Babamın bir sözü vardı. Hep kulağımda çınlayan, kendimi her kötü hissettiğimde hatırlayarak huzur bulduğumu anladığım.
Nefes alıyorsan umut var demektir.
Oysa ben artık nefes aldığımı hissetmiyordum. Kabul, ciğerlerime oksijeni dolduruyordum ama iki tane ciğere her an doldurulan oksijen molekülü gerçekten nefes almakla eş değer miydi?
Benim günlerdir ciğerlerime dolmasına izin verdiğim her oksijen zerreciği akciğerlerimi kızıla boyamaktan, bana acı vermekten başka hiçbir işe yaramıyordu. Canımı yakıyor beni mahvediyordu. Aldığım her nefes bana haram gibi hissediyordum. Babam olmadan geçen bu bir ayda haftalarca geçirdiğim sinir krizleri aldığım sakinleştiriciler ardından gözyaşlarım anca dinmeye başlarken doğduğum büyüdüğüm evimden uzaktaydım artık. Oraya da geri dönmek gibi bir şansım yoktu artık.
Aldığım nefes canımı yakıyorsa umut yoktu baba. Çaresiz çırpınan ciğerim seni istiyordu. Seni solumak istiyordu. Seni soluyarak çiçekler açmak istiyordu.
Bilincim kendine gelmenin eşiğindeyken daldığım uykuya geri dönmek istedim. Normalde olsa asla geri dönmeyi istemezdim ama nedensizce son bir ayın en tatlı uykusunun kollarındaymışım gibi hissediyordum. Bunun sebebini sırtımın hissettiği yumuşak yatağa yormak istesemde yoramazdım çünkü benim yatağımda zaten oldukça rahattı. Kesinlikle rahatlıkla alakası oktu çektiğim bu tatlı uykunun.
Bunun sebebi aldığım kokudan kaynaklanıyordu. Burnuma dolan bu koku her ne kadar inanması güç olsa da babamın o çok sevdiğim her babama sarıldığımda içime çektiğim deniz kokusuydu.
Babamın kokusunu soluyordum ve bu kokunun nereden geldiğini bilmiyordum.
Bir an zihnimin bana oyun oynadığını düşündüm ve baygın yattığım yatakta bilincim yarı kapalıyken hissettiğim her şeyin gerçekliğini test etmek istedim. Gözlerimi aralayamadan önce ise aklıma bir anda bir aydır yaşadığım her şeyin bir kabus olduğu düşüncesi zihnimi doldurdu.
Evet her şey bir kabus olmalıydı hayatımın en büyük kabusunu görmüştüm ve sonunda bitmişti. Evimde, odamda yatıyordum bu bu koku yine babamdan geliyordu. Yatağımda oturmuş gülümseyen o gri mavi gözleriyle beni izliyordu babam uyanmamı bekliyordu. Birazdan yine odayı bizim kahkalarımız dolduracak koridordan tüm malik haneye yayılacak ardından güzel bir kahvaltı sofrasına oturacaktık.
Ancak aldığım kokunun bu kadar gerçek olmasının yanında son bir aydır yaşadıklarımı nda gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak şey bir yabancının sesini işitmem ve gerçekliğin yüzüme bir tokat gibi çarpmasını sağladı.
"İyi mi?" dedi tanımadığım o ses. hayatımda ilk kez duyduğum bu ses bana yeniden tüm gerçekleri hatırlattı ve zinim hemen bilincim kapanmadan hemen önce neler yaptığımı bana hatırlattı.
Karanlık bir sokaktaydım. Özgür Şahin'in evini arıyordum. O sırada bir arabayı üzerime doğru sürülürken görmüştüm.
Bu ses hâlâ yarım yamalak kendine gelen bilincimin algıladığı ilk sesti. Ama o kadar uzaktaymış gibi geliyordu ki kulağıma beynimin içinde eko yaptı.
"Dizlerine çok sert çarpmamışsın. İç yapıda sorun olmaz. Sadece bir kaç hafta ezik ve morluklarla gezer o kadar ama bünyesi çok zayıf düşmüş. En son ne zaman yemek yediğini sorgulamıyorum desem yalan olur. Ateşi de var bu kızın ya çok soğukta kalmış ya da cidden geldiği yerde kötü bir hayat sürüyordu. Bedeni çok çökmüş." dedi ikinci bir erkek sesi. Kendine gelmeye başlayan bilincim vücudumun uzuvlarını hissetmeye başladığında diz kapaklarımdaki zonklamayı ve zonklamanın verdiği o acıyı iliklerime kadar hissettim.
"İyi o halde." lafını ilk sesini duyduğum erkek söylemişti. Sanırım odada üç kişiydik ve oda dışarıdaki soğuğa tezat olarak vücudumu gevşetecek kadar sıcaktı.
"Özgür, nereden buldun bu kızı?"
Kulaklarım bu iki hece beş harften oluşan ismi duyduğu anda bedenim olduğum yerde kaskatı kesildi ve belli etmeden dişlerimi sıktım. Her ne kadar gözlerim göz kapaklarımın örtüsüne sığınmış olsa da daha önce hiç görmediğim o delici bakışları yüzümün her detayında hissedebiliyordum.
"Bulmadım birden karşımda belirdi."
Demek direksiyonda gördüğüm esmer erkek yerde ararken gökte bulduğum Özgür Şahin'den başkası değildi. İçimdeki yakıcı his ağır ağır ilerleyerek bir yılan gibi kıvrıldı ve tilkilerime fitili ateşlerken beynimde kanlı bir mahkeme baş gösterdi.
Söz geçirmeye çalıştığım tilkilerden bir kaçı hemen şimdi yerimden fırlamamı ve elime ne geçerse onunla Özgür'e saldırıp kanını bu odadaki dört duvara sıçratmam gerektiğini söylüyordu. Bunları diyen mantıksız ve neler olacağını önemsemeyen taraftı. Mantıklı tarafım ise sakin kalmamı ve öncelikle kendime gelmemi söylüyordu. Güçten düştüğüm yetmemiş birde sakatlanmıştım. Aksilikler boy boy baş gösterirken şu an için tamamen üzerinde uzandığım bu yatağa mahkumdum ve beni sakinleştiren tek şey buram buram solduğum babamın eniz kokusuydu. Koku nerden geliyordu bilmiyordum ama sanki babam yanımda gibi hissediyordum. Sanki tam baş ucumdaydı. Gözlerimi hafifçe aralama gafletinde bulundum. Gerçekten baş ucumda babamı görmeyi beklerken aslında baş ucumda oturan kişinin Özgür Şahin'i görünce vücudumun her bir yerine teker teker ince iğnelerin saplandığını hissettim ve şok içerisinde gözlerime yeniden kapanma emri verdim. Kendime geldiğimi anlamamaları gerekiyordu bilincimin kapalı olduğunu düşünürken neler konuşacaklarını duymam gerekiyordu. Özgür Şahin'in bildiğimi bilmediği her bilgi benim avantajımdı.
"Güzelmiş." dedi Özgür'e ait olmayan diğer ses. Sesi resmiyetten uzaklaşmış hatta isim verecek olursam çürümüş ciğerin görüntüsüne bürünmüş kokusuyla örtünmüştü.
Derin bir nefes alma işittim. Ardından dizlere vurulan avuç içi ve ayağa kalkarken yatağın çıkardığı gıcırtı. Sonra ise Özgür'ün sesi.
"İşin bittiyse seni postalayalım Mert. Gözlerini çek kızın bacaklarından oyar götüne sokarım yoksa. Seni buraya yavşaklık yapman için değil doktorluğunu yapman için çağırdım."
Mantığım bu edepsiz ve sapıkça olan cümleye şiddetle yüzünü buruştururken yüzümdeki ifade yerini korumuştu.
"Bakılmayacak gibi değil. Neyse, bu kızın ayağa kalkabilmesi için beslenmesi gerek ama vücudunda herhangi bir vitamin barındırdığından şüpheliyim. Kan tahlili yapmak gerekir. Ben gideyim sana iyi eğlenceler."
Son iki kelimede sesinin altındaki imayı anlamamak için beynimin yaşamsal fonksiyonlarını kaybetmesi gerekirdi. Bu Mert denen şerefsizi o an aklıma kazıdım. İyileştiğim zaman Özgür'den önce haklamam gereken biri varsa o da Mert denen ve kendini doktor sanan pislik röntgenciydi.
Kapının açılma sesini duydum. Ardından odaya dolan soğuk hava çıplak olduklarını anladığım bacaklarımı üşüttü ve kapı tekrar kapandığında içeride derin bir sessizlik yaşandı.
Sessizlik uzadı uzadı. Tam odada yapayalnız olduğumu düşünüp göz kapaklarıma açılmaları için emir verdiğim esnada bana doğru gelen ayak seslerini işittim. Gözlerimi aralamazken ayak sesleri çok yakınımda durdu ve hemen ardından yüzüme bırakılan nefesi hissettim. Bu kadarının fazla olduğunu düşünen tarafım şu an gözlerimi açmamı ve yakınıma sokulan şu adamı boğazlamamı söylüyordu ama sakinleşmek zorundaydım. Doğru anı kollamalıydım.
Özgür bir nefesini daha yüzüme verdi ve nefesi elmacık kemiklerime, göz kapaklarıma ve dudaklarıma çarptıktan sonra etrafa yayıldı. Verdiği nefesi ferah kokuyordu. Sanki fesleğen yaprağı çiğnemiş gibiydi.
"Uzun zamandır uyanık olduğunu biliyorum. Aç gözlerini."
Konuşurken verdiği sert nefes bu sefer göz kapaklarımı titretti ve kirpiklerim hafifçe aralandı. Yine de gözlerim karanlığın esaretinden kurtulamamıştı.
"Aç gözlerini sinsi kız. Aç ve bana kim olduğunu söyle."
Ecelin. dedi tilkilerimden biri. O anda gri mavi gözlerim hayatında ilk kez gördüğü kehribar gözlerle denk geldi ve gözlerim bu kehribar gözlere prangalandı. Özgür Şahin'in gözlerindeki kızıl ateş öyle büyüktü ki bir an içimi gözleriyle tutuşturacak beni kül edecek sandım. Huzursuzca kıpırdanmak istediğimde ise sağ kolumun dirsek içinde bir yanma hissettim.
Göz kapaklarım bu sefer açılmak için titrediler ve yavaşça aralandığında gözlerim odağına ilk olarak bir çift kahverengi gözü hedefine aldı. Keskin bakan kısık bakışlar ve küçülmüş gözbebekleriyle bana bakan kahverengileri incelerken o kahverengiler de odağına benim mavi gri intikam ateşi ile yanan gözlerimi almıştı. Çok kısa bir an gözlerimi gören Özgür Şahin'in gözlerinde şaşkınlık dolu bir ürperti hissettim. Yüzümü inceleyen gözlerinden geçen o şaşkınlık ifadesi göz bebeklerinin büyümesine bana kilitlenlemesine sebep oldu. Kendisi de farkında olmadan şaşkın bir ses tonuyla "Sen, " diye fısıldarken bana bakan gözlerinin esareti altında bir an için neler olduğunu anlayamadım. Beni tanıyor muydu yoksa? Nasıl tanıyabiliyordu? Hayatım boyunca beni hiç görmeyen bu adamın gözlerimle ilk kez buluştuğu anda yüzünde beliren şaşkınlık dolu ifadenin sebebi neydi?
Özgür Şahin'de verdiği tepkinin aşırılığını farketmiş olacak ki kendisini hemen toparladı ve yüzüne saniyesinde bir maske geçirdi. Göz bebekleri göz bebeklerimi esareti altına almışken küçüldü ve hızlı nefes alıp verişleri bir anda sakinleşti. İkimizin kalbinin hızlı atışları odada saatin tiktakları gibi yankılanırken neler olduğunu halen anlayamıştım.
Bir süre sakince nefes alarak onun yüzüme çok yakın duran yüzünü inceledim. Kaşları benim ince kaşlarımın aksine daha kalıncaydı ve hafifçe hilal şeklini almıştı. Gözleri kısık bakıyordu ve kirpikleri takma kirpik takan bir kadını bile kıskandıracak şekilde kıvrık ve uzundu. Burnu düzgünce insede hokka burunlu değildi ve başka burunlara oranlara yüzüne daha yayıkçaydı. Alt dudağı dolgun, üst dudağı alt dudağına göre daha inceydi. Yüzü oldukça biçimli ve sertti. Kirli sakalları yüzünü çevrelemişti. Keskin ve biçimli çene hatları yüzünü tamamlarken bir an için yüzünün ne kadar eşit ve düzgün olduğunu düşündüm.
Yüzü pürüzsüz değildi aksine kirli sakalları vardı ve saçları en az benim saçlarım kadar siyahtı. Ama kıvırcıktı. Saçlarındaki bukleler bir bir alnına dökülürken her bir bukle iri dalgalar halinde yüzünü çevreliyordu.
Gözlerim odağına ondan başkasını almamış olsa bile sağ kolumda serum takılı olduğunu anlayabiliyordum.
Aramızdaki sessizlikte serumun her bir damlayışı bir çığlık gibiydi zaten. Sağ elini başımın yanına koymuştu ve hemen dibimde oturuyordu. Aramızda mesafe olmasına rağmen bana çok yakın gelmişti.
İçimde barındırdığım vahşi kişilik kendisini bana gösterirken korunma içgüdüsüyle sol elimi havaya kaldırdım ve o ne olduğunu anlamadan sertçe ittirdim. Geriye doğru giderken bedeni kolunuda çekmişti ve rahat bir nefes alabilmiştim. Elim direkt yarısı bitmiş seruma gittiğinde yaşayacağım fiziksel acıyı umursamadan serumun iğnesini kolumdan çektim. Canımın acısına dişlerimi birbirine bastırdım ve sol elimin işaret ve orta parmağını iğnenin girdiği yere bastırarak kolumu büktüm. Aynı anda sırtımı doğrultmuştum.
"Uzak dur." diyebilmiştim sadece. Az önce uyguladığım gücün aksine sesim oldukça cılız çıkmıştı.
"Vahşiyiz diyorsun ha? Nesin sen? Panter mi?"
Sesinden yoğun bir alay akıyordu. Ona bakmasam bile sırıttığını anlayabiliyordum. Yalnız sırıtması normal bir sırıtma değildi, oldukça sertti.
Gözlerimi kolumdan çekip saçlarımın arasından ona baktım. Eğer gözlerimin içine biraz dikkatli baksaydı içimde kaynayan nefret kazanını görebilirdi.
Bakışlarım ondan çıplak bacaklarıma kaydı. Babamın kazağı bacaklarımın küçük bir kısmını kapatmıs olsa da geri kalanı açıktaydı ve iki diz kapağımdaki ezilmeyi görebiliyordum.
"Öldürüyordun beni!" dedim tükürürcesine. İçten içe sakinliğimden dolayı mantığım beni ayakta alkışlıyordu. Tamam adamı geri püskürtmüş olabilirdim ama boğazına parmaklarımı sarmadığım için kendimle gurur duyuyordum.
"Birden önüme çıkan sendin."
"Ben zaten oradaydım ferrari kullanır gibi daracık sokağa giren sendin."
"Ne işin vardı orada?" diye sorduğunda saçlarımın arasından ona düz düz bakmaya devam ettim ve "Sanane." diye cevabı yapıştırdım.
Aldığı cevap hoşuna gitmemiş olacak ki yüzüme dökülen siyah saçlarımı parmaklarına hızlıca doladı. Ben bırakması için herhangi bir tepkide bulunamazken seri bir şekilde saçlarıma asıldı ve başımı geriye çekerken boynum onun gözlerine sunuldu. Saç diplerim acımıştı acımasına ama yüzümdeki o ruhsuz ifade değişmedi.
"Bana bak küçük panter sorularımın cevapsız kalmasından hiç haz etmem. Bana cevap ver."
"'Sanane' lafıda gayet bir cevaptı." dedim düz düz. Ancak bu cevabımda onun hoşuna gitmemiş olacak ki bileği saçlarıma daha güçlü asıldı.
Bu sefer cidden canım yanmıştı.
İnleyerek sol elimle onun saçlarıma asılan kolunu kavradım ve tırnaklarımı var gücümle koluna bastırdım. Belirgin damarlarındaki kan akışını bir an görür gibi oldum ve gözlerimi hızlıca açıp kaparken tırnaklarımı koluna gömdüm. Parmak uçlarımda onun kanının akışkanlığını hissettiğimde ise bundan sadistçe bir zevk almıştım.
Özgür'ün saçlarıma dolanan parmakları gevşedi ve sonunda saçlarımı ondan kurtarırken tırnaklarımı kolundan çektim. Ateşe dokunmuşçasına benden uzaklaşırken sağlam eli benim tırnaklarımla kanattığım koluna kapandı. Uzunca bir süre dört tırnak iziyle gezecekti ama yine de şanslıydı tırnaklarım temiz olduğu için iltihap kapmayacaktı.
"Seni hemen şuracıkta duvardan duvara çarparak öldürmemem için tek bir sebep söyle." diye tısladı. Ah canını yakmıştım besbelli.
"Çünkü önce sen saldırdın." dedim hemen.
"Hazırcevap." dedi o da serice ve benden uzaklaştı. İçimdeki Umut'la birbirimize beşlik çakarken oyun daha yeni başlıyor diye mırıldanmıştık.
"Sen cidden sinsi bir pantersin." derken kolundaki tırnak izlerini inceliyordu.
"Saçlarıma saldırmasaydın sende. Bir kadının ne olursa olsun saçlarına zarar verilmez ögretemediler mi sana insanlık yoksunu?" dedim ters ters. Ağlamamak için zor duruyordum aslında. Babamın taparcasına okşadığı saçlarıma bildiğin at yelesine asılır gibi asılmıştı şerefsiz. Tırnaklarımı koluna geçirdiğim gibi boynuna geçirmemek için zor duruyordum.
"İnsanlık yoksunu?" derken iki kaşıda havaya kalkmıştı. Gözleri alayla bakıyordu yüzüme şu anda. Eğer boğazım susuzluktan çatlamış toprak gibi kurak olmasaydı suratına tükürebilirdim ama kuruluktan dudaklarımda çatlamıştı.
"Bence benimle olan konuşmalarına dikkat et acımam seni bu halde kapının önüne koyarım dışarıdaki pezevenkler vücudunun her yerine dizlerinle uygun morluklar açarlar ve bundan büyük zevk alırlar."
Söylediği şeyde herhangi bir ima yoktu. Aksine açık açık söylemişti. Beni dışarı atarsa tecavüze uğrardım ve yardım dahi etmezdi.
Bir an dediği şeye gülmek istedim. Ben ve tecavüze uğramak? Cidden benim kim olduğumu anlamamıştı. Öldürdüğü adamın kızıydım ben. Umut Gümüş'tüm ve o benden bihaber babamın yerine geçmişti.
"Edepsiz." diye tısladım ona bakmayı sürdürürken. O ise kısaca dudaklarını yukarı kıvırdı ama hemen ardından yüzüne soğuk bir ifade yerleştirdikten sonra odadan dışarı çıktı.
Bir süre hareketsizce olduğum yerde bekledim. Bu esnada odayı incelemiştim. Oda küçüktü ve koyu renk bir yatak küçük bir çalışma masası, tahtadan bir gardıroptan başka bir şeyi barındırmıyordu. Birde bordo renginde deri tekli koltuk vardı ve üstünde de siyah taytım. Acaba taytımı o mu çıkarmıştı? Yoksa şerefsiz muayeneci Mert mi? Her ikiside midemi bulandırırken yüzümü buruştururken doğrulduğum yatakta ayağa kalkmak için hareketlendim. Diz kapaklarım zonklamasına ve her hareketimde ise daha çok acımasına rağmen umursamadım. Dişlerimi sıkarak ayağa kalktığımda ayaklarımı ağrıyan diz kapaklarım yüzünden sürüyerek yürümeye başladım.