ON BEŞ

973 Words
Bir şeyden kesinlikle emindim. Babamın katili Özgür Şahin değildi. Bir şeyi delicesine merak ediyordum. O akıl hastanesinde kim kalıyordu? Düşüncelerim harekete geçmiş arı gibi vızır vızır çalışıyorlardı. Ama arılardan farklı olarak ürettikleri şey bal değil, sadece sorunlu sorulardı. Beynimde beliren her soruda yeni bir can sıkıntısı beni esir alırken problemlerim çoğalıyordu. Sanki az problemim varmış gibi.. "Ne dedin?" "Hı?" diyerek Özgür'e döndüğümde elimdeki telefonun ekranı açık kalmıştı. Gözlerim odağına onun kahverengilerini aldı ve ben farkında olmadan bal rengi beneklere benzeyen kehribar lekelerini seçerken Özgür'ün dudakları aralandı. "Bir şeyler söyledin." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak baktım ona. "İç sesle dış ses karıştı boşver." diye mırıldanarak telefona tekrar döndüm. Yeni bir hattı bir kaç saat önce almıştım -Özgür Şahin'in parasıyla- almış olmasına ama hala hat kullanıma açılmamıştı ve bu durum canımı sıkıyordu. Nereden bakılsa yarım saattir Özgür'le bu demirden sandalyelere oturmuş birazdan gelecek herhangi bir şahsın bize evlilik tarihimizi vermesini bekliyorduk. Hattan hâlâ yararlı bir şey çıkmayacağını anlayarak telefonu kapattım ve siyah pantolonumun eski cebine atarken Özgür'e baktım. "Sinirlerim bozulmaya başladı, daha ne kadar bekleyeceğiz?" sorusu benim Özgür'e bıkkın bakışlar attığım esnada dudaklarımdan çıkmıştı. "Daha ne kadar beklememiz gerekirse." Ona kaşlarımı çattığımda soğuktan kurumuş dudaklarım inanmıyorum dercesine aralanmıştı. Cildimin en kısa zamanda güzel bir bakıma ihtiyacı vardı, bunun farkındaydım. Soğuk havaya rağmen soğuk suyla aldığım duşlar tenimi fazlasıyla germiş ve kurutmuştu. Saçlarım parlıyordu ama yumuşaklığını kaybetmişti. Özgür'ün gözleri bana döndü. O sırada parmakları cebine girdi ve gözlerim cebine kaydığında parmaklarının koyu bir mor renginde zippoyu çıkardığını gördüm. "Sigara mı içiyorsun?" diye sordum elindeki koyu mor zippoya bakarken. Rengi çok güzeldi. Hayatımda morun hep ayrı bir yeri olmasına rağmen gümüş renginden vazgeçememem ikilemde kalmama sebep oluyordu ama moru seviyordum. Moru çok seviyordum. Özgür'ün bakışları benimde gözümün odağına aldığı mor zippoya gitti ve "Hayır." dedi basitçe. Kaşlarım yine çatılırken "Ama zippo taşıyorsun." demiştim. "Zippo taşıyor olmam sigara içtiğim anlamına gelmez." Zippoyu elinde çevirerek uğraşmaya başladı ve gözlerini bana çevirdi. Acı kahve gözlerindeki sert tadı yumuşatan kehribarları bana göz kırparken kalbim bir an tekledi ve nefesim tıkandı. Cevap vermeden başımı çevirdiğimde yanımıza bir kadın geldi ve bize gülümseyerek baktığında hemen konuşmaya başladı. "Siz yıldırım nikahıyla evlenmek için başvuran çiftsiniz değil mi?" Kadının söyledikleri karşısında dişlerimi sıkarken Özgür usulca başını salladı ve "Evet." kelimesiyle onayladı. Kadın gülümsemesini bozmadan -sanki iş sorumluluklarından biri buymuş gibi- tekrar konuştuğunda parmaklarımı birbirine kenetlemiştim. "Şu an bir boşluk var. On dakika içinde sizi alabiliriz. Ama istemezseniz en yakın tarih önümüzdeki hafta.." Kadının cümlesini tamamlamasına izin vermeden Özgür "İsteriz." diye kestirip attı ve bir eli bana uzandığında benim bacaklarımın üstündeki elimi tuttu. Kenetli ellerimden birini ayırıp kendi avucunun esaretiyle buluşturduğunda göz göze geldik ve dudakları bir tebessümle kıvrıldı. "Değil mi canım?" Bana mı canım demişti o? Aklımı yedim. Canı mıydım sahiden? Bir an ne diyeceğimi bilemeden dudaklarımı araladığımda kekeledim ama hemen ardından yutkunup kelimeleri zihnimde toparladıktan sonra dudaklarını tekrar araladım. "İsterim." dedim duraksamadan önce. Sonra bende Özgür'e bakarak gülümsedim ve boştaki elimi ikimizin elinin üstüne koyup parmaklarımla sıktım. "İsterim canım hemen evlenelim." Kadın cevabımızdan memnun olmuş gibi kahverengi gözleri ışıldadı ve el çırptı. "Ay ne tatlısınız ya? Hemen ayarlıyorum her şeyi. Kaçak çiftleri evlendirmek çok zevkli." diyerek bize arkasını döndü ve topuklu ayakkabıları zeminde ses çıkarta çıkarta gözden kayboldu. "Manyak mıdır nedir bu kadın bizden daha mutlu oldu." diye mırıldandım arkama yaslanırken. Ellerimi hızlıca Özgür'den kaçırdığımda ise o da arkasına yaslandı. O sırada bir kapı açıldı ve içeriden önce saçları ağarmış bir nikah memuru çıktı. Ardından genç bir çift birbirine gülümseyerek çıktı ve arkalarından sayıları çokta olmayan bir kalabalık alkışlayarak çıktığında gözlerim onlara takıldı. Çift birbirlerinden başka kimseye bakmıyordu bile. Bir an önce çiftleşmek isteyen mart kedileri gibi burunlarını birbirlerine sürterlerken genç kızın kabarık gelinliği yüzünden adımlar yavaştı. En sonunda yürüdükleri koridorun sonundaki asansörün önüne geldiklerinde kalabalık dağıldı lâkin çift ve uzun boylu bir adam kaldı. Adam önce damada baktı. Ardından geline. İkisinin yan profilinden seçtiğim şey dolu dolu olan gözlerdi. Sonunda dayanamayan taraf açık renk saçlı kız oldu ve kendini uzun boylu adamın kollarına atarken "Baba!" diye hıçkırması koridorda yankılandı. O an, tamda o an kalbime kızgın bir demir saplanmışta insafsızca kalbimde çevirilmiş gibi hissettim. Sanki bir sokak vardı ve geceleri o sokağı aydınlatmaya çalışan tek bir lamba mevcuttu. Sokağın tamamını aydınlatmıyordu belki ama en azından diğer sokak lambaları gibi ümidi kesmemişti sokaktan. Ne de olsa kimse gelip geçmiyor diye bu sokaktan o sokak lambasınıda söndürmüşlerdi. Oysa kimse bilmiyordu, kimsesiz dedikleri sokağın kimsesi o sokak lambasıydı. Babam benim sokak lambamdı. Gözlerimi kırpmaya bile çekinerek izlediğim sahneden gözlerimi çekemezken akmasada göz yaşlarının dolduğunu hissediyordum. Buğulanan gözlerim o görüntüden ayrılmazken bir elin yanağıma değdiğini hissettim. Ruhum irkilsede bedenim tepki vermedi ve bir an sonra yanağıma kapanan parmaklar beni çekerek gözlerimin merceğine Özgür'ün kısık bakan kahverengi gözlerini aldı. "Üzülme," diye fısıldadı neye baktığımı anlayarak. Gözleri gardını indirmişken yüzü o kadar ciddiydi ki üzülme mi diyor başka bir şey mi anlayamamıştım. "Ben senin babanda olurum, üzülme sen hatun." Başını hafifçe kaldırdı ve yüzünü bana yaklaştırdı. Ne yaptığını anlayamayan tarafımla ne dediğini anlayamayan tarafım şiddetli bir kavgaya tutuşmuşken dudaklarının baba şefkatini aratmayan baskısını alnımın üzerinde hissettim ve bu baskıyla gözlerim yumuldu. Yuvalarıma dolan gözyaşlarım göz kapaklarımın ardında kalmaktan hoşnutsuz vaveylasını koparma isteğiyle vızıldansa da onu dinlememek genel bir kural gibiydi. Sanki tüm sinir hücrelerim Özgür'ün dudaklarını koyduğu yerdeymiş gibi alnım zonklamaya başlarken derin bir nefes aldım ve o an boynundan burnuma akan kokuyla dağıldım. Bu adam benim ruhumdaki en acılı noktayı bulup oraya kokusunu üfleyerek sarıp sarmalıyordu. Acılıydım. Evet belkide başkalarına göre saçmaydı ama dünyanın en acılı insanıymışım gibi hissediyordum haftalardır. Aile denilen kavram anne, baba ve çocuklardan oluşan bir şey değildi sadece. Yaradan bazılarına tek kişilik aile verirdi. Kiminin bir arkadaşı ailesi olurdu. Kimisinin halası, kimisinin büyükbabası, kimisinin annesi, kimisininde babası.. Babam benim ailemdi. Benim ailem tek kişilikti, o da babamdı. Annem benim ailem olma hakkını kendisine en çok ihtiyaç duyduğum zamanda kaçıp giderek kaybetmişti. Kim beş yaşında bir kızı annesiz bırakacak kadar gaddar olurdu ki? Benim annem gaddardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD