"Kokumuzu değişelim mi baba?"
"Neden?"
"Çok güzel kokuyorsun çünkü. Deniz gibi. İleride deniz kokan biriyle evleneceğim ki seni bana unutturmasın."
Elimdeki evlilik cüzdanının bana hatırlattığı tek şey sekiz yaşımdayken babamın kokusunu solurken kendime verdiğim sözdü.
İleride deniz kokan biriyle evleneceğim ki, seni bana unutturmasın.
Evlenmiştim. Özgür Şahin'le 2 Aralık Cuma akşamı tüm gün süren koşuşturmanın ardından bir kimsesiz gibi evlenmiştim. Gelinlik giymemiştim. Üzerimde siyah pantolonum ve babamın siyah gömleğinden başka hiçbir şey yoktu. Aynı şekilde Özgür'ünde üzerinde pantalonu ve kazağının sağlayamadığı soğuktan koruma görevini sağlayan deri ceketinden başka bir şey yoktu.
Araba yolda akıyordu ama sanki hiç hareket etmiyormuşuz gibi hissediyordum. İki elimde tuttuğum evlilik cüzdanının gerçekliği birer balyoz darbeleri gibi beynime inerken ne bok yediğimi düşünüyordum hâlâ.
Ne bok yemiştim ben?
"Şu cüzdana tuhaf sesler çıkartan yavru uzaylı görmüş gibi bakmaktan vazgeç." diyen Özgür'ün sesindeki ciddiyet cidden bir an cüzdana o tür bakış attığıma inandırdı ve cüzdanı ellerimle kapatarak görmeyi kendime yasaklarken Özgür'e döndüm.
"Saçma saçma konuşma be." diye cırladım sinirle. Ardından koltukta hareketlendim ve arka koltuğa yöneldim. Arka koltuktaki çantamı kendime çektikten sonra bir daha görmek istemediğim evlilik cüzdanını pasaportumun olduğu bölmeye sıkıştırdım. Ardından tekrar yerime kuruldum ve karanlıkta akan yolu izlemeye başladım.
"Bana bak."
Onu duymamazlıktan geldim. Şu an cidden kendimle baş başa kalmak ve yaptıklarımın doğruluğunu sorgulamak istiyordum. Ne kadar doğru kararlar vermiştim?
İntikam almak için sabırsızca ortalıkta volta atan tarafım kararımın beni sonuca ulaştırmasından başka bir şey düşünmüyordu ama bir yandanda içim buruktu. Evleneceğim günü hiç böyle hayal etmemiştim. Hatta evlenmeyi bile hayal etmemiştim ben. Ama şimdi yirmi yaşımda tanımadığım bir adamla nikahı basmıştım. Üstelik o adamında yirmi yedi yaşında olduğunu öğrenmiştim.
Yaşından daha genç gösteriyordu.
"Bana bak, hatun."
Öncekine oranla daha kuvvetli çıkan sesinden anladığım kelimeler kulaklarıma tane tane doluşmuş, sert emrindeki isteği beyin loblarımda yankılatmıştı.
Oflayarak aldığım derin nefeste "Ne var?" lafımla ona dönmüştüm. Yorgundum ve yorgunluğum gözlerime yansımıştı.
"Babam," dedi demesine ama kullandığı kelimenin ondaki duygusu 'baba' mıydı yoksa 'cellat' mı anlayamamıştım.
Babasını sevmiyordu belkide.
"Senden elini öpmeni isteyecektir." Bakışları yola kaydı ama hemen ardından bana tekrar döndü. "Elini öpmeni istemiyorum."
"O neden?"
"İstemiyorum işte sorgulama. Babama saygı göstermeni istemiyorum. Zaten o evde çok kalmayacağız. Yeni evi ayarlayana kadar en fazla iki gün. O süre zarfında babamla muhatap olma, olduğun zamanda saygı gösterme."
"Sen ne tür bir manyaksın?" diyerek kaşlarımı çattım. "Baban o senin farkındaysan, saygı gösterip göstermeme kararı bana kalmış ama özellikle birine kötü muamele yapmamı bekleme benden."
"Sen her babayı kendi baban gibi sanıyorsun galiba?" diye bir an kükrediğinde hiç bir tepki vermeden çatık kaşlarla onu izlemeye devam etsemde kalbimin değişen ritmini durduramamıştım.
"Bak, benim yanımda kalacaksan eğer yaptıklarımı sorgulamaktan vazgeçeceksin. Çünkü ben bir şey yapıyorsam o şey birilerinin hayrınadır anlıyor musun?"
"Anlamıyorum." dedim düz düz. Koltukta arkama yaslandım ve yolu izlemeye verirken kendimi "Seni cidden anlamıyorum Özgür Şahin." diye mırıldandım.
Özgür cevap vermedi ve Maserati'nin içinde oluşan beş dakikalık sessizlikten sonra usulca durdu. Özgür kapıyı açıp kendini dışarıya attığında geldiğimizi anlayarak bende arka koltuktan gümüş grisi çantamı alarak indim. Aralık ayının dondurucu soğuğu anında beni iliklerime kadar üşütüp kemiklerimi sızlatırken çantayı sırtıma taktım ve karda bata çıka Özgür'ün yanına ilerledim. Açık saçlarımı kulağımın arkasına atarken Özgür bana bir bakış attı ve eliyle siyah kapıyı itekleyerek açtıktan sonra içeriye adım attı.
Kendimizi evin büyüklüğünü karşılamak için oldukça büyük bir avluda bulduğumuzda gözüme ilk çarpan şey dört tane büyük siyah araba oldu. Ardından bir düzine siyah takım elbiseli adamı gördüm ve onlarda Özgür'ü görür görmez buraya koşmaya başladılar.
"Bunlar ne?" diye sordum ne olduklarını bilsemde ama sorma ihtiyacı hissetmiştim.
"Günlerdir peşime takılmasınlar diye köşe bucak kaçtığım korumalarım." Özgür bıkkınca nefes verdi.
"Korumalarından mı kaçıyorsun?"
"İnsanların özel hayatı denen bir şey var değil mi?"
Tam ona haklısın diyecektim ki korumalardan ilk ulaşabilen "Efendim," dedi nefes nefese. "Sonunda ortaya çıkabildiniz. Babanız yalnız kalmamanız konusunda talepkâr."
"Peşimde sürekli orduyla gezinecek biri değilim Hışman." dedi Özgür o düz ifadesiyle. Sesindeki soğukluk şu kış soğuğundan daha çok üşütüyordu insanı.
"Ama efendim," diye başlasa da Hışman, Özgür elini kaldırarak susturdu.
"Kararım net. Koruma falan istemiyorum kendi başımın çaresine bakabilirim."
"Gönlümüz razı değil efendim. Ortalıkta Atalay Gümüş'ü tutanların sesi kesilmiyor ve istedikleri de belli."
Babamın adını duyar duymaz kaskatı kesilen bedenim hareket edemezken gözlerim Hışman denen korumanın üzerinde dondu kaldı. Babamın adını ağzına almıştı. Benim varlığımdan bihaberdi. Hatta Yeraltı'nda şu an beni bilen tek kişi Özgür'dü.
"Benim gönlüm razı Hışman." lafının ardından Özgür'ün parmaklarını elimde hissettim. Elimi kendi avucunun içine hapsetti ve ilerlemeye başlarken benide peşinden sürükledi. Eli sıcacıktı. Benim sürekli soğuk olan ellerimin aksine onunkiler öyle tatlı bir sıcaktı ki sanırsınız gözlerinde kehribar benekler eriyerek karamel kıvamında ellerime akıyordu.
Tam şu anda Özgür'ü durdurmak ve yüzümü boynuna gömerek derin derin soluklar eşliğinde kokusuna kavuşmak istiyordum. Gerginliğimi, vücudumdaki kasıntıyı ısıtacak tek şey bu kokuydu biliyordum lakin merdivenleri tırmanıp devasa yalının sınırları içerisinde ilerlerken bu imkansızdı.
Sonunda yalının girişine uzanan merdivenleri el ele aştık ve geniş terasa birikmiş karların üzerine basa basa geçip kapıyı tıkladık. Sanki bu bekleniyormuş gibi kapı anında açılırken açan kişiden koca bir "Ağabey!" nidası çıkmıştı.
Çocuğun yüzünü ilk gördüğümde gözüme çarpan esmerliği oldu. Çok koyu tenli değildi ama saçları simsiyahtı. Birde ben saçlarıma siyah derdim, bu çocuğun saçlarının yanında benimkiler kahverengi kalıyordu ki tam anlamıyla siyah saçlı değildim.
Çocuk Özgür'e sarılacaktı ki gözleri beni farketti ve anlamsızca beni süzerken kendini usulca geri çekti.
"Sakin ol, Giz." diyerek içeriye adımlayan Özgür beni de peşinden sürüklemişti.
"Hoşgeldiniz ağabey, bu kim?"
Özgür'ün gözleri bana döndüğünde bende ona baktım ve eli yalıya girerken bıraktığı elimi tekrar kavrarken parmaklarım onun parmaklarının arasından geçti ve avuç içlerimiz birbiriyle selamlaştı. Beni kendine çektiğinde aramızdaki mesafe kapandı ve sol omzum onun sağ omzuyla çarpıştı.
"Karım," dedi tek nefeste. Omuzları dik, burnu kalkıktı. Onun karısı olmamdaki gururu taşıyordu sanki üzerinde.
Gözleri tekrar bana döndü ve karşımdaki oğlan çocuğu şaşkınlıkla bakakalırken benimle konuşmaya başladı.
"Umut, bu Giz. Kendisi kardeşim olur."
Kaşlarım duyduklarımla havalanırken büyümüş gözlerimle Özgür'e baktım.
Gözlemlerime göre taş çatlasın benden iki yaş küçük olabilecek çocuğun adı cidden Giz miydi ve Özgür'ün kardeşi mi vardı ki?
"Kardeşin olduğunu bilmiyordum." dedim şaşkınlığıma tezat olarak oldukça sakin. Beden dilimi kontrol altında tutabilmek cidden çok iyi bir şeydi benim için çünkü insanlar zaaflarını bilmedikçe zarar vermezdi.
Zaten benimde hepi topu iki tane zaafım vardı, biri zaten ortadaydı.
"Öz değil zaten. Evlat edindik ama öz kardeşi aratmadı bana." Kısılan gözleriyle Giz'e döndüğünde şaşkınlığı yeni atlatmıştı Giz.
"Siktir et evlatlık kardeşi Özgür ağabey, oha evlendin mi? Elmas karısı dellenecek!"
"Ağzına küfür yakışmıyor, oğlum."
Bu uyarı cümlesinin sahibinin Özgür olmasını beklerdim ama ne yazık ki Özgür yerine jilet gibi takım elbisesiyle görüş alanımıza giren hemen hemen Özgür'le aynı boylarda olan bir adamdan çıkmıştı. Giz duyduğu sesin onda yarattığı gerginlikle alt dudağını dişlerken mahçupca başını eğdi. Onu ilk gördüğüm andan beri koyu gözlerinde parıldayan asi kıvılcımlar bir anda sönmüştü.
"Üzgünüm baba." dediği esnada Giz, adam bizim yanımıza gelmişti. Gözlerine baktığımda Özgür'ün babası olduğunu o an anladım. Zira, Özgür'ün gözlerinin kahverengi tonunu bir başkasında ancak DNA benzerliğiyle görebilirdim.
Adam önce Özgür'e baktı. Bu sırada Özgür kasılmış, dişlerini kökünden kırarcasına sıkmıştı. Yan profilinden baktığım ifadesi bir kadının, çocuğunun katiline baktığı ifafesiyle aynıydı resmen.
Bu adam Özgür'ün nefretini hak edecek ne yapmıştı?
Adam gözleri Özgür'ün yüzünden birbirine kenetlenen ellerimize döndü ve gözlerinde alaycı bir ifade belirdi. O an Özgür parmaklarını elimin içinden geçirmek istercesine bastırdığında baskıdan elimdeki kan dolaşımı kesilsede umursamadım. Sanki eli benimle konuşuyordu. Elimi sıkarak yanımda ol diyordu sanki...
"Sırf benim istediğim olmasın diye tanımadığın biriyle nikâhı bastın demek?" diyerek başını kaldırdı Özgür Şahin'in babası. Kibirli ifadesi dudaklarına yerleşen sinir bozucu gülümseme sadece Özgür'ü değil benimde tilkilerimi üzerine saldıracak dereceye getiriyordu.
"Onu tanımadığımı nereden çıkarıyorsunuz efendim?"
Özgür'ün cümlesindeki son kelime, sanırım Özgür'ü diri diri mezara gömecek bir kelimeydi. Dişlerinin arasından öyle çıkmıştı ki bu kelime söylerken etinden et kopmuştu sanki. Sakin olmak içi görünmüyor sürekli baş parmağıyla elimi okşuyordu.
Benden destek olmak için onun uyguladığı kadar baskı uygulamasamda elini sıktım ve baş parmağımı onun baş parmağına bastırdım. Tüm bunları yaparken ise ikimizinde gözleri karşımızdaki adamdan bir an olsun ayrılmamıştı.
"Onu ne kadar tanıyorsun Özgür?" diye sordu bu sefer babası. Özgür dik omuzlarının ona verdiği güçle derin bir nefes alırken cevabı hazır gibiydi.
"Gözlerinin içindeki her bir gri lekenin hayatındaki önemli bir ana denk geldiğini bilecek kadar. Tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi. Ve vücudundaki her bir benin onun her gözyaşı döktüğü ana denk geldiğini bilecek kadar. Ve benim karım bu hayatta sadece üç şey için gözyaşı döktü."
Gözlerim, onun kahverengi içinde kehribar benekler barındıran gözlerinin aksine mavinin en can yakıcı tonunda gri lekelere yaşam üfleyen gözlerim Özgür'ün iki dudağı arasından çıkanlara inanamayarak ona döndü ve sağ profiline bakarken dudaklarım kelime lügatından hangi sözcükleri derleyipte Özgür'ün önüne dökeceğini bilmiyordu. Öylece bakıyordu dudaklarından çıkan sözlerin hayali varlıklarının havada uçuşmasına. Konuşmuştu ve o severek reçel yediği dudakları kelimelere hayat vermiş ancak o kelimeleri öldürmemişti. Kelimeler hâlâ en canlı haliyle ortalıkta geziyordu.
Beni tanıyordu. Beni, bir ayda tanınmayacak kadar çok yakından tanıyordu. Göz yaşlarımın sebebini bilecek kadar tanıyordu. Şimdi diyeceksiniz Allah aşkına sen bu hayatta ne için ağladında bilemesin diye ama biliyordu işte. İki kere dökülen gözyaşlarımın sebebi önce annemdi. Sonra babam. Bunları bilmesinde sorun yoktu ama üçüncü gözyaşımın sebebi?
Ben bu hayatta annem ve babam haricinde sadece bir kişi için ağlamıştım. O bir kişi benim hayatımdaki en önemli sırdı. Damla dışında kimse bilmezdi ama Damla bile ayrıntısıyla değil, üstünkörü bilirdi.
Özgür üçüncü gözyaşımı bilmişti.
"Benim istediğimi yapmadın Özgür." dedi babası bu sefer. "Bana karşı çıktın. Bana karşı çıkanın bu evde yeri yoktur."
Özgür'e odaklanan bakışlarım resmen açık açık kovulduğumuzu belirten cümlelerin sahibine döndüğünde ona sinirle karışık bir şaşkınlık içerisinde bakmıştım. Tilkilerim sinsi sinsi atla üzerine diye tıslıyor, kuyruklarını sallayarak her bir darbesini zihnimin duvarlarına indirerek içsel savaş açmama sebep oluyorlardı ama sakin olmak zorundaydım. Ömrümde ilk kez gördüğüm birini hırpalamak istemiyordum.
Üstelik bu adam Özgür'ün babasıydı.
Özgür sanki bu cümleyi bekliyormuş gibi babasına bakarak sırıttı. Gözleri kısılınca her gördüğümde canımı yakan kirpikleri birbirine girdi ve dudaklarını araladı.
"Tamda tahmin ettiğim gibi." dedi hissizce. Oysa empati kuruyordum da, babam beni evinden kovsa içim dışıma çıkana kadar ağlar, evin kapısının önünde yatar ve haklı olsam bile babamdan özür dileyerek beni içeriye alması için yalvarırdım. Sırf yüzünü bir kez daha göreyim diye. Gözlerine bir kez daha bakayım, sesini bir kez daha duyayım diye. Kokusunu bir kez daha soluyup kendimi güvende hissedeyim diye.
"Kızına yaptığını yapacaksın demek?" dedi Özgür ve o anda Giz telaşla "Ağabey," diyerek Özgür'ü uyardı. Özgür'ün babasının çehresine sinir maskesi hızla gerinirken ne olacağını merak ederek sessizce izlemeye devam ettim.
"Ablan bir hata yaptı ve cezasını çekiyor, sende bir hata yaptın ve senin de bu evde yerin yok."
"Ablam hata falan yapmadı!" diye kükredi bir anda Özgür. Bu öyle bir kükreyişti ki Giz'i geçtim beni bile yerimden sıçratmıştı. İrkilerek ona baktım. Babasından daha çok sinirlendiği belliydi. Aralarındaki mesele her ne ise fazlasıyla hassas ve Özgür'ü çileden çıkartan bir meseleydi belli ki.
"Değil saygısız!" dediği an babası Özgür sanki bu cümleyi bekliyormuş gibi öyle döndü ki yalının girişinden geldiğinden daha hızlı çıktı. Beni de peşinden hızlıca sürüklerken çekiştirmelerinden zerre şikayet etmeden onu takip ediyordum. Şahsen babasının kovmasına gerek yoktu çünkü yaydığı negatif enerji o kadar yüksekti ki tilkilerimin bile enerjilerini düşürmüş beyinlerini yormuştu. Oysa benim tilkilerim ben uyurken bile sürekli bir şeyler düşünürlerdi.
Yalının büyük bahçesine tekrar indik ve korumalar bizi, daha doğrusu Özgür'ü görünce direkt hazırol vaziyetine geçtiler. Özgür arabasına yol alırken bir anda durdu ve tekrar arkasını döndü.
"Tekrar ediyorum Hışman," dedi desibelini alçakta tutmaya çalıştığı sesiyle. "Yanımda bir tane bile koruma istemiyorum. Eğer birinin beni takip ettiğini görürsem bizden olduğunu zerre düşünmem vururum. Anlıyor musun?"
Hışman gönülsüzde olsa başını olumlu anlamda salladı ve Özgür yine aynı kararlılıkla arkasını dönüp yalının çıkışına ilerledi. Beyaz karda bata çıka ilerlerken ise resmen ayaklarının altındaki karı dövüyordu.
Sonunda Maserati'nin önüne geldik ve elimi bırakıp kendi tarafına ilerlerken kilidi açtı. Bende vücudum daha fazla soğuğa maruz kalmasın diye hemen kapıyı açıp yolcu koltuğuna yerleştim.
Araba ise Özgür yerini alır almaz son hızla ilerlemeye başladı.
"Nereye gidiyoruz?" dedim başımı ona çevirip. O burada en fazla iki gün kalacağımızı ve baska bir eve geçeceğimizi söylemişti ama burada kalmayacaksak nerede kalacaktık?
"Eve."
Verdiği bu tek kelimelik cevap tilkilerime yetmese bile bana yetti ve cevap vermedim. Onun yerine camdan dışarıyı izledim. Aralık ayı kasımdan daha şiddetli vurmuştu ortalığı ama benim için hiç bir ay kasım ayından daha can yakıcı daha soğuk olamazdı.
Sonunda araba Özgür'le ilk karşılaştığım yerde, eski mahalledeki evinde durdu.
???
Adımları sağlamdı yirmili yaşlarının sonundaki adamın.
Kar yağmayı kesmişti. Zaten bu şehre kar gibi bir masumiyetinde yağması ironinin kendisiydi.
Masumiyetin çalındığı, insanlığın öldüğü, köle ve sahip ilişkisinin olduğu bu şehirde hiç bir mevsim Aralık kadar masum geçmezdi.
Çünkü kar bir tek Aralık ayında yağardı.
Ablası, masumiyetin en fazla beden bulmuş hali olan ablası çok severdi karı. Işıldardı gözleri karı görünce. Özellikle karla oynamayı çok severdi .
Şimdi ise karı sadece pencereden izliyordu.
Boş bakışlarla.
Ellerini siyah paltosunun cebine soktu adam ve yaşadığı şehirden biraz hava çalarken az sonra aldığı havayı geri verdi. Nefesi bile içinde kalamazken öyle şeyleri içinde tutuyordu ki, bazen taşıdığı yükler yürütmez oluyordu onu.
Mezarlığa girdi ve eski mezarlığın paslanmış demir korkuluğu gıcırdarken bir baykuş geceye sesini armağan etti. Ay henüz hilal evresindeydi. Bu iyiydi. Çünkü dokumaya olduğu yılın son gecesinde aya dokunabilecek kadar yaklaşmak istiyordu.
Mezarlıkta Sumur'un eski liderlerinin gömüldüğü yere gitti ve gözleri Atalay Gümüş'ün yeni yapılmış mezar taşını aradı.
Sonunda bulduğunda ise mezarın başında dikildi Özgür Şahin.
Bir süre izledi mezarı. Mezar taşında yazan her bir harfi her bir rakamı aklının her bir köşesine kazıdı.
"Ben dedim." diye konuştu Atalay Gümüş ile. "Senin olan her şey benim olacak demedim mi Atalay Gümüş?"
O sırada uzaktaki büyük ve kalın gövdeli çınar ağacının gölgesine sığınan ve kendisini izleyen Cihangir Ataoğul'u farketmemişti Özgür Şahin. İlk kez soyadına ihanet ettiğinden habersiz konuşmaya devam etti.
"Kızın bile."
Kendisini izleyen adamı fark etmeyerek ilk kez soyadına ihanet etmişti Özgür.
Özgür'ü ve Umut'u kana bulayacak gerçeklerin dökülmesi sanıldığı kadar uzak gelecekte değildi.
Gerçek anlamda sadece bir beden değil, mecazi anlamda özgürlük ve umutta kana bulunacaktı