Bozkurt soylu ! çapkınlığı

1054 Words
1 sene sonra 🔥🔥🔥 Kumru bir senede alıştı buraya . Sevdi kimse kötü davranmadı kıza . Bir günlüğü vardı sürekli yazar dururdu günlüğü.Bugun Bozkurt gelecekti. Bir yıl geçmişti. Kumru artık on altı yaşındaydı. Soylu konağına alışmıştı. İlk geldiği günkü ürkek, titreyen kız gitmişti. Yerine sessiz, çalışkan, gözleri her şeyi görüp içine atan bir kız gelmişti. Kimse ona kötü davranmamıştı. Fikriye Soylu ona sert ama adildi. Meva kardeşi gibi olmuştu. Hizmetçiler Kumru’yu küçümsememiş, aksine sevmişti. Selmangazi Soylu ise onu görmezden gelir gibi yapar ama konağın düzeninde ona dokundurtmazdı. Kumru’nun tek sığınağı günlüğüydü. Eski, kahverengi kaplı bir defter. Her gece müştemilattaki küçük odasında, mum ışığında yazardı. “Buraya alıştım. Artık korkmuyorum. Meva bana kardeşim diyor. Fikriye Hanım bana kızmıyor, sadece çalışmamı istiyor. Selmangazi Bey beni yok sayıyor ama kötü değil. Ama kalbim hâlâ köyde… annemde, babamda, Yılmaz abi de. Bugün dediler ki Bozkurt Soylu gelecek. Ailenin oğlu. İstanbul’dan. Onu hiç görmedim. Korkuyorum ama merak da ediyorum.” Bugün konakta büyük bir telaş vardı. Mutfakta kazanlar kaynıyor, etler pişiyor, baharat kokuları taş avludan yükseliyordu. Fikriye Hanım her şeyi kontrol ediyor, hizmetçilere bağırıyor, sofranın kusursuz olmasını istiyordu. “Bozkurt gelecek oğlum gelecek,” demişti sabah neşe ile . “Her şey tertipli olsun.” Bozkurt Soylu… Aşiretin veliahtı. İstanbul’da okuyan, şehirli, zengin, şımarık…çapkın kız düşkünü bir adam . Konakta herkes onun adını fısıldıyordu. “Çok yakışıklı derler.” “Şehirli olmuş.” “Babası gibi değil, daha deli.” “Gününü gün ediyormuş .” Meva, Kumru’nun yanına gelip fısıldadı: “Abim geliyor. Çok değişti İstanbul’da. Eskisi gibi değil.Önceden daha iyiydi benimle” Kumru kalbinin hızlı attığını hissetti. Nedenini bilmiyordu. Akşamüstü siyah bir araba konağın kapısından içeri girdi. Kumru avluda tepsi taşıyordu. Başını kaldırdığında arabadan inen adamı gördü. Bozkurt Soylu. Uzun boylu, geniş omuzlu, koyu esmer, yüzü sert ama yakışıklı… Şehirli bir havası vardı. Sakalı hafif kirli, bakışları umursamaz ve kibirliydi. Üzerinde pahalı bir gömlek, bileğinde saat, dudaklarında hafif bir gülümseme… Gününü gün eden bir adamdı belli. Kadınlara alışkın, dünyayı umursamayan bir adam. Kumru’nun kalbi göğsüne sığmadı. İlk defa bir erkeğe böyle baktığını fark etti. Ama Bozkurt… Kumru’ya bakmadı bile. Onun yanından geçip doğrudan ailesine yürüdü. “Hoş geldin oğlum,” dedi Fikriye Hanım. Selmangazi sertçe sarıldı. Meva koşup boynuna atladı. Kumru sadece uzaktan baktı. Ona görünmeyen bir gölge gibi. O gece Kumru müştemilattaki odasına çekildi. Günlüğünü açtı. Ellerinin titrediğini fark etti. “Bugün Bozkurt geldi. Çok yakışıklı… ama bana bakmadı. Zaten bakmaz. Ben kimim ki? Besleme bir kızım. Ama kalbim… kalbim tuhaf attı. Belki de sadece meraktı.” Ama değildi. Ertesi gün Bozkurt konakta rahatça dolaşıyor, kahkahalar atıyor, telefonla konuşuyor, arkadaşlarını arıyordu. Kumru ona uzaktan bakıyor, her hareketini fark ediyor ama görünmemeye çalışıyordu. Bozkurt ise onu sadece hizmetçi kız olarak görüyordu. Bir var, bir yok. Adını bile bilmiyordu. Bozkurt Soylu, aşiretin veliahtıydı. Kumru ise sadece bir besleme. O onu görmedi. Ama Kumru, Bozkurt’u ilk görüşte sevdi.Gün geçtikçe aşık oldu kız adama . Ve o aşk… törelerden daha tehlikeliydi. İstanbul.... İstanbul, geceyi seven şehirlerden biriydi. Ve Bozkurt Soylu, gecenin tam ortasında parlamayı seven adamlardandı. Bozkurt yirmi dört yaşındaydı. Aşiretin veliahtı, zengin bir ağa oğlu, İstanbul’un en pahalı semtlerinde yaşayan bir üniversite öğrencisi… Ama öğrencilik onun için sadece bir unvandı. Geceleri ders kitapları değil, neon ışıkları, lüks kulüpler ve pahalı şaraplar vardı hayatında. Bir gece daha… Nişantaşı’nda pahalı bir kulüp. Bozkurt VIP masada oturuyordu, yanında iki arkadaşı, masada pahalı içkiler. Kadınlar masaya kendileri geliyordu. Uzun saçlı, kırmızı rujlu bir kız Bozkurt’un kulağına eğildi. “Bu gece benimlesin asiret reis ” dedi fısıltıyla. Bozkurt dudaklarını eğdi, alaycı bir gülümseme. “Bakacağız,” dedi soğuk bir sesle. Kadınlar onun gözünde sadece bir gecelik eğlenceydi. Adlarını hatırlamazdı. Sabah olduğunda telefonlarını bile açmazdı. Onunla çıkan kızlar, “Bozkurt Soylu’nun sevgilisi” olmak isterdi. Ama Bozkurt hiçbir zaman kimseyi sevgili yapmazdı. Bir gece Beşiktaş’ta bir daire, başka bir gece Boğaz’da bir yat, ertesi gün kampüste başka bir kız… Her gece farklı bir yüz, farklı bir gülüş, aynı boşluk. Bir kız bir gün ağlayarak sordu: “Benim için ne hissediyorsun?” Bozkurt sigarasını söndürüp camdan Boğaz’a baktı. “Hiçbir şey,siktir git hadi amına koyayım” dedi. “Sen de diğerleri gibisin.” Kız ağlayarak gitti. Bozkurt arkasından bakmadı bile. Bozkurt Soylu’nun adı şehirde duyulmuştu. Zengin, yakışıklı, umursamaz… Kızlar onu “tehlikeli” bulurdu. O ise bu ilgiyi severdi. Çünkü güç buydu. Kalpleri kırmak, iz bırakmadan gitmek, kimseye bağlanmamak. Babası Selmangazi’nin törelerini, aşiret düzenini küçümserdi. “Ben İstanbul adamıyım,” derdi. “Aşiret masalları bana göre değil.” Ama paranın ve gücün nereden geldiğini de çok iyi bilirdi. Bir gece, üniversiteden bir kız onun odasında kalmıştı. Sabah uyandığında Bozkurt yoktu. Sadece masada bir not vardı: “Kapıyı çek, çıkarken.” Kız bunu okuduğunda ağlamıştı. Ama Bozkurt için bu sadece sıradan bir sabahdı. O duygulara inanmıyordu. Aşka inanmıyordu. Kızlara inanmıyordu. İnsanlara güvenmezdi. Çünkü büyürken ona öğretilen tek şey vardı: “Zayıflık gösterirsen seni ezerler.Kızlar kullanılmak içindir . ” Bozkurt, İstanbul’daki hayatını bırakıp Urfa’ya döndüğünde, içinde hiç özlem yoktu. Onun için Urfa, çocukluğunun gölgesi, törelerin zinciri demekti. Ve konakta onu bekleyen Kumru’dan haberi bile yoktu. Kumru’nun masum bakışlarının, onun kalpsiz dünyasını altüst edeceğini bilmiyordu. O kız avcısıydı. O kalp kırandı. Ama bazı kızlar… kalp kırılmaz, kader kırardı. Urfa’ya dönmek Bozkurt için bir zorunluluktu, bir özlem değil. İstanbul’un neon ışıklarını, lüks kulüplerini, özgür gecelerini geride bırakmıştı ama alışkanlıklarını bırakmamıştı. Soylu konağına döndüğünde herkes onu değişmiş sanıyordu. Ama Bozkurt değişmemişti. Sadece mekân değişmişti. Urfa’da Bozkurt Soylu olmak demek, dokunulmaz olmak demekti. Herkes onun kim olduğunu biliyordu. Aşiret ağasının oğlu, zengin, yakışıklı, şehirli… Kızlar ona uzaktan bakar, fısıldaşırdı. Bazıları onun ilgisini çekmek için özellikle önünden geçerdi. Bazıları ise ondan korkardı. Bozkurt bu ilgiyi severdi. İstanbul’da öğrendiği oyunu burada da oynuyordu. Bir akşam Urfa’nın en lüks mekânında, VIP masada oturuyordu. Yanında birkaç aşiret arkadaşının oğlu, masada pahalı içkiler, telefonlar, kahkahalar… Bir kız yanına yaklaştı. Saçları simsiyah, bakışları cesur. “Bozkurt Soylu değil mi? yakından daha da yakışıklısın ! ” dedi. Bozkurt gülümsedi, kibirli bir gülümseme. “Biliyorum ! ” dedi. Kız onunla oturdu. O gece şehirde herkes konuştu: “Bozkurt yine bir kızla görüldü.” Ertesi hafta başka bir kız… Sonra bir diğeri… Urfa küçük bir şehirdi. Ama Bozkurt’un adı büyük dolaşıyordu. Bozkurt, gücünün farkındaydı. Kimse ona hesap soramazdı. Babası Selmangazi’nin gölgesi onu korurdu. Bir kızın ailesi şikâyet etmeye kalktığında, babalar susturulurdu. “Soylu ailesine bulaşılmaz,” derlerdi. Bozkurt bunu biliyor ve bundan hoşlanıyordu. Çünkü dokunulmaz olmak, onu daha da acımasız yapıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD