Aşk, başlangıcı ve sonuydu her şeyin.
Anna perdelerin çekilme sesini duydu, kalın perdelerin çıkardığı hışırtıların ardından odanın içi biraz aydınlandı. Sonra Marylyn’nin ayakkabı tıkırtıları sesi yatağın başına kadar yaklaştı.
“Hanımım?”
Marylyn kızın dağılmış saçlarına baktı. Yer yer kızılların olduğu gür kahverengi saçları bukleler halinde yastığa dağılmıştı, beyaz yüzü yastığa gömülmüştü ve genç hizmetçi kızın yüzünü göremiyordu. Tekrardan seslenirken biraz daha eğilen Marylyn sesini kıza duyurmaya çalışıyordu.
“Hanımım?”
“Beş dakika daha Mary!” diye yakınan Anna’ya gülümseyerek baktı Marylyn. Ona şimdiye dek kimse böyle seslenmemişti. Kızın ismini kısaltmasından hoşlanan Marylyn Anna’nın ne dediğini bile unutmuştu. Kızın doğal halleri karşısında o kadar şaşırıyordu ki! Fakat sonra sabah yemeğinin başlamasına az kalmış olduğu aklına geldi.
“Hanımım, yemek başlayacak.”
Anna gözlerini araladı ve başında dikilen Marylyn’e baktı. “Başka çarem yok değil mi?” diyerek dudak büktü. Marylyn gülümseyerek başını olumsuzca salladı. “O halde kalkalım da yemeğe inelim!” diyerek hızla ayaklanan kız yüzünden irkilen Marylyn hemen toparlanıp kızın giyinmesine yardımcı oldu. Bu sefer yeşil bir elbise çıkarmıştı Marylyn Anna için. Kırmızı elbisenin başına gelenlerden sonra bir daha aynı hataya düşmeyecekti. Ne pahasına olursa olsun hanımıyla yüz göz olmak istemiyordu.
“Renk seçimine hayran kaldım Marylyn!” diyerek gülen genç kıza gülerek karşılık verdi Marylyn. Kızın hazırlanması kısa sürmüştü, fazladan süslenmeye ihtiyacı yoktu zaten.
Anna odasının kapısından çıkarken arkasından ilerleyen Marylyn’e, “Bakalım efendin bu gün nasıl bir olay çıkartacak Mary?” diyerek kıkırdadı.
Gördüğü rüyalar, adama olan hisleri ve lanet olasıca kehanet yüzünden iyice dengesi sarsılmıştı Anna’nın. Kırmızı topraklarına adım attığı anda öleceğini düşünmüştü genç kız oysa şimdi her güne merakla açıyordu gözlerini.
Bir şeylerin temeli atılıyordu ama o bunun farkında değildi. Nefreti ile boğuşurken öyle körleşmişti ki kalbinin tam orta yerinde taht kurmaya başlayan ve yakında kalbinde hüküm sürecek olan adamın kendisini değiştirdiğini göremiyordu.
*
Andrew masaya oturduğunda Anna salona yeni giriyordu. Andrew, babasının gözleriyle ‘kızın sandalyesini çek’ diyen bakışlarına aldırmadan yerine kuruldu. Annesi de ona ters ters bakarken kaşlarını çattı. Andrea ise gülerek omuz silkti ve yerinden neşeyle kalkarak, “Günaydınlar olsun prenses hazretleri,” dedi ardından kızın gülümseyen yüzüne bakıp sandalyesini çekti Anna’nın. Anna yerine oturunca da kızın elini alıp dudaklarına götürdü Andrea, abisinin yan gözlerle izlediğini görüyordu ama buna rağmen bakışlarını kızın gözlerinden çekmiyordu. Zaten genç kızın gözleri öyle derindi ki her dalan boğuluyordu sanki. Her boğulan da buna can atıyordu.
“Sizi çok iyi gördüm leydim, nasılsınız?” diyerek kızın küçük eline bir öpücük konduran Andrea doğrulup yerine geçtiğinde kızın verdiği cevapla kocaman bir kahkaha patlattı.
“Andrea, normalde de bu kadar nazik ve seviyeli misin yoksa bu dengesiz tavırların bana özel mi?”
“Vazgeçtim, kesinlikle formundasın!” diyerek kıza göz kırpan Andrea yemeğini yemeye başladığında bile sırıtıyordu.
“Ha, şunu bileydin,” diyerek masadaki diğer üyelere döndü Anna.
“Günaydın.”
Kral Robert kızın gülümseyen yüzüne ilgiyle baktı. Kızın gülümsemesi de en az güzelliği kadar ilgi çekiciydi. “Günaydın,” diyerek kıza karşılık verdiğinde sesinin titrememiş olmasına şükretti Kral Robert, onun neden seçilmiş olabileceğini tahmin edebiliyordu. Öylesine masum ve güzeldi ki…
Katherina da kocasıyla aynı fikirdeydi. Kızın yüzünü gören hiç kimse bir daha nefreti düşünemezdi. Kötü fikirleri görüntüsüyle yok eden bir güzellikti. Öldürücü bir güzellik! Kız iyileştikçe, kendi yerini benimsedikçe rahatlıyor ve normal tavırlar sergiliyordu. Kız uyum sağlıyordu ama oğulları öyle değildi. Resmen kızı görmezden geliyordu Andrew onlara göre. Fakat hiç kimse bilmiyordu, Andrew kızı çok umursuyordu hatta öyle umursuyordu ki geceleri kızın odasına sızıp kızı uykusunda ayartıyordu.
“Çok iyi görünüyorsun Anna, şifacılar açık havanın iyi geleceğini söylediler, daha fazla dışarı çıkabilirsin, diye düşünüyorum,” diyerek kızı konuşmaya teşvik etmeye çalıştı Katherina. Anna ise o anlarda yanında oturan adamın kokusunda yüzüyordu. Onun kaba tavırlarına bir yandan sinir olurken nasıl olur da her şeye rağmen tüm ilgisini ona yöneltebiliyordu, bunun cevabını bulamıyordu bir türlü Anna. Adam resmen onu görmemezlikten geliyordu. Rüyalarına o kadar alışmıştı ki adamın uzaklığı onu üzüyordu. Bunu kabul etmek istemese de durum böyleydi. Özellikle talim esnasındaki öpücükten sonra bir şeylerin değişeceğini düşünmüştü.
‘Sen yıllarca bir sss gibi yetiştirildin. Topraklarının ilk kadın askerisin, kudretin ve asaletin senin vazgeçilmezin. Ama bir erkek karşısında nasıl olur da bu kadar iradesiz olabilirsin?’
‘Tanrı aşkına! Her şey benim suçummuş gibi konuşma! O da zırt pırt beni öpüyor!’
‘Adamı bilerek kışkırttığını inkar mı ediyorsun?’
Anna’nın iç sesine bile verecek cevabı yoktu bir de onun yanıtını bekleyen Kraliçe Katherina vardı.
“Anna, iyi misin?”
Katherina alamadığı yanıttan sonra kızın derin bir şekilde dalmasını yanlış yorumlamıştı. Anna da bunu fark edince hemen yanıtladı.
“Dalmışım, üzgünüm. Elbette açık havaya çıkmak çok hoşuma gider, eve kapanmaya alışık değilim.”
Andrew kendini tutmaya çalışıyordu. Konuşmaya katılmayarak kendini dizginlemeye çalışıyordu ama bu çabasında başarısız oldu.
“Geldiğin yerde sanki nereye kapanıyordun ki başka?”
Çatalını yemeğine batırırken başını kaldırmamaya özen gösteriyordu çünkü tüm delici bakışları bedeninde hissediyordu. Bir tek onun kıpırdamadığını fark etti. Kendisine dönüp bakmıyordu bile. Kızın uykusunda onu nasıl öptüğünü bilmese gerçekten kendisini umursamadığını düşünecekti ama Andrew Anna’nın onu rüyasında gördüğünü kızın ağzından duymuştu. Ona karşı bir sıfır öndeydi.
“Sabah savaş sanatı adı verilen özel ders ile bütün bedenimi ısıtıyor, ondan sonra at talimi ile savaş sanatı dersinin hareketlerini at üzerinde yapıyor, öğleden sonra tarlada çalışıyor ve akşamüstü de labirentimde kitap okuyordum. Akşamları da piyona dersimi aldıktan sonra kalan beş saatimi uyuyarak geçiriyordum.”
Anna burnunu havaya dikerek bir günlük rutinini anlatırken herkesin şaşırdığının farkındaydı. Yemeğe geç gelip masaya kral ve kraliçe gibi oturan Estela ile Salvatore bile şaşkındı.
Andrew’un ise içtiği meyve suyu boğazında kalmıştı. Boğulurcasına öksürmeye başladığında babasının uzattığı peçeteyi ağzına tuttu ve kıza dönerek kızın ciddi olup olmadığını test etti.
“Anna, aslında çok boş vaktin varmış,” diyen Andrea’ya kuşkuyla bakan Anna genç adamın ne yumurtlayacağını deli gibi merak ediyordu. Andrew’un umursamaz tavırlarını bozabildiği için keyfi yerindeydi.
“Bence o beş saatlik zaman diliminde de aritmetik veya geometriyle doldurabilirdin,” diyerek kahkaha attı Andrea.
“İyi de ben onları on altı yaşımda halletmiştim,” diyerek Andrea’ya cevap veren genç kız masumca gözlerini açtı. Andrea’nın da o anlarda içtiği su boğazında kalınca sinsice sırıttı Anna. Katherina kahkaha atarak kıza göz kırptı.
“Lanet olsun, sen kaç yaşındasın?” diye haykıran Andrew’a yine masumca cevap verdi Anna. “23.”
“Bu kadar çok şeyin eğitimini hangi ara aldın?”
Anna eline geçen fırsatı en iyi şekilde değerlendirdi.
“Neden? Siz çocukken masal mı dinliyordunuz?”
Andrew hiddetle onun gözlerine bakarken kızın soktuğu lafın acısını yaşayamadan kız tekrar atağa geçti.
“Siz belli ki bir düğüne hazırlanmışsınız ama ben tamamen bir savaş için eğitildim.”
“Elbette ben de savaş için eğitildim!”
“Sorun nedir öyleyse?” diyerek adamı aptal durumuna düşüren Anna yine ateşle oynuyordu. Kral ve Kraliçe de durumu fark edip araya girdiklerinde ortamdaki tatlı muhabbet sınırları bozulmamış oldu.
“Ciddi bir eğitim almışsın, görüyorum ki bayağı kalifiyelisin Anna, tebrik ederim,” diyen Kral’a ‘teşekkür’ eden gözlerle baktı genç kız.
Andrew ise kızın kendisini aptal durumuna düşürmesine ölümüne sinir olmuştu bir de üstüne masanın karşısından kendisine pişmiş kelle gibi sırıtan Andrea vardı. Masanın altından kardeşinin ayağına bir tekme geçiren Andrew, Andrea’nın buruşan suratıyla birazcık tatmin olmuştu ama hala sinirliydi. Elindeki peçeteyi sıkıp durmaktan vazgeçti ve peçeteyle dudaklarını silip masadan kalktı.
“İzninizle çalışma odasına çekilmek istiyorum.”
Katherina oğlunun bu sefer kaçmasına izin vermedi, “Andrew öğlen vakti Anna’ya bahçemizi gezdirmeni istiyorum.”
Anna yavaşça azalan konuşmalar yüzünden ilgisini tabağına yöneltmişti fakat Katherina’nın söylediklerinden sonra başını hızla Kraliçe’ye çevirdi. Andrew da sertçe annesine döndüğünde Kraliçe’nin emreden bakışları karşısında başka çaresinin olmadığını anladı.
“Pekala,” diyerek arkasını dönecekti ki bu sefer Salvatore konuştu.
“Öğleden sonra da bizim yanımıza geleceksiniz.”
“O nedenmiş?” diyerek itiraz eden Andrew’a bıyık altından gülümsedi Salvatore.
“Size masal anlatacağız!”
‘Cehennem ol bunak!’ diye haykıran bakışlarını Salvatore’un gözlerine diken Andrew, “İlgimizi çekebilecek misin ihtiyar?” diyerek meydan okudu.
“Çocukken dinlediklerinden farklı olacağının sözünü verebilirim,” dedi Salvatore. ‘Benimle aşık atamazsın,’ bakışlarını direkt Andrew’un gözlerine dikti.
Anna ise bu meydan okumayı takip dahi etmedi. Merakla Estela’nın gözlerine baktı. Kadın kendisine o kadar derin bakıyordu ki gerçekten ne konuşacaklarını çok merak etmişti.
‘Kim bilir ne yumurtlayacaksınız!’ diye düşünürken neler öğrenebileceğini düşünüyordu. Anna’ya göre hayatı mahvolmuştu, daha ne öğrenebileceğini tahmin edemiyordu ama merakının önüne de geçemiyordu.
“Pekala,” diyerek yanıtını tekrarlayan Andrew ile dikkati dağılan genç kız salon camına yansıyan genç adamın görüntüsüne ilgiyle baktı.
‘Heyecanlanmana gerek yok, az önce kışkırttığın gibi yalnız kalınca da kışkırtırsan adamı, gerçek bir öpücük alabilirsin ondan.’
‘Kendi sürtüklüğünü bana mal etme,’ diye yanıt verdi iç sesine genç kız.
‘Göreceğiz!’
‘Resmen deliriyorum!’
Kendi düşüncelerine gülümseyen Anna yemeğini yemeye devam etti ve yemekten sonra hazırlanmak için odasına çıktı.
*
Andrew önündeki kağıtlara boş gözlerle bakıyordu. Kendini dün geceden ve önceki günden alamıyordu. Anna ile öpüşmeleri aklında çıkmıyordu. Kızın kokusu, tadı, sıcak teni ve gözleri aklında çıkmıyordu. Nasıl bir büyüydü onlarınki? Neden önüne geçemiyorlardı?
Andrew elini sarı saçlarına daldırıp onları çekerek geriye yatırdı. İnatla alnına dökülen perçemlerini dudaklarıyla yukarıya üfleyerek havalandırdı. Sıkıntıyla iç geçirip başını ellerine yasladı.
“Ne yapacağım ben?”
Andrew kendi kendine sorduğu soruya elbette bir cevap beklemiyordu. Bu yüzden Andrea’nın sesini duyunca başını hızla kaldırdı.
“Anna’yı bolca seveceksin başka bir şey yapmana gerek yok.”
Andrew kardeşinin yüzündeki gülümsemeye hınçla baktı. Onun Anna’ya dokunan elini kırmamak için zor dururken Andrea’nın karşısına dikilip kendisine akıl vermesine katlanamıyordu. İçindeki duyguları yansıtmamak için başını çalışma odasındaki büyük camlara çevirdi. Gökyüzündeki maviliği izledi bir süre. Henüz güneşi görememişlerdi, gökyüzü hala griydi ama yavaşça etrafa yayılan mavilik insanlara umut veriyordu.
“Bu kadar büyütülecek bir olay değil abi! Kıza hayran olduğunu görebiliyoruz.”
Andrew sinirle kasıldı. “Kes sesini!”
Andrea abisinin neden sinirli olduğunu çözememişti. “Anna’yı gezdirmek zorunda olduğun için mi sinirlisin?” Andrew elbette bu sebepten dolayı sinirli değildi. Kızı gezdirmek için can attığı için sinirliydi. Ondan uzak kalamadığı için… Bir de Andrea’nın kızın etrafında pervane olmasına.
Andrea ise abisinin sessizliğini kendince yorumlayıp, “Eğer istemiyorsan Anna’yı ben gezdiririm,” dedi.
Andrew bu taleple oturduğu yerden hızla fırladı. Öyle hızlı davranmıştı ki oturduğu koltuk gıcırdayarak birkaç santim geriye kaymıştı.
“Gerek yok!”
Andrea abisinin değişen ruh halini takip etmekte zorlanıyordu ama bu ona zevk veriyordu. Abisinin kıvranmasından zevk alıyordu. Bu yüzden hiç kendini dizginleme gereği duymadan devam etti.
“Yok, bence sen yeterince meşgulsün ben ilgilenirim Anna ile.”
Andrew’un sinirden kararan yüzüne bir de şimşekler çakan gözleri eklenmişti.
“Andera, onunla bu kadar samimi olmanı istemiyorum!”
“Nasıl yani?”
“Ona iyi davranma!”
“O ne demek?”
Andrea çatılmış kaşları ile inatla abisinin üzerine gidiyordu.
‘Ona benden daha fazla yakın olmak demek!’
“Bence sen beni anladın,” diyerek kardeşini susturmayı denedi Andrew ama çenesi açılan Andrea olunca bu biraz zordu tabi.
“Sen beni kıskanıyor musun yoksa?”
Andrea biraz daha ortamı kızıştırırsa kavga edeceklerini bildiğinden konuyu saptırmaya çalıştı fakat doğru yöne saptığından bihaber olduğundan abisinin daha fazla sinirlenmesini şaşkınlıkla izledi.
“Saçmalama!”
Andrew deyim yerindeyse yeri göğü inletmişti. Sonra hıncını alamamış bir de masaya yumruk indirmişti. “Ne diyorsam onu yapacaksın!”
Andrea ağzını açıp cevap verecekken Andrew bir kere daha bağırdı. “Tek bir söz daha duymak istemiyorum!”
Sonrasında odayı yıldırım hızıyla terk eden Andrew’un gittiği yön ise Anna’nın odasıydı.
*
“Hanımım bence bu elbiseyi giymelisiniz, hem rengi de güzel.”
Anna odasına döndüğünde, öğleyin Andrew ile bahçede gezintiye çıkacağı haberi Marylyn’e ulaşmıştı bile. Kız kendisinden fazla heyecanlıydı. Aslında Anna o anlarda dünya üzerindeki en heyecanlı kişiydi ama bunu çaktırmamak için kırk takla atıyordu. Yatağın çaprazında duran koltuğa oturmuş çenesini de bir eline yaslayarak Marylyn’i takip ediyordu. Sesinin titrememesine dikkat ederek kızı yanıtladığında Marylyn elbise seçmeyi bıraktı.
“Bence üstümdeki yeşil elbise güzel, sen bunun üstüne bir şal versen yeterli.”
Marylyn kızın emrine uyarak bir şal çıkaracakken eline gelen kırmızı pelerinle kıza döndü ve Anna’nın yanıt vermesine fırsat tanımadan hızla arkasını dönüp pelerini dolabın en kuytu köşesine fırlattı. Kendi klanının rengine ihanet ediyor gibi hissediyordu ama bu Anna ile burun buruna gelmekten iyiydi genç hizmetçiye göre.
Anna ise hizmetçisinin tepkisine sırıttı. Yavaş yavaş herkes yola geliyordu. ‘Bir de O, yola gelse! Marylyn siyah bir şal çıkarıp ayağa kalkan kızın omuzlarına örttü. Çekmeceden çıkardığı bir broşla da göğüs oluğunun üstünde şalı birleştirdi. Böylelikle koyu yeşil elbisenin üstüne geçirilen şal ile kızın hafifçe açık bırakılmış gerdanı daha dikkat çekici bir hal aldı. Beyaz teninde parlayan broş ile tüm dikkat kızın taze bedenine çekiliyordu. Marylyn sadece basit bir şal ve sıradan bir broş ile kızın duruşundaki değişime baktı. Eserini inceleyen sanatçı gibi gözleri parlıyordu genç hizmetçinin.
“Hanımım, şimdiye dek böyle bir güzellik görmedim.”
“Abartma Mary,” diyerek kıza gülümsedi ama yanakları yine de utandığını haykırırcasına kızardı. ‘Toy genç kızlar gibi davranıyorsun Anna!’
“Saçlarınıza bir şeyler yapayım mı?”
“Hayır, dağınık kalsınlar, böyle rahatım,” diyerek tekrardan koltuğuna oturup Andrew’un gelmesini bekledi. Heyecandan kalbi o kadar hızlı atıyordu ki adeta kalp atışları birbirleri ile yarışıyordu. Dikkatini dağıtmak için etrafa saçılan kıyafetleri toparlamaya başlayan Marylyn’i izledi bir süre.
“Marylyn, benim yanımda getirdiğim eşyaların bunlar olduğunu emin misin? Elindeki kıyafetleri hiç görmemiştim.”
“Hayır, hanımım, sizin eşyalarınız da dolapta ama bu kıyafetler o yaşlı çift tarafından hazırlandı, ayrıca mavi renkteki tüm eşyalarınız efendi Andrew tarafından yok edildi.”
Anna ilgiyle Marylyn’i dinlerken kızın gittikçe kısılan sesiyle hızlıca söylediği şeyleri başta anlamadı. Sonra tekrar düşünüp kızın ne dediğini kavrayınca ince kaşları çatıldı.
“Ne dedin?”
Sorusuna yanıt vermeyip eşyaları toplamaya devam eden Marylyn’e tekrardan sorusunu yöneltti Anna. “Sana ne dediğini sordum Marylyn!”
“Efendi Andrew mavi kıyafetlerinizi alıkoydu.”
“Adi pislik!”
Marylyn genç kızın ağzından çıkan sözlerle gözlerini kocaman açtı. Bu sözleri Andrew’un duyduğunu düşünmek bile istemiyordu.
“İblis!” diye tıslayan kızı kocaman gözleriyle izlerken genç kızın ayaklanıp odada volta atmasını ise tedirginlikle takip etmeye çalıştı. Bazen çenesini tutamıyordu ve başına böyle belalar alıyordu Marylyn. Fakat Anna belanın şekil değiştirmiş hali gibiydi, hiçbir türüne benzemiyordu.
“Onu öldüreceğim! Evet, evet!” diyerek saçlarını savurdu Anna.
Marylyn sadece mavi kıyafetlerin Andrew tarafından alındığını söylemişti. Kıyafetlerin başına ne geldiğini kimse bilmiyordu. Andrew tüm kıyafetleri doyasıya koklayıp kendi odasındaki anahtarlı sandığa kilitlemişti. Bazen açıp kıza olan arzusunu bastırmaya çalışıyordu. Şimdi o kıyafetlerin yanına bir de kızın kılıç talimi dersinde amfi sahada unuttuğu şalı eklenmişti.
Bunların hiçbirini bilmeyen Anna sinirlerine hakim olmaya çalışarak dakikalarca volta attıktan sonra nihayet Andrew gelmişti. Kapıyı tıklatıldığında Anna doğruca kapıya yürüdü ve sertçe kapıyı açtı. İçindeki tüm hınç, öfke, nefret ve hiddet genç adamın yüzünü görünce dindi. Bu öyle bir şeydi ki Anna Andrew’u gördüğünde içinde dolup taşan yoğun duygulardan ötürü adını bile unutacak seviyeye geliyordu. Bu yüzden gerilen yüz hatları ifadesizleştiğinde mimiklerindeki her harekete dikkat etmeye çalıştı. Suratını asmayı başardığında adam da, “Hazırsanız çıkalım,” diyerek kolunu genç kıza uzatmıştı. Anna yanıt vermeyerek kapıdan çıktı fakat adamın koluna girmeden yürümeye başladığında Andrew’un tepesinde olan sinirleri bir kademe daha yükseldi. Kızın arkasından yetişip kolunu serçe çektiğinde Anna’dan acı dolu bir inleme yükseldi. Kızın canı yanmıştı fakat bu umurunda bile değildi Andrew’un. ‘Belki birazcık pişman olmuş olabilirim,’ diye fısıldayan iç sesine aldırmadan kızın kolunu kendi koluna yerleştirdi. “Emirlerime karşı gelirsen çok kötü şeyler olur,”
“Gerçekten mi? Ne yaparsın? Kıyafetlerimi mi saklarsın?”
Andrew kızın öğrendiğini anlayınca onu daha da sinir etmek için, “Onları saklamadım, yaktım!” dedi.
Anna, Andrew’u görünce belki bir süreliğini ona olan sinirini unutmuş olabilirdi ama adamın son söylediklerinden sonra hiddetle parlayan gözlerinden alevler fışkırmaya başlamıştı.
“Ne yaptım dedin?” diye tısladığında Andrew bir elini kalçasına koyup ona tepeden baktı.
“Onları yaktım, tek tek yok ettim!”
“Yalan söylüyorsun!” diyerek bağıran Anna’yı o andan sonra kimse sakinleştiremezdi. Bu saygısızlığı hazmedebileceğini sanmıyordu genç kız. Adama olan arzusu bile bunun önüne geçemezdi. Öfke, anlık bir hissin insanı sürüklediği yanlış bir yoldu. Anna o yola farkında olmadan saparken sonuçlarının ne olacağını hesap edebilecek bilinçte değildi o anda.
“Onları yaktım diyorum sana!” diye gürledi Andrew. Gürültüler üzerine odadan çıkan Marylyn’nin karşılaşmak istediği manzara kesinlikle bu değildi. Korkuyla yerinde mıhlanıp kalırken kattaki öteki hizmetliler de sessizliğe gömülmüşlerdi.
Anna üzerindeki sessizliği atıp içinden ne geliyorsa dışına attı. “Senden nefret ediyorum! Adi pislik! Bu yaptığın saygısızlığın bedelini ödeyeceksin! Lanet olasıca! Elbiselerimi yok etmenin bedelini ödeyeceksin!”
Anna’nın hem sinirdin hem öfkeden hem de üzüntüden gözleri dolmuştu. Adamın gözünde birazcık bile değeri yoktu ki genç adam onun kıyafetlerini istediği gibi yok edebiliyordu. Onun tavrı yüzünden tepesine çıkan hizmetçiler ve askerler de cabasıydı. Arkasında kimsenin desteğini hissetmediği bu yabancı topraklarda yaşadıkları onu yıpratıyordu. Hatta içten içe öldürüyordu onu bu yaşananlar. Sinir krizinin eşiğine gelen genç kız adamın göğsünü yumruklamaya başladığında Andrew kızın kendinden geçtiğini hala fark edememişti.
“Seni öldüreceğim! Seni pislik şeytan! Adi, şerefsiz!”
Anna her kelimede adamın göğsünün farklı noktalarına yumruklar indiriyordu. Kızın kollarını yakalamaya çalışan Anrew’un da ağzı boş durmuyordu elbette.
“Ne yapabilirsin? Hiçbir şey! Burası benim topraklarım ve burada benim sözüm geçer!”
Kızın ellerini nihayet yakalayabilen Andrew, Anna’nın gözlerinden bir pınar gibi akan gözyaşlarına baktı. Kızla göz göze geldiğinde ise içinde yükselen öfkenin yerini endişe aldı. Anna ona bir düşmana bakar gibi bakıyordu. Genç kızın gözlerinde parlayan nefret ile Andrew’un içi buz kesti. Göz göze gelene kadar en az Anna kadar sinirli olan Andrew’un öfkesi ne yazık ki çok geç dinmişti.
“Senden nefret ediyorum,” diye nefes nefese fısıldayan Anna ağladığının farkında değildi. Genç adamın şaşkınlığından yararlanıp ellerini ondan kurtardığında bu kez daha yüksek sesle, tüm kalenin duyabileceği bir şekilde, “Senden de, klanından da, seninle ilgili olan her şeyden de nefret ediyorum!” diye haykırdı.
Gökyüzünde çakan şimşekler ve gök gürlemeleriyle Anna’nın bakışları birleşince ortaya çok korkunç bir manzara çıkmıştı, Marylyn korkuyla hanımına bakarken öteki hizmetçilerin kaçtığını görmedi bile. Andrew ise kızın adeta gökyüzüne hükmeden sesiyle korkarak kızı izliyordu. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu genç adam.
“Sakin ol,” diye fısıldadı. Bir şeyler ters gidiyordu ve bunun kızla ilgili olduğunu anlamak güç değildi Andrew’a göre.
“Senden ölümüne nefret ediyorum McNight!” diyerek tekrardan haykırdığında gökyüzü ikiye ayrılacak gibi gürledi ve çakan şimşekler tüm dünyayı aydınlatmıştı sanki.
Anna içinde çağlayan öfkenin önüne geçemiyordu. İki eli de yumruk olmuştu ve iki yanında sımsıkı bir şekilde duruyordu. Dudakları dümdüz bir çizgi haline gelmişti, yanakları öfkeden kızarmıştı ve hala gözyaşları akan mavi gözleri nefretle parlıyordu. İçinde biriken yoğun his ile iki elini de havaya kaldırdı ve gözlerini kapattı. Gök gürlemeleri artarken “Her yer olsun mavi!” diye tısladı. İçindeki o yoğun ısıyı dışarı atmaya çalışarak ellerini sıktı ve tüm kaleyi aklında hayal etmeye çalıştı. Tüm çalışanları, askerleri, koltukları, tabakları, örtüleri, yastıkları, kıyafetleri, vazoları, her şeyi…
Andrew kızın fısıldamasıyla etrafta her şeyin maviye boyandığını görünce kızın ne yapmaya çalıştığını anladı. “Dur!” diye bağırdı. Fakat kız derin bir uykuya dalmış gibi ayakta dikiliyor ellerini de havada yumruk yapmaya devam ediyordu.
Kız gözlerini açtığında kaledeki tüm nesnelerin rengi değişmişti. Andrew etrafta bu kadar çok mavi görmeye alışkın değildi ve kızın nefretle gülümseyen yüzünü de sevmemişti.
“Senin cezan bu McNight, sonsuza kadar bana mahkum olduğun gibi rengime de mahkumsun! Kiminle dans ettiğini öğrenene kadar nefret ettiğin rengi her yerde göreceksin!”
Anna hınçla arkasını döndü ve odasının kapısına kadar ulaşamadan şalını çekiştirip attı, şaldan kopup fırlayan broş Andrew’un ayaklarının ucuna kadar sürüklendi ve adamın ayaklarının dibinde durdu. Odasına girip kapıyı sertçe kapatan Anna sayesinde Marylyn ve Andrew koridorda kalmıştı.
Şiddetle başlayıp aynı şiddetle devam eden yağmur, gök gürültüleri ve şimşekler tüm halkı şaşırtmıştı. Genç kız Kırmızı topraklarına adım attığından beri her iki klanının topraklarında da yağmur yağmamıştı. Yavaşça her şeyin düzeleceğini sanan insanlar tekrardan başlayan yağmur ile umutsuzluğa kapıldılar.
Estela ve Salvatore sinirle odalarında volta atarken nasıl olur da bir adım ilerleyip iki adım gerilediklerini çözmeye çalışıyorlardı.
Andrew eğilip ayaklarının dibinde duran broşu aldı ve kendi odasına gidip kapıyı Anna gibi sertçe kapattı. Anna yan odadan gelen kapı sesini de kırılma sesini de duymamıştı. Hıçkırarak ağlarken dünya sanki durmuştu.