şimdi fen dersine gitmeliyiz.” Skyler’ın sesi gerçekten üzgün çıkıyordu. Bir şeyler olmuştu. Rebeca’nın gözleri boynuma takıldı, tüm üzgün görüntüsüne rağmen dudakları sinsi bir şekilde kıvrıldı. “Sanırım birileri dün gece cehenneme girmiş.” Söyledikleri beni biraz olsun neşelendirdi, aramız iyiydi. İkinin arasına geçerek kollarına girdim. “Aslında cehenneme girmenin kapısından döndüm desem, yalan olmaz.” Parmaklarım emilerek ezilmiş derimin üstünde tüy kadar hafif bir dokunuşla gezindi. Dudaklarımdaysa anlamsız bir tebessüm vardı. Konuşurken bir yandan da yürüyorduk. “Nick mi?” diye sordu Skyler, onun da sesine bir parça munzurluk yansımıştı. “Nick.” Sesim son derece netti, kalbim sıkışıyor gibi hissettim ama vücudumda hiçbir pişmanlık belirtisi yoktu. Kızlarla kol kola fen sınıfına girdik. Gri atmosfer boğucuydu. Kimya tabloları, mavi plastik gözlükler, deney tüpleri… Dersimiz bugün sınıfta değil, laboratuvardaydı. Skyler, ben ve Rebeca aynı masaya geçerek oturduk. Coper sınıfa girdiği gibi gergin ortam iyice gerilmişti. “Dikkatinizi verin,” dedi. Sesi her zamanki gibi sertti. “Bugünden itibaren üç haftalık bir proje ödeviniz var. Ekip çalışması, araştırma derinliği ve sunum performansına göre notlandırılacaksınız. Konu…” Tebeşiri kaldırdı ve tahtaya yazdı: “Biyokimyasal Tepkiler ve Duygusal Uyaranlar” Altına not düştü: ‘İnsan bedeni nasıl etkilenir, zihin nasıl direnç gösterir?’ Sınıfta mırıldanmalar yükseldi, konunun ismi bile provokatifti ve işin kötüsü, çok iyi seçilmişti. Kalp atışı, cilt iletkenliği, adrenalin, serotonin… Tam da Nick’le aramızdaki savaşın laboratuvar versiyonu. “Eşleşmeleri ben belirledim,” dedi Coper. “Bu hem rastlantısal, hem bilinçli bir sistemle yapıldı. Eşinizi değiştiremezsiniz.” Skyler’a döndüm. Yanımda olmasına rağmen konuşmuyordu ama ‘Sakın Nick çıkmasın.’der gibi bakıyordu. Coper kağıdı açtı. “Skyler Glory – Benjamin Cross.” Skyler içini çekti. Kaçışı başarmıştı. “Rebeca Pride – Henry Lowe.” Rebeca omzumu sıktı. “Sen de kurtulursun,” dedi ama sesi çok güvenli değildi. Sonra Coper’in sesi tekrar yükseldi. “Juliet Queen – Nicholas Connel.” Zaman dondu. Sesler koptu. Tebeşir kırıldı. Kalem düştü. Sol elimin tersi titredi. Arkamdan bir sandalye gıcırdadı. Nick ayağa kalkmıştı. Gözüm onu görmeden önce tenimde varlığını hissettim. “Ne kadar… ironik,” dedi alayla. “Juliet, bilimin bizi bir araya getireceğini söyleseydim inanmazdın değil mi?” Kafamı çevirip ona baktım. Gömleğinin kolları sıyrılmıştı. Dün geceki gibi kaslarını ve de dövmelerini görüyordum. Kravatı yine gevşekti ve boynundaki damar belirgindi. O kadar sakindi ki, bu sakinlik beni çıldırtıyordu. “Hocam,” dedim Coper’a dönerek. “Eşleşmeyi değiştirmek mümkün değil mi?” Bir ümit bunu sormuştum. “Hayır,” dedi. Gözlüğünü çıkarıp bana baktı. “Siz ikinizin bu konuya dair güçlü bir tepkime oluşturabileceğini düşünüyorum.” Sınıfta hafif kahkahalar yükseldi. Nick bana döndü. “Duydun mu? Tepkime. Bilimsel terimle… kimyasal reaksiyon.” Diğer masalara geçilirken Skyler yerinde dönüp bana baktı. Dudakları ‘geçmiş olsun’ diyordu. Nick kendi sırasına oturdu. Yanımda yer açtı. “İlk etapta kalp ritmini mi ölçmek istersin yoksa adrenalin seviyemi mi test edelim?” Bu durum onun için eğlenceliydi, beni kışkırtmaktan zaten zevk alıyordu ama şu an bariz bir memnuniyet yaşıyordu. “Önce seni susturmayı deneyeceğim,” dedim soğukça. Aramızda kitap kalınlığında bir boşluk bıraktım. Oysa dün gece hava bile aramızdan geçemeyecek kadar iç içeydik. “Tamam,” dedi. “Ama şunu unutma Juliet. Bu proje sadece bir not meselesi değil. Bu, seninle son kez aynı odada olmamı meşrulaştıran bir sebep.” “Yanılıyorsun,” dedim. Kalemimi açarken. “Bu sadece üç haftalık bir zorunluluk. Sonrasında ben, seni tamamen sileceğim.” Gerçekten onu silebilir miydim? Nick başını yana eğdi, dudakları kımıldadı. “Silmeye çalıştığın şeyi gece yarısı neden içeri aldığını merak ediyorum.” Yutkundum. Kalbim dersin konusunu birebir yaşıyordu. Tepkime başladı. Yaklaşık yarım saatlik bir dersten sonra dağılmıştık. Rebeca işi olduğunu söyleyip bizden ayrıldığında Skyler ve ben de kütüphaneye gitmeye karar vermiştik. Proje için birkaç kitaba bakmak istiyordum, o da kütüphanede çalışan yakışıklı çocukla bakışacaktı. Kütüphaneye girdiğimizde rafların arasında kaybolmaya başladım. Birkaç kitaba ve içeriğine bakarken telefonum titredi. Kaldırıp baktığımda yine o bilinmeyen numaradan gelen mesajı gördüm. Kapıyı açmasaydın sana nasıl dokunabilirdim? Altında uyurken çekildiğim bir fotoğrafım vardı. Dün gece çekilmişti. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Bakışlarım çılgınca bir endişeyle tüm kütüphanede gezindi. Ardından bir mesaj daha geldi. Bir daha kilitleme Juliet. Sana neler yapacağımı tahmin bile edemezsin. Numarayı bilmesem bile kafamın içinde yankılanıyordu, bu kişi Nick olabilir miydi? Başımı olumsuz anlamda salladım. Hayır, bu onun tarzı değildi. O tehlikeliydi ama bunu beni korkutarak yapmıyordu. Telefona baktım, ellerim buz kesmişti. Odaklanabileceğim, aklımı dağıtacağım bir şey ararken tanıdık bir ses duydum. Ses Rebeca’ya aitti. “Landon, dur…” Sesi nefes nefese çıkmıştı. Bakışlarım sesin geldiği yere doğru kaydı. Rebeca sırtını rafa doğru yasladığında Landon vakit kaybetmedi ve vücudunu Rebeca’ya yapıştırdı. Landon durmak istemiyor gibiydi. Çok yakınlardı, nefes alışları duvarlarda yankılanıyordu. Rebeca’nın elleri onun saçlarına gitti, dudakları onun dudaklarına yapıştı. Bu izlememem gereken bir şeydi ama gözlerimi onlardan alamamıştım. İkisinin kimyasını görmek istiyordum. Landon’un eli Rebaca’nın belini sıyırdı, gömleğini yukarıya itti. Parmak uçları teninde geziniyordu. Rebeca dudaklarını ısırdı, Nefesini tuttu ve başını arkaya yasladı. Landon boynuna indi, öpüşleri daha açgözlü hale geldi. Rebeca’nın ağzından çıkan o boğuk ses… İkisi yan yana yanıyor gibiydi. Düşünmeden edemedim, dün gece ben ve Nick… Böylesine ateşli gözüküyor muyduk? Parmak uçlarım dudaklarıma gitti, hafifçe dokundum. Skyler arkamdan yaklaşıp omzuma dokunduğunda irkildim. “Sakıncası yoksa senin gibi dikilmeyeceğim,” dedi gülümseyerek. Yüzündeki ‘Seni yakaladım.’ ifadesi çok sıradışıydı. Sanırım onları izlediğim için biraz utanmıştım. “Bilmiyorum,” dedim. “Bence bu okulda insanlar artık sadece ders çalışmıyor.” Skyler başını eğdi, arka tarafa baktı. Göz kırptı. “Onlarınkine ders değil, uygulamalı eğitim diyorlar. Hadi gel, koridora çıkalım. Sana anlatmak istediğim şeyler var.” Birlikte eşyalarımızı toparladık ve taş koridora çıktık. Ağaçların altında, taş koridorun tam ortasındaki tahta banka oturduk. Aramızdaki sessizlik uzadı. Bugün herkes eteğindeki taşları döküyordu. “Ne oldu? Bir şey olduğu kesin ama nasıl hissettiğini göremiyorum.” İlk konuşan bendim. Bakışları bana döndü, kısa eteği hafifçe yukarı çıkmıştı ve gömleği eteğinin dışındaydı. Sarı saçları kusursuz bukleler olarak omuzlarına dökülüyordu, yeşil gözleri buğuluydu. “Landon gibi, Ronan’ında neler yaptığını görmek ister miydin?” Sorusu beni afallattı ve ağzımda kuru bir tat bıraktı. Ronan’la bir şey olmuştu. “Ne yaptı?” Tonlamam heyecan doluydu. Onların yanında özellikle de son zamanlarda kendimi tutmuyordum. Sorumla birlikte yanakları kızardı. Beyaz teni kızarmaya çok müsaitti ama masum bir sarışın gibi durmuyordu. Ateşli, aurası yüksek seksi bir sarışındı. “Dün gece, soyunma odalarının oradaydım. Yüzme kulübü sonrası sadece eşyalarımı alacaktım ama o da oradaydı. Onların antrenmanı yoktu, beni beklemiş.” Gözlerini devirdi, kuru dudaklarını diliyle ıslattı. “Önce tartıştık, sonra sustuk. Hani bir sessizlik olur ya aslında çok şey söyler. Öyle bir şey yaşandı.” Tereddütle konuşmayı bitirdi. Devamını olduğuna emindim. “Devam et.” Net tavrım karşısında duraksadı, ellerini birbirine kenetlerken bana biraz daha yaklaştı. “Bana yaklaştı, önce saçlarımı düzeltti. Bir kolunu belime doladı ve sonra boynuma doğru eğildi. Dudakları boynuma sürtündü ama öpücük yoktu beni kokladı. Gözlerinde öyle bir bakış vardı ki Juliet, beni soyacak kadar netti.” Tüylerim diken diken oldu. “Beni bırakmadan hemen önce beni alacağını ve ondan kurtulamayacağımı kulağıma fısıldadı. Bayılacak gibiydim.” Derin bir nefes aldı. Kelimeler boğazına yapışıyormuş gibi yutkundu. “Ronan biraz fazla içgüdüsel biri, seni alacağını söylüyorsa bunu gerçekleştirmek için her şeyi yapacaktır.” Skyler gülümsedi. “Belki de o yüzden bu kadar tehlikeli çünkü o bakışın altında kıskanıyordu. Tartışırken bir daha Diago’ya o şekilde gülersem onu duvara çivileyeceğini söyledi. O gün Diago’yla konuşurken sadece beni izlemiş, inanabiliyor musun?” İnanabiliyordum çünkü o an, Ronan’ın kıskançlığına bizzat şahit olmuştum. “Ve itiraf edeyim, bu tavrı hoşuma gitti.” Omzuna dokundum ve bir parça sarı saçını okşadım. “Yine de dikkat et, Sky.” Aniden sustum. Gerçekten onu uyaracak kişi ben miydim? Kendi hayatım bir kaosun içinde yuvarlanırken onu uyaramazdım ama dikkatli olmasını istiyordum. Knights erkekleri, özellikle de Nick’in arkadaşı olanlar, bir tehlikeydi. “Dikkatli olacağım. Ama oyunu da bırakmam. Ronan, sadece ‘iyi çocuk’ olmaktan çok daha fazlası.” Parmakları boynumdaki kızarıklıklara dokundu. “Şimdi sen söyle; bunlar da neyin nesi?” Derin bir nefes aldım. “Dün gece Nick geldi, ona kapıyı açmadım ama odamın balkonuna tırmandı ve içeri girdi. Gerçekten yakınlaştık, dudakları üzerimde gezindi.” Olaylar yeniden aklıma doluştuğunda yutkunamadım. Tüm o kargaşayı yeniden düşünmek beni delirtiyordu. “Bir yerden sonra daha ilerisi için onu durdurdum, bu şekilde istemediğimi henüz ilişkimizin belirsiz olduğunu söyledim ama bunun peşini bırakmayacak.” Skyler tuhaf bir ifadeyle bana baktı. “Juliet, bunu söylemek bana düşmez ama onu hatırlamadığını biliyorum. Nick ve ben, bunu konuştuk. O senin için yanıyor, kuzenim sana deli oluyor. Hatırladığında ilk sen onun yanında olmak isteyeceksin. Yine de dikkat et, geçmişte de Nick bir yangındı. Nick demek, yanmak demek.” Ona sormak istedim. Her şeyi, tüm olanları. Zihnimde neden ona dair bir şey olmadığına kadar tüm her şeyi ama biliyordum ki beni cevapsız bırakacaktı. Asıl konuşmam gereken kişi Nick’ten başkası değildi. Skyler’a bir şey söyleyecektim ki koridorun diğer ucundan koşarak bize gelen Rebeca’yı gördüm. Üstü az önce yaşananlardan dolayı dağınık duruyordu. Esmer teni ter içindeydi ama yüzündeki ifade… Dehşete düşmüş gibiydi. Yerimde rahatsızda kıpırdandım. Tam o sırada telefonum yeni bir bildirimle titredi. Ekrana baktım, bilinmeyenden yeni bir mesajdı. Skyler da çatık kaşlarıyla ekranıma bakıyordu. Kilit bu defa seni korumayacak. Donakaldım, Skyler’ın dudaklarından bir ‘Ne?’ sesi döküldü ve yeni bir mesaj daha geldi. Senin için daha kötüleri var, Juliet. Kapılarını kime açtığını sakın unutma. “Sikerler, bu neyin nesi?” Korku bedenimi ele geçirdi, yüzün kayıtsızdı ama ellerimdeki titremeyi uzun zaman sonra ilk defa kontrol edemedim. Skyler’a cevap verecekken Rebeca yanımıza geldi. Bir eli dizlerinin üzerindeyken kahverengi kıvırcık saçları önüne dökülmüştü. Diğer elinde açık ekranlı telefonu vardı, doğrudan bize gösterdiği bir mesaj… Sıradaki sensin. Kanım dondu, kendi ekranımı ona da gösterdiğimde nefesi kesildi. Kaşları çatıldı, bakışları korku doluydu. Şok içinde birbirimize bakıyorduk. “Bu, Serena mı?” Skyler’ın fısıldısını zar zor duydum. Rebeca aramıza oturdu, başı geriye düşmüştü. Aynı zaman içinde birçok duyguyu bedeni kaldıramamış gibi duruyordu. “Eğer oysa, kendini saklıyor ama değilse… Bu çok daha korkunç.” Kelimeler dudaklarımdan döküldüğünde kalbim hızla çarpmaya başladı. Bakışlarım etrafta gezindi. Olanlar yalnızca Serena’nın oyunu değil gibiydi artık. Birileri başka bir şey planlıyordu ve biz o planın merkeziydik.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD