BEŞ

2148 Words
Odanın kapısını açtığımda yavaşça kendimi soğuk havaya bıraktım ve kendimi kısa ama dar bir koridorda buldum. Koridor da oda gibi puslu bir şekilde aydınlanmıştı ve baktığım yerde evin salonunu görebiliyordum. Sonra ise salonun hemen arkasında kalan amerikan mutfak tezgahını. Derin bir nefes aldım ve susuzluğumu gidermek amacıyla ağrıyan diz kapaklarıma yürüme emiri vererek adımlarımı oraya yönlendirdiğimde biraz ilerlemiştim ki önünden geçtiğim kapı bir anda açıldı ve onunla burun buruna geldim. Bir an için ani denk geliş ile hızlanan kalbim hızla kan pompalamaya devam ederken "Yavaş!" dedim bedenimi geriye itip onunla olan yakın temasımı keserken. O ise çıktığı kapıyı kapatıp sakin bir şekilde üzerime geldiğinde bu hareketine ince ama biçimli kaşlarımı çatarak karşılık verdim. Onunla yakın olmamak için geriye doğru yavaş yavaş giderken sırtım duvara yaslandı ve o, o anda üzerime eğildi. Onunla aynı havayı solumak bile midemi bulandırırken bana yakın durması midemdeki ölü solucanları harekete geçirmişti. Midem hiç olmadığı kadar kötü bir şekilde çalkalanıyor kusma isteği peşimi bırakmazçasına mide öz suyumu ağzıma getirip duruyordu. "Ne geziniyorsun ortalıkta?" derken sesinde şüphe vardı. Kahverengi mi kehribar mı loş ışık dolayısıyla henüz anlayamadığım gözleri gözlerimi sürekli irdeliyor bakışlarımın altındaki asıl amacı anlamaya çalışır gibi bakıyordu kısa anlarda ise yüzündeki maske iniyor sanki beni tanıyormuş gibi yüzümü inceliyordu. Ama işin aslı yüzümde yine o kanlı maske vardı ve o maskeyi indirebilen tek kişi artık bu dünya da maalesef nefes almıyordu. Özgür Şahin'in görebileceği tek yüz bu yüz olacaktı. "Çok susadım." dedim masum çıkmasını umduğum bir sesle. Konuşmadan önce yutkunarak kusma isteğimi bastırmaya çalışmıştım. Özgür Şahin bu lafıma karşılık kaşlarını çattı ve bir süre daha öylece baktıktan sonra önümden çekildi. Hızlıca önünden geçip hedefim olan mutfağa yol alırken keskin bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum ama her ne kadar aşırı derecede rahatsız olsam da umursamadım. Küçük evde mutfağı kolayca bulup dolaplarını su bardağı bulmak için karıştırırken bedenimi oldukça kasmıştım. Üzerimden atamadığım bir huzursuzluk vardı ve şu anda içerisinde bulunduğum mevcut durum dolayısı ile bu çok normaldi. Sonunda bir dolapta cam bardak bulduğumda hızlıca elime aldım ve çeşmedeki musluğu açıp akan suyu bardağın içine doldurdum. Bir bardak suyu hızlıca boş mideme indirdikten sonra vakit kaybetmeden hemen ikinci bardağımı içtim ve doyumsuzca üçüncü bardağımı içtiğim sırada arkamda yeniden onun varlığını hissettim. Bedenim onun fizyolojik varlığına tepki olarak anında kaskatı kesilirken yutkundum ve bardağı tezgahın üstüne bıraktım. "Arkamdan çekil." diye tısladım avuç içlerimi tezgah mermerine yaslarken. Derin bir nefes aldığım esnada ondan kısık ama soğuk bir gülüş işittim. "Hislerim kuvvetli diyorsun?" diyerek kendini tezgaha yasladı. Artık arkamda değil yanımda duruyordu. Omzumun üstünden ona baktığımda ise dikkatlice beni incelediğini gördüm. "Bakma öyle." "Nasıl bakmayayım?" "Dikkatlice. Rahatsız ediyorsun." derken çıplak ayaklarımdan birini istemsizce diğer ayağımın üstüne koymuştum. Uyandığım oda sıcak olabilirdi ama burası buz gibiydi ve üşüyordum. Tekrardan sıcaklığın içine kendimi atmak istiyordum ama önce bacaklarıma bir şeyler geçirmem gerekiyordu. "Sorularıma cevap verirsen sana öyle bakmaya son vereceğim." dedi. Sesi bu sefer sakindi ve anlaşmak istiyor gibi çıkıyordu. Hatta altını biraz daha irdelesem biraz da yardım bulabilirdim sesinde ama ona her baktığımda gözlerinde sadece babamın cesedi beliriyordu. Bu görüntü zihnimden silip atmak istesemde maalesef atılacak bir görüntü değildi. Özgür Şahin'in varlığı zihnimden asla atamadığım babamın cesedinin görüntüsünü sanki o anı tekrar tekrar yaşıyor muşum gibi hissettiriyordu. Kalbim sürekli olarak ağrıyor göz pınarlarım ağlamam ve rahatlamam için yalvarıyordu. Ama kendime hakim olmak zorundaydım bunu biliyordum. Aksi halde kesinlikle babamın intikamını alamayacaktım. Bende burada babamın katilinin yanında ölüp gidecektim. "Ne soruları?" dedim bilmiyormuş gibi. Midemdeki kasılmalar artmaya devam ederken yüzümdeki ifadeyi korudum ve bedenimde çektiğim acıyı yüzüme yansıtmadım. Soğuk ve çarpmanın etkisinden oluşan ağrılar beni çok yıpratmıştı. "Gecenin vakti evimin önünde ne işin vardı?" "Kaçıyordum." dedim önceden hazırladığım yalan metnimi unutmadan okumaya başlarken. Aslında bana çarpmasaydı o anda korkuyla kapısına vuran basit bir kız olacaktım. Bana kapıyı açtığı sırada ona sığınıyormuş gibi davranıp gidecek hiçbir yerimin olmadığını söyleyerek yakasına yapışacak hayatına dahil olacaktım. Söylerken oldukça basit bir plan gibi görünebilirdi ama aslında oldukça zordu. Öyle kolay değildi bir insanın hayatına yapışmak bir anda dahil olmak... Eminim yabancı biri tarafından öldürülmekten daha kötü bir şey varsa o da güvendiğin kişi tarafından öldürülmekti. Benim amacım Özgür Şahin'e bunu yaşatmaktı. Babamı öldürdüğü gibi ölmeyecekti. O güvendiği sevdiği bir insan tarafından öldürülecekti. Özgür Şahin'e bunu yaşatacaktım. Yemin ederim yaşatacaktım. "Kimden?" "Bir grup erkekten." dedim basit ve hızlıca. Gözleri gözlerimi okumaya çalışırcasına beni incelerken ifadesiz bakışlarıma birde umursamazlık ekledim. "Evin yok mu senin?" diye sordu bu sefer. Dediği şey kalbimi burkmuş gibi derin bir nefes aldığımda "Artık yok." dedim. "Neden?" "Dayımla birlikte yaşıyordum. " Derin ve titrek bir nefes alarak devam ettim. "Ve o da bana saldırmak istedi maalesef. Bende elime ayakkabılarımı aldığım gibi kaçtım." Keskin bakışlarında bir an acıma duygusu görür gibi oldum. Kahverengilerinde anlık bir yumuşama belirdi ama hemen ardından yok oldu. "Yağmurdan kaçarken doluya tutuldun yani? Gidecek bir yerin yok mu?" "Hayır yok." diyerek başımı salladım. "Adın ne?" "Umut." dedim bir an boş bulunarak. Sonra benim Umut Gümüş olduğum gerçeğini anlayacak korkusuna hızlıca "Umut Koçer." dedim halbuki Damla'nın sadece soyadını değil adını da kullanacaktım. Damla Koçer olacaktım onun yanında Umut değil. "Umut?" dedi sorar gibi. Bir an kalbimde midem gibi kasıldı ve kan pompalama işleminden mahrum kaldı. Ben içimde telaşla benim kim olduğumu anlayacak diye ona bakarken o beni şaşırtarak güldü. Ah gülüşünü siktiğimin evladı, canını alırken bende öyle güleceğim. "Daha önce hiç adı Umut olan bir kızla tanışmamıştım." "Umut unisex bir isim." dedim hızlıca savunmaya geçerek. İsmimle alay edecek olursa sakatlık makatlık dinlemek yemin ederim tezgahı sökerek girişirdim buna. "Güzel bir isim." diyerek sanki cümlemi tamamladı. Aramızda sessizlik yaşandı ve o anda gözlerimizi birbirimizden hiç ayırmadık. Sessizlik uzayıp giderken bir anda "Senin adın ne?" diye sordum. Cevabını bilsem de sırf bakışlarının yoğunluğu azalsın diye sormuştum. "Özgür Şahin." dedi kısaca. Adını normal bir şekilde söylemiş olsa da soyadını söylerken sesini kısmıştı. Nedenini sorgulamadım. Umurumda da değildi. "Burada mı yaşıyorsun?" diye sorarken o bedenini benim bedenimin hizasından ayırmış ve karanlık ortamda fosforumsu mavi renkte ışığı yanıp sönen şeye adımlamıştı. Bir an sonra içini açtığında buzdolabı olduğunu anlamıştım. "Kısmen." dedi sırtı bana yüzü buzdolabına dönükken. Dolaptan bir kaç şey çıkardı ve ikimizin arasındaki mutfağın büyüklüğüne uyum sağlayan üstü bomboş olan masaya koydu. Gözlerim masaya koyduklarına kaydığında kahvaltılıklar olduğunu gördüm. "Kısmen derken?" Artık yan durmuyordum ve bedenimi tamamen onun sırtına çevirmiştim. Kalçamı tezgaha yaslarken ise ellerimi tezgahtan çekmemiştim. O ise dolaptan ağır ağır bir şeyler çıkarmaya devam ediyordu. Üzerinde bacaklarını saran bir kot pantolon ve onun üstünde koyu mavi bir tişört vardı. Sol bileğinde oldukça pahalı olduğunu bildiğim Roland marka bir saat vardı. O saatin ne kadar pahalı olduğunu biliyordum çünkü aynısını İtalya'ya gittiğimde babama doğum günü hediyesi olarak almıştım. İçimde yaşattığım duygusal Umut hemen ağlamam için bana emir verirken onu sert bir şekilde azarladım ve zihnimin derinliklerine iterken yanan gözlerimi o farketmeden bir kaç kez kırpıştırdım. "Kafamı dinlemek için geliyorum diyelim." İki tane daha küçük kabı masaya koyduktan sonra birde meyve suyu çıkardı ve onu da koydu. Mutfakta ben yokmuşum gibi davranıp çekmecelerden iki çatal çıkardı ve yakınıma gelip yine bedenimi kaskatı bırakıp nefesimi tuttururken benim su bardağı aldığım yerden iki tane bardak çıkarıp masaya koydu ve dört kişilik masanın baş köşesine oturdu. Ben hareketsiz bir şekilde öylece onu izlerken o da keskin bakan gözlerini bana dikti. "Gel bir şeyler ye." dedi. Sesi soğukluktan uzaktı ama sıcağa da yakın sayılmazdı. Ilıktı ve bu ılıklığın sebebi şüphesiz benim ona anlattığım yalan acıklı kaçış hikayemdi. "Canım istemiyor." dedim. Bu sefer yalan yoktu. Cidden canım istemiyordu. Hele onunla aynı sofrada? Babamın katiliyle aynı sofraya oturup babamı vurduğu elleriyle hazırladığı kahvaltıyı etmek? Kendimi bir yerlerden atasım geldi. "Ben yemek yerken yanımdakinin yememesinden nefret ederim. Otur şuraya ve zıkkımlan." "O zaman yanında durmayayım ben." diyerek mutfaktan çıkmak için ayaklarımı sürümeye başladım ve bir şahin kadar keskin olan bakışlarını üzerimde hissetmenin verdiği rahatsızlığı yaşadım. Cidden soyadı bakışlarına çok yakışıyordu. Gözleri dağın tepesinden aşağıdaki vadide akan ırmaktan su içen bir tavşanı izleyen şahin kadar keskindi. Tek fark, su içen tavşan şahinden bihaberdi ama ben bu adamın varlığının en ufak molekülünü bile hissediyordum. Tam yanından geçip gidiyordum ki sağ eli sertçe sol koluma yapıştı. Ben kolumu çekmek için hamlede bulunamadan gözleri gözlerime odaklı bir şekilde "Otur." dedi. Ancak bir yılan tıslasa bu gerçekçi olurdu. "Bırak!" diye direttiğimde parmakları koluma gömüldü ve canımı yaktı. "Otur. Senin kim olduğunu bilmiyorum ve sana güvenmiyorum. Gözümün önünden ayrılmayacaksın." "Canımı yakıyorsun bırak." "Yüzündeki ifadeden bırak canını yakmayı kolunu tuttuğumu bile sorgulatıyorsun bana." "Bak bir daha dört tırnağımın izinin geçmesini istemiyorsan bırak kolumu." diye tısladım ona tepeden bakarken. Canımın yandığından değildi. Sadece o ellerin babamı öldürdüğünü bile bile bana dokunmasına tahammül edemezdim. "Oturacaksın. Gözümün önünden ayrılamazsın." dedi. Sesi kesin ve geri çevrilemez bir emir yüklüydü. "Tamam Allah'ın cezası bırak!" Kolumu bıraktığında ovalama gereği bile duymadan kalçalarıma değen sandalyeyi çektim ve masaya oturdum. Otururken kazağım hafif yukarı çıkmıştı ve soğuk sandalyeye değen çıplak baldırlarım titremişti. Özgür Şahin gözlerini üzerimden ayırmadan iki bardağa portakal suyu doldurduğunda birini önüme koydu. Portakal suyuna sanki kezzapmış gibi bakarken aynı anda babamla bir anım zihnimde baş göstermişti. Babamla şaşmayan rutinlerimizden biri varsa o da her pazar birlikte kahvaltı edişimizde babamın bana taze portakal suyu sıkmasıydı. Benim için özellikle sıkar kocaman bardağa doldurur ve gözlerimin içine bakarak bitirmemi beklerdi. Ben ise ona gülümseyerek portakal suyumu içerken o dağınık siyah saçlarımı okşardı. Bir an babamın dokunuşunu saçlarımda hisseder gibi oldum. Sanki eli yine başımda usulca kaymış enseme bastırmıştı. Titreyerek kendime geldiğimde Özgür'ün anlam veremediği bakışlarıyla beni izlediğini fark ettim. Bakışlarını umursamazken ellerim portakal suyunu kavradı ve yavaşça dudaklarıma gitti. "Zehir değil merak etme. Seni öldürecek değilim." Aslında öldürseydi çok makbule geçerdi. En azından babama kavuşmuş olurdum. Portakal suyunu dudaklarıma yaklaştırdım ama içindeki sıvıyı mideme gönderemeden tekrar masaya bıraktığımda Özgür'e baktım. Bakışları bendeydi. Cidden o bakışlardan akan saf güvensizlik duygusunu hissettim. Vücudu en ufak bir saldırımı bekliyormuş gibi hazır olda bekliyordu. Ona şu an saldırsam kesinlikle beni dümdüz ederdi. Her şeyi geçtim, zaten şu an yaşamla ölüm arasındaki ince çizgideki dansım onun bana çaktığı tek bir yumrukla ölüm senfonisine dönüşebilir ruhumu çürüyen bedenime bakarken bulabilirdim. Kol kaslarını iyi geliştirmişe benziyordu. Yani puslu karanlıkta uzun kollu mavi renk tişörtünden seçebildiğim kadarıyla. "İçemiyorum cidden." dedim kısıkça. "Zorlama." "İçeceksin." derken sesi stabildi. Aramızda düz bir bakışma geçti ve o sağ kolunu kaldırıp elini masadaki vişne reçeline uzattı. Reçel kasesini önüne çekerken eline çatalı aldı ve resmen reçele girişti. Ben onun iştahla reçel yemesine bakarken o indirdiği bakışlarını tekrar kaldırdı ve düz kahverengileri sabır dilenircesine bana baktı. "Bana bak sinsi panter, o portakal suyunu içeceksin ve bir şeyler yiyeceksin. Rica falan etmiyorum emrediyorum ve sen bana öyle baktıkça gözlerini oymak istiyorum." Bende senin boğazını deşmek istiyorum ama hayatta her istediğimiz olmuyor malesef. "Sana söyledim, yiyemiyorum." "O zaman zorla yediririm. Ve inan ben zorla yedirdiğimde o yemekler ağızdan ulaşmıyor mideye." Belki de ilk kez dediği bir şeye içten içe değilde yüzümle tepki verirken suratımı buruşturdum ve elime çatalı aldım. Çatala siyah zeytini takarken "İğrençsin." diye mırıldanmıştım. "Biliyorum." Umursamazca konuşmuştu. Aslında şu an umurunda olan tek şey önündeki vişne reçeli gibiydi. Regl dönemindeki kız gibi tatlı reçele saldırırken midem bir kez daha burkuldu ve salamura siyah zeytini dişlerimin arasına aldım. Yirmi yıllık ömrümün hiçbir döneminde herhangi bir tatlı şeye onun yaptığı gibi iştahla yaklaşmamıştım. Regl olduğum dönemde bile tek yaptığım bir fincan sıcak çikolata içmekti. Hayatımda neredeyse hiç tatlıya yer vermediğim için kan şekerim çok düşüktü ve buda çok üşümeme sebep olurdu. Aynı şu an olduğu gibi. Gözlerimi ondan ayırmadan ağzıma iki tane daha siyah zeytin attım ve çatalımı peynire götürdüm. Tuzlu süzme peynirdende biraz yedikten sonra çatalı bıraktım ve elim portakal suyuna tekrar gitti. Onun bakışlarının ezici ağırlığını üstümde hissedebiliyordum. Reçelinin son demlerini bitirmekle meşguldü ama gözleri benim üzerimdeydi. Portakal suyunu hızlıca kafama diktikten sonra masadaki başka bir şeye dokunmadım. Taze sıkılmış tadının bozulmadığını anladığım portakal suyunun son damlaları boğazımdan mideme giderken o bardağımı bitirmemi bekliyormuş gibi hemen ayaklandı ve serice masaya koyduklarını tekrar buzdolabına yerleştirdi. Çıkan bulaşıklarıda mekanik bir hareketle lavabonun içine atarken dikkatlice onu izliyordum. Sonunda masayı topladığında bana döndü ve "Dizlerin ağrıyor mu?" diye sordu. Açıkçası soğuktan dizlerimin ağrısını unutmuştum ve o sorunca dizlerim bunu bekliyormuş gibi yine zonklamaya başladılar. "Zonkluyorlar." diye itiraf ettim. "Gel benimle doktor ağrı kesici bırakmıştı." diyerek amerikan mutfaktan çıktığında yapacak bir şey olmadığından onu takip ettim. Kısa ve dar koridora saptığında onun hemen arkasındaydım. Adımları sertti ve tıpkı benim bedenimin olduğu gibi onunda bedeninin kaskatı kesildiğini görebiliyordum. Bir iki adım attı ve adımlarım ona mecburen itaat ederken birden arkasını döndü. Ben onun arkasını dönmesiyle hareketlerime son verirken o elini uzattı ve kazağımı yırtarcasına tutup beni kendine çekerken aynı anda sırtımı duvara yapıştırmıştı. Şaşkınlıktan aralanan dudaklarımdan herhangi bir ses çıkmazken onun bacaklarını kendi bacaklarımın her bir ayrıntısında hissetmiştim. Midem bulandı az önce yediğim her şeyi yüzüne kusacağım zannettim. Avucunun içinde sıktığı kazağımı hâlâ bırakmamıştı. Sert nefesleri yüzüme çarptı ve mengene gibi sıktığı dişlerinin arasından tıslarken kalbim yerinden fırlarcasına hızla atmaya başlamıştı. Soluk alış verişlerim hızlanmış ciğer her saniye daha daha çok hava istercesine feryat etmişti. Özgür Şahin'in sert tepkisinin ardından tilkilerim dahi şoka uğrayarak orda oraya kaçışmaya başlamış beni yalnız bırakmıştı. "Kimsin sen?" diye tısladı dişlerinin arasından. Kehribar kıyametlerinden okuyamadığım bir çok duygu geçiyordu. "Kimsin sen? Kim? "
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD