Bölüm 4

4412 Words
Rüyasında at sürüyordu. Ucu bucağı olmayan bir arazide nereye gittiğini bilmeden son süratı atını hızlandırıyordu. Beyaz atın üstünde mavi pelerini parlıyordu. Saçları arkasına doğru savrulurken pelerini de uçuşuyordu. Beyaz at kişneyerek durduğunda bakışlarını karşısında duran ata çevirdi. Kendisinin bindiği gibi beyaz bir attı. Üstüne kırmızı peleriniyle oturan ise O’ydu. Ona gülümseyerek bakıyordu. Gözlerinde duygu yoğunluğu kızı etkiledi. Genç adam elini kaldırıp ona uzattı. Kız da kalbi hızla çarparak elini adamın eline bıraktığında içinin ısındığını hissetti. “Daima,” diyerek elini sıkıca tutan adama gülümsedi genç kız. Genç adamı hiç bekletmeden yanıtladı o da. “Daima.” * Kulaklarına dolan ‘Gözleriyle buluşunca gözlerin, O olacak senin kaderin,’ sesi ile sıçrayarak daldığı uykudan uyandı Anna. At arabasının hala hareket ettiğin fark etti. Ay ışığı arabanın içini aydınlatıyordu. Karşısındaki koltuklara baktığında Andrea’nın abisinin omuzunda uyuduğunu fark etti. Fakat Andrew’a dönen gözleri korkuyla titreşti. Andrew kızı izlemeyi hiç kesmemişti. Gözlerini ondan alamıyordu ki, sanki bir büyü ile ona mühürlenmişti. Kızın uykusunda elini sıkması, başını sallaması ile onun kabus gördüğünü anlamıştı. Kıza eğilip saçlarını okşadığında daha fazlası için bedeninin yandığını anlayınca geri çekildi. Sadece kızı rahatlatmak için okşadığı saçlar o kadar yumuşaktı ki hepsini okşamak istemesine engel olamıyordu. Sinirlice geri çekildiğinde kız da sıçrayarak yerinde doğruldu ve önce dışarıya sonra da kendisine baktı. Uyuduğunu düşünüp kendisini uyanık görünce kızın korktuğunu gözlerindeki titreşimden anladı. Anna ise hemen gözlerini kaçırmıştı. O yeşil gözleri nereden hatırladığını bulmaya çalışarak koltuğun arkasına yaslandı. Adamın hala kendisini izlediğinin farkındaydı. Saçlarını geriye savurup terleyen alnını sildi. Üstüne örtülen örtüyü bacaklarına çekti ve dışarıya bakıp düşünmeye başladı. Farkında olmadan kolyesini tuttuğunda o anı hatırladı. Kolyesini çıkarmadığı halde çektiği acıyı, ardından o gözleri görmüştü. Adamın gözlerini görmüştü. Heyecanla Andrew’a döndüğünde adamın merakla kendisini izlediğini gördü. Hiçbir şey söylemeden boynundaki kolyeyi çıkardı, anında vücuduna saplanan acıyla iki büklüm oldu ve birkaç saniye içinde o gözleri gördü. Onun gözleriydi. “Kolyeni tak hemen!” diye haykıran sesi duyduğu anda düşündeki adamın yüzünü de görebildi. Gözler onundu ama yüz ona ait değildi. Andrew’a benzeyen bir adamın gözlerine bakıyordu. Kimdi o? Birden boynundan geçirilen kolye ile acısı geçti ve kendine geldi. “Ne yaptığını sanıyorsun sen? Lanet olasıca!” “Sana da oluyor mu? Kolyeyi çıkardığında canın acıyor mu?” diye sorduğunda tek istediği sorularına yanıt almaktı Anna’nın. “Sadece ben çıkardığımda değil fark ettiğime göre sen çıkardığında da ikimizin canı acıyor.” Anna merakla kolyesine eğildi, “Nasıl bir şeysin sen?” diye fısıldadı. Kendine hakim olamayarak Andrew’a dönüp konuştu. “İki üç gün önce kolyemi çıkarmadığım halde canım çok yandı, sonra birden görüşüm bulanıklaştı ve bir çift yeşil göz gördüm.” Andrew bağırış çağırışla uyanan kardeşinin de merakla kızı izlediğini görünce daha da dikkat kesildi. “Aynı sizin gözlerinize benziyordu, yeşildi.” Andrew da sessizliğini bozdu. “Sinirle kolyemi çıkarmıştım fakat senin de acı çektiğini bilmiyordum, yalnız tuhaf olan şey acı ile birlikte gelen bir çift mavi gözdü, daha önce hiç böyle olmamıştı.” Anna aynı şeyleri yaşamış olmaktan ötürü ilgiyle Andrew’a bakıyordu. “Peki şimdi niye çıkardın kolyeni? Acı çekmekten hoşlanıyor musun?” diye araya giren Andrea’ya döndü Anna. “Bilmiyorum, yeşil gözleri nereden hatırladığımı düşünüyordum sonra kolyemi tuttuğumu fark ettim ve geçen yaşadığım şey aklıma gelince de denemek için çıkardım. Öyle bir acı vücuduma saplanıyor ki zevk için çıkarmaya değmeyecek kadar kötü.” “Kesinlikle,” diyerek ona katıldığını belli etti Andrew. “Peki yine gördün mü abimin gözlerini?” Anna olumsuzca başını sallayıp yanıt verdi. “Gördüğüm gözler abine ait değildi, daha net gördüm bu sefer, yüzü aynıydı, bakışları, gözleri aynıydı ama o değildi.” Andrew kızın kendisinden ‘o’ diye bahsetmesine sinir oldu. Bundan hoşlanmadı. Andrea ile gayet normal konuşabilirken kendisine dönünce ‘siz’ diyordu. Şimdilik bu durumu es geçip kıza odaklandı. “Her şey bittiğinde delirmiş olacağım diye düşünüyorum,” diyen kıza içten bir şekilde güldü Andrew. Andrea da kıza gülünce Anna’nın dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi. Araba, yolculuğun başındakinden daha sıcak bir sohbete şahitlik ediyordu.   3 GÜN SONRA Anna, üç gün süren yolculuktan sonra tamamen tükenmişti. Hem maddi hem manevi yönden bitik hissediyordu. Aynı araba içinde hoşlanmak istemediği bir adama karşı filizlenen duyguları ile mücadele etmek onu çok yormuştu. Zaman zaman Andrea’nın sohbetleri ile içinde bulunduğu durumdan kurtulsa da gecenin karanlığı çöküp ay yükseldiğinde aklına doluşan düşünceler onu uykusuz bırakmıştı. Andrew da ondan farksız değildi. Kızı bir tek uyurken doyasıya izleyebiliyordu. Kıza o kadar çok çekiliyordu ki duygularına söz geçirmek mümkün değildi artık. Kızın saçlarından, vücudundan yayılan gül kokusu onu mahvediyordu. Yolculuk esnasında bir sefer kızın kokusunda öylesine mest olmuştu ki kızın uyuduğu koltuğun yanına çökerek kızın saçlarını koklamış ve orada, kızın başucunda uyuyakalmıştı. Sabah Andrea’nın onu dürtüklemesiyle zorla uyanmış, tutulan vücudu yüzünden kalan yolculuğu acı içinde geçirmişti. Bir de kardeşinin takılmaları vardı tabi. “Ahbap, şimdiden sürükleniyorsun!” “Kes sesini Andrea!” Andera ise durumundan hiç şikayetçi değildi. Kehanet falan da umurunda değildi, savaş olmadan, kan dökülmeden bu işin çözülmesine sevinmişti. Belki başta abisinin zorla evlendiriliyor oluşu onu çok sinirlendirmiş olabilirdi ama o da Anna’yı görene kadardı. Kız, kendi açısından tam abisine göreydi. Birazcık zorlayınca hoş sohbeti vardı, fazlasıyla güzeldi. Zaten onların aralarını yapmasına gerek yoktu ki, abisi uyuyunca kız onu izliyor, kız uyuyunca abisi onu izliyordu. Hatta kızın dibinde uyumayı bile göze almış bir abisi vardı. Bu iş çok uzun sürmeyecekti.   Andrea kendi topraklarına vardıklarında gözlerini çiçeği burnunda çifte çevirdi. İkisinin de uyuduğunu görünce sinsice sırıttı. “Tam seyirlik bir kehanet bunların ki…” diye fısıldadığında tekrardan dışarıyı izlemeye koyuldu. * Araba durunca gözlerini araladı. Yerinden doğrulduğunda sızlayan bedeni yüzünden suratı acıyla kasıldı. Saçlarını arkasına atıp dışarıya baktı. Hava yine bulutluydu ama daha beyaz bulutlar kaplamıştı gökyüzünü. Gittikçe aydınlanan gökyüzü ile anlıyorlardı zaten kehanetin çözülmelerini. Anna ensesini ovuşturarak karşısında omuz omuza uyuyan kardeşlere baktı. Fakat gözleri her ne kadar istemese de yine Andrew’a kaymıştı. Araba birden durunca ikisi de aniden uyandı. Anna’nın bakışları Andrew’un yeşil gözleriyle kesişince telaşla bakışlarını kaçırdı. Kapı bir kez tıklanıp açıldı ve Kral McNight göründü kapının ardından. “Geldik.” Anna’nın bakışları buz gibi oldu. İçeriye dolan sabah ayazından değildi ürpermesi. Tüm gerçekler tokat gibi çarpmıştı yüzüne. Kırmızı Klanının topraklarındaydı. Andrea ve Andrew kızı umursamadan arabadan indiklerinde Kral, kızın yüzüne bakıyordu. Robert McNight, gelini olan kıza nasıl yaklaşması gerektiğini bilmiyordu. Onun için elbette üzülüyordu. Nefretini yenecek kadar çok şey yaşamıştı. Bir halkı yönetmek kolay değildi, kehanet yüzünden çektikleri kolay değildi. Yaşadığı hayat onu törpülemişti. Bu yüzden karşısında nefretle kasılan yüze baktı ve içi şefkatle doldu. Buz gibi olan mavi gözlerine anlayışla baktı. Daha toy bir genç kızdı Kral’ın gözünde Anna. Andrew da arkasını dönünce arabadan inmeyen kıza baktı. Andrea da durmuş izliyordu. Kral McNight kıza elini uzattı. Hiç kızı olmamıştı ama artık vardı. Karşısındaki kız kabul etmese de oğluna aşık olacaktı. Bunu üç günlük yolculuğun molalarında anlamıştı. İkisi de birbirine ilgiyle bakıyordu. Bu yüzden Anna’yı kızı gibi benimseme başlamıştı. Zaten bunun için hazırdı. Kıza nasıl yaklaşması gerektiğini bilmiyor olabilirdi ama içgüdülerine güvenebilirdi. Kıza bir baba gibi yaklaşması yeterli olacaktı. Anna ise kendisine uzatılan ele baktı. Adamın bakışlarında öyle derin bir merhamet vardı ki ona güvenebileceğini düşündü Anna fakat sonra Kralın hangi topraklara ait olduğunu hatırladı. Üstündeki pelerinin armasına bakması yeterdi. “Hadi, gel, yardım edeyim?” diyen adamı umursamadı bu yüzden. İçinde taşan nefretle elbisesinin altını topladı ve yere atladı. Hiç hoş bir davranış değildi. Kral üzüntüyle kaşlarını indirdi. Andrew ise kızın tavrı karşısında sinirlerine hakim olamadı. Kalenin kapılarını ardına kadar açıp bahçeye koşan annesini görmeden kızın üstüne yürüdü. Andrea kendisine koşan annesine doğru yöneldi ve kollarını kocaman açtı. Kral McNight ise üstünü başını düzelten kızın tepesinde zebani gibi dikilen oğluna baktı. Anna da başında duran adamın farkındaydı. Zaten onu bir mil uzaktan bile fark edebilirdi. Andrew kızın kendisini görmezden gelmesine katlanamıyordu. Yorgundu, sinirliydi ve kızın babasına olan tavrı ile tamamen çıldırmıştı. Yaşlı Estela ve Salvatore ise merakla çifti izliyordu. Salvatore, “Kızı incitecek,” diye fısıldadığında Andrew da bağırmaya başlamıştı. “Yüzüme bak!” Katherina ve Robert kızın başında inatla dikilen oğullarının yanına gittiler. Arabalar ahıra alınmıştı, kapıda dizili olan askerler dışında bahçede kimse yoktu. Sabah ayazı ve sis yüzünden etraf fazlasıyla beyazdı. Andrew’un kükremesi bütün kalede yankılanmıştı. Anna ise bütün hareketlerini kesmiş, kollarını iki yanına bırakmış bir şekilde dikiliyordu. Gözleri inatla yerdeydi. Adam burnunun dibine kadar girmişti ama o tepki vermiyordu. Andrew sinirle kızın kollarına asılınca annesi ve babası yanlarına gelip müdahale etmeye kalkıştılar. “Sana yüzüme bak dedim lanet olası!” Annesi koluna asılınca onu itekledi, babasının “Andrew, kendine gel!” çağrısını yanıtsız bıraktı. Kız kollarında ölü gibi dururken sinirleri tamamen kopmuştu. Onu “Yüzüme bak!” diye sarsarken de kendinde değildi artık. Andrew kızın inadı karşısında pes etti, nefesini sertçe dışarı vererek kızı itti ve kızın bu beklenmedik hareketi karşısında yere düşmesini zevkle izledi. Fakat kız yine başını kaldırmamıştı. Saçları yüzünü kapatmış, yere düşmenin etkisiyle kanayan ellerini üstüne silmişti genç kız. Hırsla onun hizasına eğildi ve konuşmaya başladı. “Bir daha Kral’ına, Kraliçe’ne saygısızlık ettiğini görürsem, seni kehanete bırakmam kendi ellerimle öldürürüm!” Anna nihayet tepki verebilmişti ama o anda söylenebilecek en kötü şeyi söylemişti. “Onlar benim Kral’ım ve Kraliçe’m değiller!” Andrew kızın nefretle parlayan gözlerine baktı ve söylediklerinin intikamını almak ister gibi uzanıp kızın saçlarını eline doladı. Acıyla inleyen kızın yüzün kendine çekti ve “Sen benimsin artık, hiçbir güç bunu değiştiremez ve sen Kırmızı Klanının malısın, onlar da senin Kralı’n ve Kraliçe’n, bunu aklına soksan iyi olur sürtük!” diye tısladı kızın dudaklarına doğru. “Oğlum yeter! Kendine gel artık!” Annesinin haykırışından sonra Andrew ayaklanmış ve hızlı adımlarla yanlarından uzaklaşmıştı. Andrea ise şok içinde kaleye giren abisinin arkasından bakakalmıştı. Yolculuk boyunca düşündüğü şeyler bir toz bulutu gibi dağılmıştı. Kızın yerde bitkin bir şekilde oturmasına daha fazla seyirci kalamayan Katherina ise ona eğilmişti. Aynı anda kızın ayağa kalkma çabasının sonuçsuz kalmasıyla hemen genç kızın koluna girmişti. Anna’nın artık dayanacak gücü kalmamıştı. Ona yardım edenin kim olduğunu göremiyordu. Elleri kanıyordu, saçları acıyordu ve başı çok kötü ağrıyordu. Yavaş adımlarla kaleye yürürken sendeledi. “Robert, yardım et!” Genç kızın öteki koluna da Kral McNight girince Andrea da arkalarından sessizce yürümüştü. * “Sana bu odayı ayarladık, yan oda da Andrew’un. Bu sabahki tavrı için onun adına özür dilerim. Hiç böyle yapmazdı, biraz dinlenince kendisine geleceğinden eminim. Banyonu hemen hazırlatıyorum, özel hizmetçini de yolluyorum. Bir sıkıntın olursa bana söyleyebilirsin, lütfen kendi evinde gibi rahat ol.” Anna sessizce kadını dinlemişti ama son sözünden sonra alaylı bakışlarını kadının gözlerine çevirdi. ‘Cidden kendi evim gibi mi?’ diyen gözleri ile kadına istenen gönderiyi yollamıştı. “O halde ben seni yalnız bırakayım,” diyerek omuzlarını düşürüp kapıya yönelen kadını ne diye durdurduğunu bilmiyordu Anna. Kısık bir sesle, “Teşekkür ederim,” dediğinde Katherina anında arkasına dönmüştü ve kocaman gülümseyerek kızın yanına geri gelmişti. Katherina, Anna’nın güzelliğinden fazlasıyla etkilenmişti. Kızı yerden kaldırıp odasına getirene kadar yüzünü tamamen görememişti ama odaya vardıklarında ilk kez yüz yüze gelince hayranlıkla kıza bakakalmıştı. Yorgunluktan beyazlamış yüzünde yıldız gibi parlayan mavi gözleriyle ve kıpkırmızı dudaklarıyla güzelliğin boyut değiştirmiş hali gibiydi. Küçük yüzü, sivri çenesi ve inatla kalkan burnu ise kızın güzelliğine güzellik katmıştı. Kahverengi saçları bukle bukle çevresini bir pelerin gibi sararken kız melek kadar güzel görünüyordu Katherina’nın gözünde. Kehanet olmasa arayıp bulamazdı oğlu için böyle güzel bir kızı belki de. Hep bir kızı olmasını isteyen Katherina için Anna bir hediye gibiydi. Gözü kehaneti falan görmüyordu. Zaten bu gerçekle açmıştı dünyaya gözlerini yaşlı kadın. Kızın kendisine kötü davranacağını biliyordu ama yine de ‘teşekkür’ etmesini o kadar hoş bulmuştu ki yine kendini tutamadan kızın yanına gitmişti. Anna’nın ne tepki vereceğini bilmeden kızın omuzlarına ellerini koyup onun gözlerinin içine baktı. “Ne hissettiğini anlayamam belki ama annen ve babanın ne hissettiğini anlayabilirim. Sana asla kötü davranılmayacak burada. Düşmanlık bitecek, her şey yoluna girdiğinde hep beraber mutlu olacağız. Lütfen yalnız hissettiğinde içine kapanma, bana gel. Eminim benim yerimde annen olsaydı o da aynı şeyleri söylerdi karşısında duran senin gibi güzel bir kıza, çünkü sen masumsun ve o kadar değerlisin ki…” Anna kadının gittikçe kısılan ses konunu duymaz olduğunda anladı ağladığını. Uzun zamandır ilk kez ağladığı için farkına varması güç olmuştu. Kadının sıcak kucaklaması ile de hıçkırmaya başladı. Anna Williams’tan geriye hiçbir şey kalmamıştı işte. Kırmızı Klanının topraklarına adım attığından beri kendisi değildi artık. Kadının kendisini yavaşça çekip yatağa oturtmasına izin verdi. Sonra da saatlerce kadının omuzunda ağladı, uykuya daldığında bile hıçkırıkları kesilmemişti. Katherina Anna’nın saçlarını okşayarak kızın huzurlu bir uykuya kavuşması için bir saat daha kızın başında bekledi. Sonra üstüne kalın bir battaniye örtüp odadan sessizce çıktı. * Robert üstünü kuralarken odaya giren karısı ile elindeki havluyu kenara atıp karısına yöneldi. Onu kolları arasına alıp dudaklarına uzun bir öpücük bıraktıktan sonra tüm kaygılarına geri döndü. “Ne yaptın?” Katherina sıkıntılı bakışlarla anlattı.   “Kız bir saat boyunca ağladı, sonra da uyudu.” Endişeyle kaşlarını çatan kocasının alnına eline uzatıp işaret parmağı ile kaşlarını düzeltti Katherina. “Her şey yoluna girecek.” “Onlar için öyle çok korkuyorum ki, birbirleri için tehlike arz etmeleri dışında, dışarıdan da tehlike altında olmaları beni yoruyor. Biran önce birbirlerine alışmaları lazım…” Katherina cevap vermeden kocasının dudaklarına uzandı ve en iyi yöntemiyle hayatını adadığı adamı kaygılarından uzaklaştırdı. * Andrew duşunu almış ve yorgun bedenini yatağa atmıştı. Islak saçlarını gerginlikten yolarcasına çekerken aklında sabahki davranışı vardı. Kızı çok hırpalamıştı. Nasıl telafi edeceğinden çok neden yaptığını düşünüyordu. Kızın, babasına olan tavrı çok da asi değildi. Yolculuk boyunca da en az sabahki kadar soğuk davranışlarla hepsini terslemişti. Ama zaten sorun da buydu. O bütün yolculuk boyunca arzuları ile mücadele ederken kızın kendisine yine soğuk davranması bardağı taşıran son damla olmuştu.  “Ahh!” diye hırlayarak saçlarını daha çok çekti. Kendini böyle cezalandırıyordu belki de. Dayanamayıp yatağından kalktı ve odasından çıktı, yan odanın kapısının önünde bir müddet durakladı. İçeriden ses gelmeyince yavaşça araladığı kapının ses çıkarmamasına özen göstererek odaya girdi. Kız odanın girişindeki iki kişilik yatakta tortop olup yatmıştı. Üstüne örtülen battaniyenin altında o kadar masumca uyuyordu ki arada çıkardığı hıçkırık sesleri de olmasa Andrew kızın öldüğünü düşünecekti. Kızın yanına gidip üzerine eğildiğinde burnuna çarpan gül kokusu ile yine kendini kaybetti. Kızın derin uykuda olduğuna kanaat getirip kıza doğru daha fazla eğildi. Aralık kapıdan kendisini izleyen kardeşinden habersizce kızın yüzüne düşen saçları çekti ve genç kızın yüzünü tamamen ortaya çıkardı. Kızın ıslak kirpikleri ve uykusunda hıçkıran halini bir saat ağlamasına yormuştu. Zira o banyosunu yaparken gayet net duymuştu kızın hıçkırıklarını. Bu yüzden olsa gerekti içindeki sıkıntı. Sonra kontrolden çıkıp kızın kıpkırmızı duran dudaklarına dokundu. Sıcak ve yumuşak dudaklar aklını kaybetmesine neden olacaktı. Kızın alt dudağında parmağını gezdirdikten sonra işaret parmağının tersiyle genç kızın pembeleşmiş yanağını okşadı. Dikkatini çeken sıcaklık ile biran durakladı sonra tekrardan kızın yanağına dokundu ardından eğilip dudaklarını kızın alnına değdirince telaşla doğruldu. “Aman Tanrım!” Andrea daha fazla dayanamayarak odaya daldığında Andrew telaşla kızın üstüne tekrardan eğilmişti. Kızı uyandırmaya çalışarak onu dürtüyordu. “Ne oluyor?” “Anna!” diye haykıran genç adam hem kızı uyandırmaya çalışıyor, hem de kardeşine cevap vermeyi istiyordu ama o kadar telaş yapmıştı ki kimseye açıklama yapabilecek gücü hissetmiyordu kendinde. “Ne olmuş, doğru söylesene abi!” “Anna! Ateşler içinde yanıyor!” diye gürlediğinde Andrea da kızın suratındaki pembeliğin sebebini anlamış oldu. Andrew telaşla kızı uyandırmaya çalıştı. “Anna!” “Uyan!” Kız kıpırdamıyordu. Nefes alışverişleri de çok yavaştı. Andrew kardeşine dönüp bağırdı, “Koş! Annemi çağır! Hekimi, şifacıyı çağır!” Andrea koşarak annesi ile babasının odasına gittiğinde Andrew da kızın üstündeki battaniyeyi çekip almıştı. Tekrardan ona seslendiğinde yine karşılık alamayınca korkudan öleceğini hissetti. “Lütfen uyan! Anna!” Kızın küçük yüzünü avuçlarına alıp bir kez daha fısıldadı. “Lütfen uyan, Anna!”   * Anna çok güzel bir rüya görüyordu. Üç gündür her uyuduğunda gördüğü rüyanın tersine bu sefer atın üzerinde değildi. Yeşil çimenlere uzanmış, güneşin aydınlattığı gökyüzüne bakıyordu mutlulukla. Sonra yanında bir haraketlilik hissedip başını çevirdi. Andrew yanında uzanmış, başını eline yaslamış onu izliyordu. Yüzüne düşen saçları çektiğinde genç adamın elini yakaladı Anna ve o ele yasladı yanağını. Gözlerini kapatıp o güzel hissin tadını çıkarırken Andrew’un nefesini hissetti yüzünde. Gözlerini aralayıp adamın kendisini öpmek ister gibi eğilmiş suratına baktı. Fakat Andrew öpmek yerine endişeli bir yüz ifadesi ile “Lütfen uyan, Anna!” diye fısıldadı. * “Hepiniz dışarı çıkın, ben hallederim!” diyen Katherina’nın sesi ile odadaki hekimler dışarı çıkmıştı. Şifacılar hazırladıkları şurupları köşedeki masaya bırakıp odadan çıktıklarında geride bir tek Andrew kalmıştı. Katherina oğluna bakıp ona da çıkmasını ima eden bir bakış attı. “Hayır, ben kalacağım!” diyen oğluna kaşlarını çatarak baktı. O anda odaya giren hizmetçiler yüzünden sesini çıkarmayan Katherina, soğuk su dolu küvet hizmetçiler tarafından odaya bırakılıp hizmetçiler dışarı çıktığında oğluna bağırdı. “Sana hala sinirliyim! Sakın bana karşı çıkma!” “Odada kalacağım anne!” “Onu yıkayacağım Andrew, onu soyacağım!” diye haykırdığında bile Andrew geri çekilmedi. Katherina pes edip kızın üstündeki kıyafetleri çıkarmaya başladı. Kızın iç elbisesine kadar her şeyi çıkardığında tekrardan oğluna döndü Katherina. Oğlunun dikkatle kızı izlediğini görünce iç elbiseyi çıkarmaktan vazgeçti ve oğlunu çağırdı. “Yardım et de küvete yatıralım,” dediğinde kendine gelip annesine dönen Andrew önce küvetin içindeki suyu kontrol etti. “Lanet olsun! Bu su neden bu kadar soğuk? Öldürecek misiniz onu?” diye haykırdığında Katherina sinirle nefesini tuttu. “Ya bana yardım et ya da dışarı çık, Andrew McNight!” Andrew sinirle annesine baktı ve kızın ateşler içindeki bedenini kucakladığı gibi küvete bıraktı. Kız tepki bile vermemişti, Andrew annesine döndüğünde kızın saçlarını yıkadığını gördü. Katherina kızın saçlarını sabunlayıp duruladıktan sonra vücuduna yöneldi. Anna’yı bir bebek gibi yıkıyor, hem ateşinin düşmesine yardımcı oluyordu hem de üç günlük yolculuğun izlerini siliyordu kızın bedeninden. Oğluna dönmeden, “Kızın vücudun yıkamam lazım, dışarı!” Andrew o kadar telaşlıydı ki kıza olan arzusuna ket vurmuştu sanki, bu yüzden annesinin kızın vücudunu hatırlatmasıyla tüm arzusu gün yüzüne çıkmıştı tekrardan. Sinirli adımlarla odayı terk ettiğinde de kendisindeki değişimi sorguluyordu. * Katherina kızı yine bebek gibi giydirmiş, ateşini kontrol altına almış ardından kızın saçlarını şöminede ısıttığı havlularla kurulamıştı. Kızın biraz kendine gelir gibi olduğu zamanlarda da kıza şifacıların hazırladığı şurupları içirmişti. Bir ara Kral McNight odaya girdiğinde Katherina kızın başına ıslak havlular koymakla meşguldü. “Nasıl durumu?” “Ateşi bir yükselip bir düşüyor, yolda çok yıpranmış olmalı, bünyesi zayıf düştüğü için bu kadar uzun sürüyor ateşinin düşmesi.” “Andrew verdiğimiz molalarda ancak beş saat duraklamamıza izin verdi. Kız hep arabanın içindeydi.” “Peki, sen ne zamandan beri Andrew’un sözünde dolaşır oldun Robert? Kızı perişan etmişsiniz, daha oğlumdan da sabahki davranışının ifadesini almadım, ama şu anda sana da çok kızdım.” “Kraliçe Katherina, pek bir asabi buldum sizi?” diyerek yatağın üzerinde oturan karısının dudağından hızlı bir öpücük aldı. Kocasının onu özlediğini öpücüklerinden anlıyordu. Robert’ın bitmek bilmeyen tutkusunda kaybolan Katherina’yı kendine getiren Anna’nın sayıklamaları oldu. “Anne,” diye fısıldayan Anna, kurumuş dudakları arasında sakladığı acısını dile getiriyordu rüyasında. Katherina kızın saçlarını okşayıp onu sakinleştirmeye çalışırken kocasına döndü. “Sen git, uyu. Yol yorgunusun, ben Anna’nın başındayım.” Kral Robert karısının merhameti karşısında Katherina’ya bir kez daha aşık oldu ve kalenin sol kanadındaki odalarına vardığı gibi de yorgunluktan ölen bedenini yatağına bıraktı. * Anna’nın çimenlere bir örtü gibi serilmiş uzun, kumral rengi saçlarına baktı sonra gözlerini kızın zarif kaşlarına, parlak mavi gözlerine çevirdi. Kendisine beklentiyle bakan gözler ona daha da yaklaşmasına sebep oldu. Kızın üzerine biraz daha eğilip onun sıcak tenine dokundu. Kızaran elmacık kemiklerinde, sivri çenesinde ve ateş gibi yanan dudaklarında gezindi parmakları. Bu işkenceye daha fazla dayanamayarak kızın dudaklarına yaklaştı Andrew ve aldığı gül kokusuyla tamamen hayattan koptu. Kızın dudaklarına kapandı. * Andrew nefes nefese uyanıp yerinde sıçradı ve yattığı yerden doğruldu. Oturur pozisyona geçtiğinde heyecandan artan kalp atışlarının sesi kulaklarında uğulduyordu. Rüyanın etkisiyle hem terlemiş hem de heyecanlanmıştı. Alnındaki terli silen genç adam başucundaki suyu aldığı gibi kana kana içti. Kalkıp odada bir tur attı sonrasında odasının kapalı perdelerini sonuna kadar açarak gökyüzüne baktı. Sabah gelmişlerdi ve öğlene kadar Anna’nın hastalığı ile ilgilenmişti. Annesinin ısrarı sonucu çıktığı odaya bir daha dönmemiş ve o saatten sonra hep uyumuştu. Şimdi gecenin bir yarısı gördüğü rüyayla kaçan uykusunu kovalaması gerekiyordu ama ondan daha güzel bir fikri vardı. Odasından çıkıp kızın odasına girdiğinde annesini Anna’nın başucunda uyuyakalmış bir şekilde buldu. Annesinin başına gelip, dağılmış saçlarını okşadı Andrew annesinin. Ardından kadının ters bir şekilde uyuması dikkatini çekti. “Kraliçe Katherina!” Annesi kaşlarını çatarak başını çevirmeye çalıştı ama boynu çoktan tutulmuştu bile. Katherina acıyla gözlerini araladığında oğlunun yeşil gözleriyle karşılaştı. “Boynun tutulmuş, git uyu. Nöbeti ben devralabilirim.” “Andrew, emin misin? Yorgun olmalısın.” “Ben iyiyim anne, hadi git biraz dinlen, ben buradayım.” Katherina oğluna karşı çıkamayacak kadar yorgun hissediyordu, acıyla kasılan boynuna aldırmadan yataktan kalktı ve kızın ateşini kontrol etti. Anna’nın normale dönen ısısı rahatlayarak odasına dönmesini sağladı. Anna ile baş başa kalan Andrew ise annesi çıktığı ilk anda kızın ateşini tekrardan kontrol etmiş sonrasında da bakışlarını kızın her yerinde gezdirerek gözlerine ziyafet çekmişti. Her ne kadar kabul etmeyi istemiyor olsa da kızı delicesine arzuluyordu. Bir yanda da kızın ona iyi davranmasını istiyordu. Ne istediğini ve kızı neden arzuladığını bilmiyordu. Tek bildiği burnuna dolan gül kokusundan uzaklaşmak istemediğiydi! * Gözlerinde tonlarca yük vardı sanki. Kirpiklerini kırpıştırmak bile çok zor geliyordu. Başı zonkluyor, bedeni sızlıyordu. Kurumuş ağzı bir yudum su için ölebilirdi. Tekrardan gözlerini açmayı denediğinde bu sefer başarılı oldu. Ellerini kaldıramıyordu. Doğrulmak için ellerine ihtiyacı vardı ama kıpırdayamıyordu. Başını biraz kaldırıp bedeninin üzerindeki ağırlığın sebebini bulmak istedi ve gördükleri ile şok oldu. Andrew karnını bir koza gibi sarmış, sanki kızın kaçmasını engelliyor gibi bedenini kıskaç altına almıştı. Anna şaşkınlığı bir kenara bırakıp sağ elini adamın baskısından kurtardı ve onu uyandırmaya çalıştı zira boğazındaki ağrı daha çok artmış, suya olan hasreti canını acıtmaya başlamıştı. “Uyan!” Kesinlikle kibar bir kız değildi Anna, belki kendi topraklarında olabilirdi ama Kırmızı Klanının kalesinde kibarlıktan yoksun bir kız olacaktı. Andrew’a ismiyle hitap etmemekte ısrar ediyordu. Kral ile konuşurken de sadece zoraki ‘efendim’ hitabını kullanıyordu. Bir tek Andrea ile konuşurken rahattı ve o yüzden bir tek onun adını zikrediyordu konuşurken. Adamın uyanmak yerine daha da kendisini sardığını fark edince kaşlarını çatarak kısılan sesiyle adamı uyandırmaya denedi tekrardan. Sesi öyle kısılmıştı ki erkek gibi çıkıyordu. “Uyan!” Andrew kızın kokusunda öyle mest olmuştu ki kızın her seslenişinde daha da kıza sarılarak uykusuna devam ediyordu. Oturduğu sandalyeyi kızın yatağının dibine çekip başını kızın vücuduna yaslayıp yatmak o kadar rahattı ki hiç istifini bozmadan uyumaya devam ediyordu. “Lanet olsun uyan aptal şey!” İşte bu yeterliydi. Kızın başını dürtmesi ve kendisine ‘aptal’ demesi Andrew için geçerli bir uyanma sebebiydi. Gözlerini hızla aralayıp yattığı yerden sıçrayarak kalktı. “Ne oldu? Ateşin mi çıktı? Canın mı yanıyor?” Kızın üzerine eğilip onu soru yağmuruna tutarken aslında alacağı cevapları dinlemeyeceği bariz belliydi. Telaştan ne yaptığını bilmiyordu çünkü genç adam. Kızın ikazı üzerine de zor sustu. “Kapat çeneni! Başım çatlıyor!” Andrew kaşlarını çatarak kızın başını tutan eline baktı. “Kendine gelmişsin belli ki! O halde ben odama gideyim, iyisin gayet.” Genç adamın kapıya yönelen vücuduna sinirle baktı Anna. “Dur!” derken de yaşadığı şeye lanet ediyordu. Onun suratını görmek istemezken yattığı yerde doğrulamadığı için ondan yardım dilenmek, kesinlikle istemediği şeylerin başında geliyordu. Andrew arkasını dönmeden sırıttı ve yüzüne ciddi bir ifade yerleştirip kıza döndü. “Bir sorun mu var leydim?” “Hayret, kibar olabiliyormuşsun!” diyen kıza somurtarak baktı. “Sizden daha kibar olduğumu söyleyebilirim, leydim.” “Kız gibi mi yani?” Andrew sinirle kızın başına gidip bağırdı. “Lanet olsun, beni çıldırtmaktan vazgeç!” “Sana bağırma dedim!” “Sen de beni delirtme!” “Kahretsin bana biraz su ver ve defol git!” Andrew, kızın acıyla kasılan yüzüne ve boynunu sıkan eline baktı. ‘Ne bok yiyorsun sen? Hasta kız!’ diye haykıran iç sesine, ‘Şimdiye dek ne cehennemdeydiysen oraya dön ahbap, şimdi sırası değil!’ diye yanıt verdi. Kıza bir bardak suyu uzattı ama Anna’nın kalkamadığını görünce suyu yatağın başucunda duran berjere bıraktı ve kızın kalkmasına yardım etti. Anna ise sırtında hissettiği ateş gibi ellerle az daha inleyecekti. “Hasta olmasam bana dokunmana asla izin vermezdim,” derken de ondan etkilendiğini inkar ediyordu adeta. Andrew kıza suyunu uzatırken pis bir şekilde sırıttı. “Kehaneti yok etmek için çocuk yapmamız lazım, çocuk yapmak için de birbirimize fazlasıyla dokunmalıyız, altımda inlerken de böyle düşünecek misin?” Anna’nın içtiği su az daha boğazında kalıyordu. Korkunç bir şekilde öksürmeye başladığında acıdan gözünden yaş geldi. Boğazındaki ağrı kat be kat arttığında adama yumruk atmak istedi. Nihayet kendine geldiğinde bardaktaki suyu bitirdi ve kendisine endişeli gözlerle bakan adama döndü. “Sen, sen, sen! Nasıl bir adamsın? Defol git bu odadan! Yüzünü bile görmek istemiyorum!” Andrew yine pençelerini çıkaran kıza soğuk bir ifade ile bakıp yanıt verdi. “Ben sana bayılıyorum, biliyorsun!” Anna alaylı bir şekilde kahkaha attı. “Elbette biliyorum, seni uyandırmaya çalıştığım her seferde tutkal gibi yapıştın vücuduma! Azgın herif!” diye haykırdığında boğazındaki sancı artık öldürücü bir etkiye sahipti. “Ben miyim azgın? Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum, bütün gece ailece nöbet tuttuk başında!” ‘Aile’ kelimesi genç kızı anında susturmuştu. Yüzü bu sefer çektiği acıdan değil hissettiği özlemden ötürü kasılmıştı. Andrew ise kızın neden sustuğunu anlayamadı. “Lütfen sus ve dışarı çık,” diye fısıldayan kıza ne olduğunu öğrenmek istiyordu. “Bir sorun mu var? Eğer çok ağrın varsa hemen ilaçlarını verebilirim.” Anna başını önüne eğdi ve sabun kokan saçlarının kokusunu algıladı. Belli ki o baygınken onu yıkamışlardı. Fakat o anda düşündüğü şey bu değildi. Annesiyle babasını düşünüyordu. Gözyaşları yüzünden bulanıklaşan görüşünü üzerindeki battaniyeye yönlendirdi. “Lütfen, çık.” Genç kızın fısıltısı duyulmuyordu artık. Andrew ne olduğunu anlamasa da kızı yalnız bırakmaya karar verdi ve odadan çıktı. Anna sessizce ağlarken ‘neden’ diye soruyordu. ‘Neden bu şekilde olmak zorunda?’, ‘neden ağlıyorum’, ‘neden, neden, neden?’ sorular birbirini kovalıyordu. * Andrew elini yüzünü yıkadıktan sonra odasındaki boy aynasına ilerledi. Yüzüne bakarken, ‘neden’ diye sordu. ‘Neden ondan hoşlanıyorsun?’, ‘Neden?’… * Bir başka odada dinlenen Estela ve Salvatore ise yine birbirlerine değmeden uzanıyorlardı yataklarında. “Kızımı özlüyorum Salvatore,” diye fısıldayan yaşlı kadının kalbi yıllar sonra bile acısını taze bir şekilde yaşıyordu. “Ona baktıkça kızımı görüyorum, sanki mavi gözleriyle tekrardan lanetliyor beni.” “Bizim gibi günahkarların en büyük işkencesidir, her şeye rağmen özlemek.” “Her şeye rağmen, değil mi? Onca acıya rağmen…” “O kadar kötüydük ki, gözümüzün önünde gerçekleşen felaketi göremeyecek kadar kör olmuştuk.” Estela yeşil gözlerini acıyla kapattı. Gözlerinin önüne gelen kızının cansız bedeninin görüntüsü yüzünden korkuyla tekrardan açtı gözlerini. “Bu acıyı yaşamaktansa doğduğum ölmeyi tercih ederdim, hiç yaşamamayı, seni hiç tanımamayı…” Salvatore, kadının ağzından çıkanlar ile buz kesti. Kadının dinmeyen nefretinin büyüklüğü ile her seferinde sarsılıyordu. “Bu kehanet bitip, ruhumuz sonsuzluğa ulaştığında birbirimizden ebediyen kurtulmuş olacağız…” Estela’nın gözünden bir damla yaş yastığına doğru süzüldü. * Aşk ve nefret ince bir çizgidir insanın hayatında. Fakat ihanet bataklığı girdiğinde aralarına, acı da intikam da dibe çeker kalbi.  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD