Bölüm 6

3069 Words
Anna, Marylyn tarafından uyandırıldığında hava çoktan kararmıştı. Anna o kadar derin uyumuştu ki uyandığında vücudu yeterince dinçti. Kendini çok iyi hissediyordu. Gündüz hava almak vücuduna iyi gelmiş olmalıydı. ‘Ya da bir öpücükle düzelmişsindir…’ diyen iç sesine aldırmadan odadaki çeşmede elini yüzünü yıkadı. “Hanımım, Kraliçe Katherina bu akşam yemeğe katılmanızı istiyor, eğer iyi hissediyorsanız giymeniz için elbise çıkaracağım.” Anna elindeki havluya baktı bir müddet. Kaç gündür odasında yiyordu ve açıkçası sıkılmıştı. Madem Kırmızı Klanının topraklarına mahkum olmuştu birazcık açılmaktan zarar gelmezdi. Odasında hiç konuşmayan bir hizmetçiyle sıkıntıdan patlıyordu. Kendisine beklentiyle bakan kıza dönünce hiç düşünmeden yanıtladı, “Peki o halde, akşam yemeğine katılabilirim, bugün daha iyiyim,” diyerek kızın elbise seçmesine izin verdi. Kendisi de o arada nefret ettiği korselerden birini giydi ve arkasındaki kurdeleleri açık bırakarak kızın yatağa bıraktığı elbiseye baktı. Marylyn efendisi Andrew’un isteği üzerine kırmızı bir elbise seçmişti kıza. Akşam yemeği fikri de Andrew’undu zaten. Herkes ona ayak uyduruyordu. Fakat Anna elbisenin rengini görünce sinirlenmemek için kendini zor tuttu. Kızın ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Ama kimse ona kül yutturamazdı. Sakince hizmetçisinin önüne gidip arkasını döndü, “Korsemi bağlar mısın Marylyn?” diye sorduğunda da sesi gayet sakindi. Genç hizmetçi kızın elbiseyi görünce hiçbir tepki vermemesine şaşırdı. Belki de o kadar inatçı ve cadı bir kız değildi. Fakat o kadar çok şey duymuştu ki Mavi Klan hakkında, kızın her hareketinde bir bit yeniği arıyordu ve kızdan ölümüne korkuyordu. Küçük hizmetçinin titreyen ellerini hisseden Anna ise birden arkasını döndü ve genç kızın korkudan sararan yüzüne dehşet içinde baktı. “Tanrı aşkına Marylyn, hasta mısın yoksa? Bu ne titreme böyle?” Genç kız sararmakla kalmamıştı, aynı zamanda gözleri de dolmuştu. Anna ise hiçbir şey anlamıyordu. Kendisi hastayken Marylyn ve Katherina etrafında dört dönmüşlerdi ve yeterince ilgili, aynı zamanda şefkatliydiler. Kızın şimdiye dek böyle tepkiler vermediğini gözlemlediğinden kızın hasta olduğunu düşündü Anna. “Marylyn, neyin var?” diye sordu tekrardan Anna fakat Marylyn ağlamaya başlamıştı. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Marylyn, Anna tamamen şaşkın bir yüz ifadesi ile kızın derdini öğrenmeye çalışıyordu. Marylyn yere çöküp kızın eteklerine kapandığında Anna ne yapacağını şaşırdı. “Lütfen hanımım, lütfen! Beni öldürmeyin!” Anna kızın eteklerine yapışan ellerini tuttu ve onu yerden kaldırdı. Fakat Marylyn korkarak ellerini çekti ve kızdan uzaklaştı. Anna, kızın kendisinden korktuğunu nihayet anladığında iliklerine kadar buz kesti. Şimdiye dek hiçbir hizmetkarından böyle bir tepki almamıştı. Hiçbir çalışan ya da halkından hiç kimse onun karşısında korkudan ağlamamıştı. Bu yüzden “Kendine gel Marylyn,” diye fısıldadı. Fakat Marylyn aksine daha da yüksek sesle ağlamaya başladı. Anna tekrardan kızın ellerini tuttu ve bu sefer biraz sıkarak kızın dikkatini çekmeye çalıştı. “Marylyn, beni iki gündür tanıyorsun sadece, seni kıracak bir hareketim oldu mu sürede?” Marylyn hıçkırarak başını salladı, “Hayır,” diye fısıldadığında burnunu çekmeye başlamıştı. “Peki, seni incitecek bir darbe aldın mı benden?” “I-ıh,” diye yanıtladı bu sefer kız onu. Yavaş yavaş sakinleşmeye başlayan kıza daha uzun sorular yöneltti Anna. “O halde neden böyle bir tepki verdin, niye böyle davranıyorsun?” Marylyn’nin tekrardan dolan gözlerine lanet okudu Anna. “Marylyn, ben vahşi bir insan mıyım? Sana zarar mı verdim?” Anna kızın başkaları tarafından korkutulduğunu anlamıştı. Marylyn cevap veremiyordu. Anna sinirden bembeyaz olan suratının üstünde yıldız gibi parlayan gözlerini iki ince çizgi olacak şekilde kısıp, “Marylyn, ne duydun da böylesine korktun? Lanet olasıca bana cevap ver hemen!” diye bağırdı. Marylyn sinirlenen kıza tekrardan korkuyla baktı ve titreyerek anlatmaya başladı. “Şimdiye dek hep kötü şeyler duyduk klanınız hakkında, hanımım, siz hizmetçilerinizi öldürüp onların kanlarında banyo yapıyormuşsunuz, onlara işkence çektirmekten hoşlanıyormuşsunuz…” Anna sırtında sallanan korsesinin ipleri ve yarı çıplak bedeni ile yatağa oturdu, ardından o kadar yüksek sesle kahkaha atmaya başladı ki Marylyn söylediği şeyleri tekrardan düşündü. ‘Belki de delidir, beyimiz deli bir kadınla evlenmek zorunda olduğu için kızgındır belki de,’ diye düşünen küçük hizmetçiye gözleri yaşarana dek güldü Anna. Nihayet kendine geldiğinde hıçkırmaya başlamıştı. Hizmetçinin kendisine endişeyle bakan gözlerine baktı ve, “Bana bir bardak su verir misin Marylyn?” diye sordu kibarca. Marylyn hemen berjerin üstündeki sürahiden bir bardak su doldurdu Anna için. Tabi suyu genç kıza uzatırken elleri titriyordu ama elinden bir şey gelmiyordu. Hiçbir hizmetçi onun oda görevlisi olmak istememişti. Küçükler korkularından büyükler ise Mavi Klanından olmasından ötürü istememişlerdi genç kızı. Aralarında en sessizi Marylyn olduğundan görevi zorla genç kıza kabul ettirmişlerdi. Şimdi suyu uzatan eli titrerken sakince yatağında oturan genç kızı inceliyordu Marylyn. Anna suyunu içtikten sonra uzun uzun soluklandı ve tekrardan bakışlarını hala korkuyla titreyen genç kıza çevirdi. “Bak, Marylyn, hayatım boyunca kimseyi incitmedim, benim yanımda kimsenin kılına bile zarar gelmedi, hiçbir zaman hizmetimi gören insanları aşağılamadım, ben geldiğim topraklarda tarlalarda bile çalışan bir insandım,” diye kendini ifade etmeye çalıştı Anna. Ne kadar başarılı olduğunu görmek için kızının gözlerine dikkatle baktı. Kızın yavaşça titremeyi kesen bedeniyle doğru yolda olduğunu anladı. “Ayrıca ben çok kan görmeye dayanamam. Küçükken önümde bir asker öldürülmüştü çünkü asker bana saldıracaktı. O günden beri kan gördüğümde içim dışıma çıkıyor.” Marylyn’nin göz bebekleri kocaman olmuştu. “Yani eğer kan tutmasaydı belki kanda banyo yapma fikri mantıklı olabilirdi,” diye ekledi Anna. Genç kızın tekrardan sararan suratına baktı ve kocaman bir kahkaha daha patlattı. Marylyn kızın kendisi ile dalga geçtiğini anlayınca rahatladı. “Lütfen abuk subuk şeylere inanıp kendini korkutma Marylyn, en nefret ettiğim şey dedikodudur ayrıca, bunu da bilesin, burada olduğum süre boyunca bir daha böyle bir olay yaşansın istemiyorum. Sana asla zarar vermem ve senin kanında banyo etmem, anlaşıldı mı?” Marylyn kızın kendisini böylesine ciddiye alıp açıklama yapmasını hayranlıkla izledi. Bütün korkuları dinmişti genç kızın. Ayrıca yaptığı şeyden de utanmıştı. Kız o kadar güzel ve masum duruyordu ki şöminenin alevleri altında adeta melek gibi parlıyordu. Mavi gözleri anlayışla dolmuştu, kahverengi saçlarında ateşten pırıltılar oynaşıyordu. İyileşme belirtileri gösteren yüzü sağlıklı bir şekilde parlıyordu. Marylyn’nin ona hayran kalmaktan başka çaresi yoktu. Kızı görüp de büyülenmeyecek insan yok denecek kadar azdı. Ama Marylyn yalanlara inandığı için kızın masumluğunu fark edemeyecek kadar korkmuştu. Şimdi, onun kendisini sakinleştiren sözleri üzerine utanıp başını önüne eğdi.  “Hanımım, ben ne kadar özür dilesem az, lütfen affedin beni!” Anna yataktan kalktı ve çıplak sırtını kıza döndü. “Benden bir daha özür dileme, kapatalım bu konuyu, geldiğimden beri beni en çok bir Andrea bir de sen böyle güldürdün, asıl benim sana teşekkür etmem lazım,” diyerek şöminede yanan odunlara baktı. Dalgınca alevleri izlerken kız işini bitirmiş hatta saçlarına da dağınık bir şekil vermişti. Ardından yataktaki elbiseyi üstüne giymesine yardımcı olmuştu. Anna odadan çıkmadan önce hizmetçinin meraklı bakışları altında elbisenin üstünde yoğunlaştı ve elbiseyi maviye çevirdi. Marylyn’den çıkan, “İnanmıyorum!” nidasına somurtarak karşılık verdi. Odadan çıktıklarında Marylyn’nin eşliğinde önce sol kanattaki merdivenlerden aşağıya indiler sonra da koridor boyu yürüdüler. Tavandaki mumlu avize sayesinde her taraf aydınlıktı, Anna evi inceleme fırsatı yakalamıştı nihayet. Koridorun sonundaki büyük salona girdiğinde herkesin yemek masasına oturmuş olduğunu fark etti. Marylyn sessizce yanından çekildiğinde kendisi ortada kalmıştı. Katherina onun geldiğini görüp kızı masaya çağırana kadar Anna etrafı inceledi. “Anna, çok iyi görünüyorsun,” diyerek ayaklanan Katherina’ya, “Rahatsız olmayın,” diyerek masaya yaklaştı. Gündüz, asker talimi sırasında masada oturan adamla yaşadığı o dakikalardan sonra kimsenin yüzüne bile bakmak istemiyordu. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordu ama en iyisinin hiçbir şey olmamış gibi davranmak olduğuna karar verip yemeğe indiğinden kibar bir tavır takınmıştı. Yerinden kalkan Andrea abisinin yanındaki boş sandalyeyi kibarca çekti. Andrew kıza dönüp bakmak istemiyordu. Bu yüzden tüm kabalığını kullanarak yemek yemeye devam etti. Kral McNight oğluna ters ters bakarken masaya kibarca oturan geç kıza döndü. Kız gerçekten sağlıklı gözüküyordu, buna sevinmişti Kral. “Lütfen şöyle buyurun Prenses hazretleri,” diyerek kızın oturmasını bekleyen Andrea genç kıza bir de göz kırpınca Anna gülümseyerek genç adamın çektiği sandalyeye oturdu. Andrea reverans yaparak kızın karşısındaki yerini aldığında Andrew burun deliklerinden içeri sızan kesif gül kokusunda yüzmeye başlamıştı bile.  “Bu akşam, gerçekten çok iyi görünüyorsun Anna,” Kral McNigt’ın sözleri üzerine, “Teşekkürler,” diye yanıt verdi Anna. Ne kaba davranmak geliyordu içinde ne de çok samimi olmak. Masada oturan iki kişiye çevirdiğinde gözlerini düşündüğü tek şey ‘kehanetin canı cehenneme’ idi ama Estela ve Salvatore ile göz göze gelince bu sözünü geri aldı. İki bunak sanki düşüncelerini okumuşlar gibi gözlerini dikip kendisine bakarken kötü söz etmeye bile hakkı olmadığını düşünüyordu. ‘Tanrı aşkına, zaten neye hakkım var ki?’ Ortada Anna’nın sağlığı ile ilgili birkaç cümle daha dolaştı ardından herkes yemeğine devam etti fakat o esnada Anna hala kendisine servis açılmasını bekliyordu. Andrew kızın kıpırdamadığını hissedince ilgiyle ona döndü. Kızın üstündeki mavi elbiseyi görünce dudaklarında oluşmak isteyen gülümsemeyi zor engelledi sonra kızın önüne baktı, kıza yemek servisi açılmamıştı. Aynı anda Katherina da durumu fark etti. Andrew arkalarında dikilen hizmetçiye dönüp, “Rosaline, Prenses Anna’ya ne zaman servis açmayı düşünüyorsunuz? Gelecek yıl mı?” diye sordu. Rosaline tiksintiyle kıza bakarken efendisinden duyduğu sözlerle kızarıp önüne döndü. Fakat hala hareket etmiyordu. “Rosaline! Neyi bekliyorsun?” diye biraz daha yüksek sesle sorduğunda Andrew’un sinirden boynundaki bir damar atmaya başlamıştı bile. “O sizin masanızda yemek yemeyi hak etmiyor,” deme cesaretini gösteren hizmetçiye herkes şaşkınlıkla baktı. Yirmi yaşındaki genç kız Kırmızı topraklarındaki her kadın gibi Andrew’a hayrandı. Bu yüzden Rosaline’e göre Anna’nın o masada oturması büyük bir haksızlık ve küstahlıktı. Fakat bunları dile getirecek kadar cesaretli olduğundan kendisi de haberdar değildi. Kızın sözleri üzerine ayaklanan Andrew’un arkasından Andrea ve Kral McNight da ayaağa kalkmıştı. Andrew Anna’ya laf edebilirdi, ona işkence çektirebilirdi ama bunu sadece ve sadece kendisi yapabilirdi. Bir başkasının Anna’ya karşı olan hareketi çileden çıkmasına yeterdi. Bunu fark edemeyecek kadar sinirliydi tabi o anlarda. “Sen ne dediğini sanıyorsun lanet olasıca?” diye kükreyen Andrew’a doğru başını kaldıran Anna, yaşadığı şeylere inanamıyordu. Önce askerler, sonra Marylyn ve sonra da Rosaline. Herkes onu aşağılıyordu, kimse onu insan yerine koymuyordu. Üzülmek istemiyordu. Kimsenin saygısına ve sevgisine ihtiyacı yoktu ama kendi topraklarında yaşamak varken kehanet denen lanet yüzünden bunları yaşıyor olmak genç kıza ağır geliyordu. Onun da bir gururu vardı. Kırmızı topraklarına adım attığı günden beri ruhunu satmış bir yaratık gibi kendi benliğinden apayrı biri olarak yaşıyordu. Ama tüm bunlar biraz fazlaydı. “Ben, ben öyle demek istemedim,” Titremeye başlayan genç kızın korkusunu görmezden gelip kızın dibinde bitti Andrew, “Haddini bilmez! Bu ne küstahlık!” diye bağırdı. Kral McNight ve Andrea hızla Andrew’un yanına gittiklerinde hizmetçinin bakışları Anna’yı buldu. Anna genç kıza bakarken kızın gözlerinde gördüğü yoğun nefret ile çarpıldı. ‘Lanet olasıca her şeye zorlanan benken milletin bu kadar çok derdi olmasını, nefreti olmasını anlamıyorum!’ diye haykırıyordu içten içe genç kız. Andrew kızın sanki hiçbir şey olmamış gibi Anna’ya nefretle bakması üzerine kendini dizginlemeyi bıraktı. “Kovuldun Rosaline!” Rosaline genç adama hızla döndüğünde elleri de hızla eteğinin önündeki önlüğü kavramıştı. Kral McNight ve Andera da kıpırtısız bir şekilde olanları izliyorlardı. Gözleri dolan Rosaline önce Kral’a döndü fakat onun gözünde de sinirden başka bir şey göremedi, sonra hala masada oturan Kraliçe’sine döndü onun da bakışlarında kınayıcı bir ifade vardı. Son bir şans ile gözlerini prens Andrea’ya çevirdi fakat onun bakışları da Kral ve Kraliçe’nin bakışlarından farklı değildi. ‘Tanrım yardım et!’ diye dualar etmeye başladığında Andrew bir kere daha gürledi. “Ne dediğimi duydun Rosaline! Hemen şimdi, kalemi terk et!” Andrew’a gözleri dolu dolu baktı Rosaline. Hemen ardından yanaklarına doğru yuvarlanan yaşlara aldırmadan konuşmaya başladı. “Lütfen affedin efendim! Öyle demek istemedim! Akşamın bu vaktinde nereye gidebilirim? Bağışlayın!” Anna bir kez daha kendisi yüzünden yaşanan bu gerginliği daha fazla kaldıramayacağını düşünüp yerinden kalktı ve genç kızın yanına aynı zamanda Andrew’un yanına kadar gitti. Ayrıca genç bir kızın kendisi yüzünden sokakta kalmasına da müsaade edemezdi. “Bu saatte genç bir kızı sokağa atamazsın,” diyerek araya girdi. Andrew kızın yaklaştığını yoğunlaşan gül kokusundan bile anlayabiliyordu. Kızın yanına gelip söylediği sözlere ise şaşırmadan edemedi, buna rağmen yine tüm kabalığını kullanarak kızı püskürttü. “Siz bu işe karışmayın leydim.” Anna gündüz yaşadıkları yakınlığa güvenmemesi gerektiğini biliyordu ama adamın kendisine daha da soğuk davranacağını düşünmemişti. Bunun verdiği sinirle adamın huyuna gitmektense aksine dikine giderek içindeki hıncı atmayı denedi. “Genç bir kızı bu saatte sokağa atmanıza izin veremem, başına her şey gelebilir!” “Andrew, Anna haklı oğlum. Rosaline için başka bir ceza düşünebilirsin ama bu saatte onu gönderemezsin,” diye kıza hak veren annesine ters ters bakıp yanında duran masum güzelliğe döndü Andrew. “Az önce sana terbiyesizlik eden genç kızın akıbetini bu kadar düşünmeniz gözlerimi yaşarttı leydim, onurunuzu düşünerek hatta ettim, affınıza sığınıyorum!” diye gürleyerek salonu terk eden Andrew’un arkasından sinirle baktı Anna. Rosaline karşısında gelişen olayları korkarak izliyordu özellikle Anna’nın sinirle bakan gözlerinin odağı olduğunda kaçacak delik aradı fakat kızın gözleri engin bir deniz gibiydi. Gözlerini kaçırmak şöyle dursun kirpiklerini bile kırpıştıramıyordu. “Bana yapılan her türlü hakareti sessizce sineye çekiyorum diye kendimi ezdireceğimi düşünüyorsan Rosaline şimdiden söyleyeyim bir dahaki yanlışında seni kapı dışarı etmekle kalmam, dünyaya geldiğine de pişman ederim. Şimdi git bu yaşadıklarını aşağıdakilere de anlat, dedikodu yapmayı unutmamışsındır diye düşünüyorum,” diyerek çenesiyle az önce Andrew’un çıkıp gittiği kapıyı gösterdi. Rosaline kovulmadığına sevinsin mi üzülsün mü bilemedi ama prenses Anna’nın yüce bir kişiliği olduğunu korkunç bir tecrübeyle öğrenmiş oldu. Kızın gözlerindeki bakışlar, duruşundaki asalet, sözlerindeki olgunluk ve güzelliğindeki masumluk Rosaline’i büyülemişti. Sanki kıza düşman olmak dünya üzerindeki en büyük günahtı ve Rosaline o günahın en büyüğünü az önce kıza hakaret ederek defterine yazmıştı. Kızın önünde eğilerek, “Lütfen beni affedin, efendim. Saygısızlığımı telafi edeceğim,” diyerek salondan koşar adımlarla uzaklaştı genç hizmetçi. Anna kızın arkasından derin bir nefes verdi ve omuzlarını düşürdü. Yemek iştahı kaçmıştı. Arkasında ona hayran gözlerle bakan Kral, Kraliçe ve Andrea’ya dönüp, “İzninizle odama çekilmek istiyorum,” diyerek reverans yaptı. “Asla, yemeğini yemeden masadan kalkamazsın, yeni yeni iyileşiyorsun zaten!” diyerek kendisine karşı çıkan Kraliçe’ye, “O halde izninizle bu gece de odamda yemek istiyorum,” diyerek kimsenin karşı çıkmasına fırsat tanımadan salondan çıktı. Katherina üzgünce kaşlarını çatıp tabağına döndüğünde Kral Robert da kaşlarını çatmıştı. Andrea’nın bile iştahı kaçmıştı. Yemeklerini iştahla yiyen Estela ve Salvatore’un çatal bıçak tıkırtılarından başka ses kalmamıştı salonda. * Andrew salondan çıktıktan sonra bir müddet koridorda beklemiş ve Anna’nın ne yapacağını öğrenmek istemişti. Kızın kendinden emin çıkan sesiyle hizmetçiye söylediği sözler üzerine onunla gurur duydu. Çünkü Anna Andrew’un kadınıydı ve kendini ezdirmemeliydi. ‘Ne kadın ama? Elini bile süremiyorsun!’ diye fısıldayan içindeki şeytana en içten küfürlerini yollayıp bahçeye çıktı. Buz gibi havada etrafı sarmış sisten hiçbir yeri göremese de uzaklara baktı. Düşüncelerini kimin süslediği çok belliydi. Anna’nın uzun bukle bukle saçları, masmavi gözleri, kıpkırmızı dudakları, sinirlenince kızaran yanakları, sivri dili… sabah talim esnasında tattığı dili… * Anna, odasında yemeğini yedikten sonra Marylyn yardımı ile elbisesini çıkardı ve geceliğini giydi. Marylyn kızdaki sessizliği fark etmişti. Kızın saçlarındaki tokaları çıkarırken zaman zaman saçlarını fazla çekebilen Marylyn, Anna’nın hiç tepki göstermemesinin akşam yemeğinde yaşananlardan kaynaklı olduğunu biliyordu. O da oradaydı, bir köşede Anna’nın yemeğini bitirmesini bekliyordu. Ayrıca hizmetçilerin katında dedikodu kazanları kaynamaya başlamıştı bile. Kız düşünceli bir şekilde yatağına uzanınca, “Mumları söndürüp, çıkabilirsin Marylyn,” dedi ve kıza gidebileceğini kibar bir şekilde ifade etti. “İyi geceler efendim,” diyerek tüm mumları söndüren genç kız Anna’ya üzgün gözlerle baktı. Bir an için Anna’nın yerinde olduğunu düşündü Marylyn, ‘Tanrım, sen hepimize yardım et!’ diye dualar etti sonra. Hiç kimse Anna’nın yerinde olmak istemezdi. * Marylyn, Anna’nın odasından çıkarken Andrea ile karşılaştı. Genç adam kıza bakmadan direkt Anna’nın odasına bakarak, “Prenses uyudu mu?” diye sordu. “Uyudular, efendim,” yanıtını alan Andrea kaşlarını çatarak odasının yolunu tuttu. Herkesi yıpratan bir süreçten geçiyorlardı ama Andrea inanıyordu, her şey bittiğinde abisi de Anna da çok mutlu olacaktı. Birlikte! * Andrew gece yarısı olduğunda odasının olduğu kata çıktı. Kendi odasının yanındaki kapıya baktı. Yapmaması gerektiğini biliyordu ama gece kız uyuduktan sonra onun odasına girip kızı kontrol etmek onda alışkanlık olacak gibiydi. Kızın gideceğini düşünmüyordu fakat bu fikir yine de onu ölümüne korkutuyordu. Çünkü kabul etmek istemese de ondan hoşlanıyordu ve onun varlığına hemen alışmıştı. Kızın odasının önünde bir müddet oyalandıktan sonra kapının baskısına uzandı. Sonra elini hızla geri çekti, ‘Bir kere baksam ne olacak ki?’ diye düşünerek kapının koluna tekrardan uzandı ve gıcırdamasın diye yavaşça açtı kapıyı. İçerisi çok karanlıktı fakat gece tamamen Kırmızı Klanının topraklarına çöktüğünde sis dağıldığından ayın ışığı odayı aydınlatmaya yetmişti. Kızı ay ışığında gördüğünde olduğu yerde kaldı genç adam. Kapıdan elini çekip içeri adım attığında beynini kapının dışında bırakmıştı. Kızın başucuna kadar sessizce geldi ve onun kokusu burnuna dolduğunda kendini unuttu. Anna beyaz çarşafların üzerinde öylesine masumca uyuyordu ki Andrew gördüğünün hayal olduğunu düşünmeye başlamıştı. Kızın kahverengi tonlarındaki saçları yastığa yayılmıştı, uzun kirpikleri ay ışığında yanaklarına gölgeler düşürmüştü. Dolgun kırmızı dudakları çekici bir şekilde kıvrılmıştı, yine bir elini yastığın yanına koymuş, ötekini göğsünün üstüne atmıştı. Andrew manzara karşısında iradesini koruyabileceğini sanmıyordu. Kızın dibine kadar girip yatağın yanında diz çöktü. Kızın saçlarına parmaklarının ucuyla dokundu, yumuşak saç telleri parmaklarını okşuyordu. Kızın sıcaktan pembeleşmiş yanaklarına dokundu sonra, işaret parmağının tersiyle kızın çenesine kadar indi. Kendini tutamadan dudaklarına tırpanan parmaklarına ‘dur’ demesi gerekiyordu ama ne mümkün! Kızın cayır cayır yanan dudaklarında duraklayan parmaklarını çekti Andrew ve kendini tutamadan dudaklarını kızın sıcak dudaklarına bastırdı! Kızın kokusunu içine çekerek dudaklarını kıpırdatan Andrew nasıl duracağını düşünmek istemiyordu. Dudakları hafifçe kızın yanaklarına kaydığında Anna huylandığı için kıpırdanmaya başladı ve gözlerini kırpıştırarak açtı. Andrew, Anna’nın hala burnunun dibindeyken kızın gözlerini açmasını heyecanla izledi. Ne geri çekilebiliyor ne de daha fazla yaklaşabiliyordu. Anna, Andrew ile göz göze gelince yine bir başka rüyada olduğunu düşündü. Gece gündüz ne zaman uyusa rüyasında Andrew’u görüyordu. Buna yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. “Bu bir rüya mı?” diye fısıldadı. Andrew hiç düşünmeden başını sallayarak onu yanıtladı, kızın da dediği gibi o anlar bir rüyaydı ve Andrew konuşarak bu rüyayı bozmak istemiyordu. Adam burnunun dibindeydi ve ona alev alev yanan gözleriyle bakarken Anna adama doğru başını tamamen çevirdi ve dudaklarını adama uzattı. Andrew kızın açık davetinin şaşkınlığını yaşayamadan kızın dudaklarına heyecanla kapandığında dünya durmuştu sanki. Anna sağ elini kaldırıp adamın yanağına dokundu sonra eli yavaşça adamın ensesindeki saçlara ulaştı. Onu kendisine çekerken Andrew da dudaklarını aralamıştı. Dudakları Andrew’un sıcak dudakları arasında ezilip, emilip, çekiştirilirken nefes nefese kalmıştı. Öteki rüyalarına oranla daha gerçekçi ve uzun süreliydi bu seferki. Dudakları ayrıldığında adamın yeşil gözleriyle buluştu mavileri. Eli tekrardan yatağa düşerken kendisinden uzaklaşan adama özlemle baktı. Andrew uzanıp kızın göz kapaklarına öpücükler kondurdu ve kızın gözlerinin yavaşça kapanmasını sağladı. Tekrardan dudaklarına eğildi kızın, küçük bir öpücük de dudaklarına bırakıp yataktan uzaklaştı ve odayı hızla terk etti. Anna gözlerini hiç açmadan dudaklarına dokundu. Adamın kokusu hala burnundayken uyuyakaldı. * Andrew ise bütün gece gözünü bile kırpamamıştı. Uykusuzluktan sabaha karşı yatağında sızdığında hala öpücüğün etkisindeydi. Kızın kendisini sunuşunu, kendisine korkusuzca dokunuşunu hatırladıkça heyecanlanan bedeni derin bir uykuya daldığında gün yeni yeni ağarmaya başlamıştı.  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD