GİRİŞ
Yıldızları göremiyordu genç kız. Baktığı karanlık gökyüzünde ne bir yıldız vardı ne de ayın herhangi bir evresi. Karanlık tüm şehri esir almıştı. Gökyüzü bile aydınlatmak istemiyordu genç kızın ruhunun içindeki amansız karanlığını.
Derin bir nefes aldı ve yavaş yavaş nefesini bırakırken bakışlarını koyu mavi çarşaflarla örtünmüş gökyüzünden çevirip kasvetli odasına çevirdi. Odası loş turuncu ışıkla aydınlatılmıştı ve detayları görmesini engelliyordu ama yirmi yılı bu odada geçmiş kız odasının her bir detayını ezberine kazımıştı.
Dışarıdan gelen seslere her ne kadar kayıtsız kalmak istese de sesler yavaş yavaş artmaya başlayınca kulak kabarttı ve odasında gökyüzüne açılan penceresinin önünden kalktı. Loş turuncu ışığın altında yürürken ince bedeninin içinde barındırdığı gücün aksine kar tanesi gibi salınıyordu genç kız.
Bağırışlar teker teker arttı ve kızın içine korku ince düğümlerini ilmek ilmek işlemeye başladı. Her bir ilmek kızın nefes almasını daha da zorlaştırıyor gibiydi. Aldığı derin nefesler bir işe yaramıyor genç kızın ciğerleri her nefeste daha da güçlü nefes almasını istercesine kıza haykırıyordu. Hayra alamet değildi bu kargaşa. Babası asla izin vermezdi kargaşa çıkmasına 21 yıllık hayatında olduğu ortamda her zaman için sukunet baş gösterirdi. Kızının ruhsal sağlığı için huzurlu bir ortam babasının yegane amacıydı. Neler oluyordu dışarıda? Neden bu kadar gürültü mevcuttu?
Sıcak avuç içi odasının kapısının soğuk kulpunu kavradı ve ince parmakları kulpa dolanırken derin bir nefesi ciğerlerine doldurmak için kendine zaman tanıdı. Bu zaman dilimi her ne kadar kendisine bir insanın ömrünü tamamladığı süre gibi gelse de aslında tek bir kalp atışlık andı.
Kapı kulpunu çevirdi ve kapıyı araladığı sırada kendisini odasından daha koyu bir karanlık selamladı. Bu karanlık dar ama oldukça uzun koridorun en sonundaydı genç kızın odası. Başını odasının kapısından çıkardığında ise koridorun başındaki kalabalığı belli belirsiz gördü babasının kopyası olan parlak gri mavi gözleri kızın. Neden insanlar ortak bir alanda toplanmıştı ki ? Önemli bir durum mu mevcuttu?
Bedenini tamamen odasından çıkardı ve karanlık koridora teslim etti ince bedenini o an soğuk zeminle temas eden çıplak ayakları üşüdü. Üzerinde siyah bir tayt ve siyah bir askılıdan başka hiçbir şey yoktu. Uzun siyah saçları kendisinden ayrı bir galaksi yolunda ilerliyor gibi sarlınıyordu kızın sırtında. Babası kızının saçlarını çok severdi sırf bu sebepten ötürü yıllardır saçlarını kısaltmazdı genç kız. Zira kendisine de uzun siyah dalgalı saçları oldukça yakışıyordu. Odasının kapısını sessiz bir şekilde kapattı ve çıplak ayaklarıyla ilerlerken koridor boyunca babasının odasına baktı. Geniş ve büyük odanın kapısı açıktı ve odada yegane babası yoktu.
Oysa kızını çıplak ayakla görse babası çok kızardı.
Adımlarını hızlandırdı ve tünel gibi olan karanlık koridorun çıkışına iyice yaklaştı. Kız yaklaştıkça büyük kalabalıktan çıkan sesleri ayırt etmeye başlamıştı.
"Küçükhanım görmesin." lafını duydu birinden. Bu kişi şüphesiz babasının can dostu, kendisinin amcası bildiği Fikret Kızılca'ydı. Bahsettiği küçükhanımda kendisinden başkası değildi.
Neyi görmemeliydi? Ne saklanmaya çalışılıyordu kendisinden şu anda?
Sesler arasına karışan hıçkırık ve burun çekmeleri duyabiliyordu. Birileri mi ağlıyordu? Neler oluyordu?
Genç kız yavaşça bir iki adım daha attı. Artık karanlıkta değil aydınlığa teslim etmişti siyahlar içindeki narin bedenini.
Kalabalığın özenle çevrelediği şeye bakmak için bir boşluk yaratmak istese de başarılı olamadı. Merak içerisindeydi. Kendisinden ne saklandığını bir an önce görmek ve merakını gidermek göğüs kafesinin üzerindeki bu iğrenç ve iflah olmaz baskıyı kaldırmak istiyordu. Heyecanla karışık mide bulantısının sebebi kendisinden saklanan şeyin merakı ve içinde uyandırdığı korkuydu. Malik hanede olan herkes toplanmıştı resmen. Ve herkesten cümleler arasında acılı iniltiler dökülüyordu. Her bir inilti kızın kalbine batan iğneden farksızdı. Her bir inilti kızın kalbine yeni bir korku tohumu ekiyor alınan her nefes o tohumları hızlıca filizlendiriyor ve filizler hızlıca kızın göğsünden boynuna dolanarak nefes almasını engelliyordu.
Bir iki adım daha yaklaştı. Artık merak ettiği kendisini korkutan şeye çok yakındı. Tek yapması gereken uzun boyunun avantajını kullanmaktı. Başını kaldırmak ve önündeki bedenlerden üste çıkarak neye bakıldığını görmekti yapması gereken.
Ancak beklediği kadar şanslı değildi genç kız. Fikret amcası aniden arkasını dönünce göz göze geldiler ve genç kız ana rahmine bile düşmeden önce babasının yanında olan adamın gözlerinde ilk kez kor acıyı gördü. Fikret amcasının gözlerindeki saf acı bu anı bekliyormuş gibi kızın kalbine düştü ve o anda amcasının gözleri doldu.
"Amca?" dedi adamın kızıl kahverengi gözlerine bakarken. Farkında olmadan kendi gözleri yanmaya başlamış parlak mavileri berraklaşmıştı. kalbi hızla atıyor iyi bir şeyler duymak için kızın gri mavi gözleri adeta yalvarıyordu amcasına. Kasım ayının soğuğu değilde amcasının gözlerindeki acı dolu bakış titretti kızın narin bedenini.
"Kızım odana git." dedi sadece Fikret titrek bir sesle amcası. Her zaman gür çıkan ses adeta yalvarır gibi kıza fısıldıyordu.
Genç kızın doğal kavisli kaşları çatıldı ve soru dolu yüzüyle amcasına baktı.
"Neler oluyor burada? Neden herkes ağlıyor? Kötü bir şey mi oldu?" dedi ama sesi naif görünen vücudunun aksine sert ve ölüm gibi soğuk çıkmıştı. Halbuki kendini zorlayarak konuşabilmişti. İçindeki korkusundan beslenen filizleri kızı öyle sıkı boğuyordu ki bırakın konuşmayı nefes alacak gücü kendinde bulamıyordu.
"Kritik bir durum var sadece odana git sen ben geleceğim yanına."
Fikret amcası kızı zayıf kolundan tutarak döndürmeye çalıştı ama o anda ki boşluktan istifade kız göreceğini görmüştü.
"Baba." kelimesi döküldü iki titrek dudağının arasından. Az önceki soğuk ses gitmiş, yerini lavlar içinde fokurdayan bir acıya bırakmıştı. Genç kız inanamazcasına tekrarlama emri verdi beynine iki hece tek kelimeyi.
"Baba?"
Bir an sessizlik yaşandı. Neler olduğunu anlayamayan ve anlasa dahi inkar etmek isteyen beyni sanki darbe almışçasına afallamış kızın berrak gözleri kararmıştı. Bir an dayanamayarak gözlerini sıkıca yumdu ve hızla atan kalbine sakinleşme emri verdi ve gördüklerinin gerçek olmadığına inanmak istedi. Gözlerini tekrar açtığında gördükleri silinecekti. Gerçek olamazdı hiç bir şey.
Ancak her şey tüm çıplaklığı ile kızın iri mavi dolu gözlerinin önündeydi. Her şey gerçekti ve tamda şu anda yaşanıyordu. Hiç bir şey değişmeyecekti.
Genç kız amcasının omzunun üstünden ömrü boyunca unutamayacağı görüntüye bakarken duran zamanı harekete geçiren, akreple yelkovanı ortadan ikiye genç kız için bir daha asla bir araya getirmeyecek şekilde ayırırken büyüdüğü malik hanenin duvarlarında genç kızın ilk kez acı dolu vaveylası yankılandı ve duvarlar bu vaveylaları sonsuza dek içine hapsederek her seferinde kıza hatırlatmak için kendilerine sakladılar.
Şüphesiz ki kalbi en ağır acının altında eziliyordu şu anda.
*******
"Yolculuk zamanı yaklaştı biliyorum,
Bir yandan içimde bir şey acımakta
Ah ciğerim yanıyor, her gün biri gitmekte
Ah yüreğim kanıyor her an bir şey bitmekte."
BİR
Adım Umut.
Dolunay Umut Gümüş.
Adımın Umut olması sizi yanıltmasın. Çünkü ben bir kızım.
Türkiye'de her şeyiyle dikkat çeken Atalay Gümüş'ün tek çocuğuyum.
Aslında babamın dikkatini çektiği kişiler iş adamları veyahut diğer kişiler değildi.
Sumur dünyasıydı.
Babam bir işadamı değildi. Ya da ünlü bir aktör. O Sumur dünyasının babasıydı.
Tabii iki hafta önce öldürülmeseydi hâlâ o konumda olacaktı.
Ciğerlerimdeki yangına yeni bir oksijen yollayarak ateşimi büyüttüm. İçim alev alev yanıyordu iki haftadır. İki haftadır içtiğim su aldığım nefes baktığım gökyüzü bedenim dahi alev alev yakıyordu beni. Ruhum bir volkanın içine düşmüş yanıklar içinde elleri ile kurtulmaya çalışıyordu lakin ben onun kurtulmak için attığı amansız çığlıklara haykırışlara kulak tıkıyordum. Ciğerim yanıyordu sonu gelmez bir ateş içerisinde kavuruluyordu ve ben acımı dindirecek hiç bir şey yapamıyordum. Aldığım sakinleştiriciler bedenimi aptallaştırıyor beynimi uyuşturuyor beni odamdaki bitkiden farksız kılıyordu. Kolumu kaldıracak gücüm dahi olmazken beynim olanları ve yaşadıklarımı her algılamaya başladığında sinir krizi geçirmeye başlıyor kendimi yine koluma sakinleştirici yapan doktora baygın gözlerle bakarken buluyordum.
Sonrası uzunca bir süre karanlık oluyordu. Kendimi dahi hatırlamazken neler olduğunu algılamaya çalışıyordum.
Algıladığım anda ise yeniden başa sarıyorduk.
Kapım tıklatıldı ardından usulca açıldığını açık penceremin cereyan yapmasından anladım. İçeriye giren soğuk hava direkt olarak bedenimle temas edip üşütse de umursamadım. Yine de başımı ruhsuzca baktığım gökyüzünden çevirmedim. Son iki haftadır bu mekânda kapımın tıklatılmasından başka ses duymuyordum zaten. Mekanda babamla birlikte ölmüştü sanki. Ne bir insan ne bir nefes ne de başka bir kapının açılma sesi yoktu iki haftadır.
Eskiden sabahları gözümü açtığımda açık penceremden kuşların sesini duyardım. Sonra kapım açılırdı ve babamın kokusunu solurdum hemen. Yine de uyuduğumu düşünüp beni uyurken sevsin diye hareket etmezdim yatakta. Sonra ise kahkahalarımız koridor başına kadar uzanırdı.
Tam iki haftadır bunların hiçbiri olmuyordu.
Bir daha da asla olmayacaktı.
"Umut?"
Bu sesin sahibini en az babamın sesini tanıdığım kadar tanırdım. Beni daha bir günlük bebek iken görüp kardeşim oldu diye sevinen Oğuz Kızılca'dan başkası değildi. Belki de babamın yanıma yaklaşmasına izin verdiği tek erkek, arkadaş olmama göz yumduğu tek kişiydi Oğuz. Ondan başka bir arkadaşım hiç olmamıştı. Ondan başka kimseyle konuşmamıştım bile.
Tabi bir kişi hariç. Bazen Türkiye'de kalıpta burada olmaktan bunaldığımda babamın yanına gitmeme izin verdiği arkadaşım Damla'yı saymazsak. Damla'yla aynı yaştaydık ve babam sayesinde tanışmıştık. Benim bir kız arkadaşa ihtiyacım olduğunu düşündüğü için Damlalara bırakırdı. Damla'da benim aksime babasız büyümüştü ama babasını aratmayacak bir annesi vardı.
Benimde babam vardı annemi aratmayacak ama artık o da yoktu.
Sanki avuçlarımda uçmasın diye sıkı sıkı tuttuğum kuşumu parçalayarak almışlardı benden. Şu an ise avuçlarımda olan tek şey bir daha asla gelmeyecek kuşumun yumuşak mavi tüyleriydi.
Bir daha asla gelmeyecek. Bu gerçek canımı öyle çok yakıyordu ki... İçimi yakıp kavuruyor küle dönüşmem ardından hain ayaklar küllerin üzerinde tepinerek küllerimi yok ediyordu.
Başımı sabit tutmaya devam ederken yukarıya çektiğim dizlerime sardığım güçsüz kollarımı sıktım. İçten içe dudaklarımı çiğnemiştim. Oğuz'da benim gibi pencerenin kenarına oturdu ama benim aksime gözleri bana bakıyordu. Bakışlarında ki tatlılık akışkan bir karamel gibi içime aktı.
"Uyumadın mı hiç?"
Dediğine bir an cidden gülecek gibi oldum. Gözlerimi kısarken uzun kirpiklerim birbirine karıştı ve kara mavi gökyüzüne puslu bir açıdan baktım.
Uyku bana düşman olalı iki hafta olmuştu. Şu iki haftada en uzun uykum dört saat sürmüştü. Onun dışında kesik kesik uykular çekiyordum ve bölünmüş uyumaktansa uyumamayı tercih ederdim. Gözlerimi kapasamda kapamasamda aklımda sadece tek bir görüntü oluyordu.
Babamın cansız bedenini malik hanenin zemininde yatarken gördüğüm o iğrenç gerçek...
"Hayır." dedim kısaca. Sesim uzun zamandır konuşmadığım için pürüzlü ama soğuk çıkmıştı.
Şu hayatta babam dışında kimseye içten bir şekilde gülmemiştim. Babam dışında kimseyle sıcak konuşmamıştım. Yüzümde kanlı bir maske vardı ve o maskeyi yere düşürebilen tek kişi babamdı. Bilmiyorum neden böyleydi? Belki de aynı kandan olduğum tek kişi babam olduğu için olabilirdi. Ya da beni bırakıp gitmeyen, tek sığınağım babam olduğu için olabilirdi.
Ama babamı da almışlardı benden. Hayattaki tek erkek Gümüş'ü varlığından bihaber oldukları Umut Gümüş'ün tek dayanağını öldürmüşlerdi. Benim kalemin surlarını düşman umursamazca topa tutmuş e yıkmayı başarmıştı. Düşman ulaştığı iğrenç amacına sevinirken ben acı içerisinde yıkılan kaleme bakıyordum iki haftadır.
"Uyumalısın Umut, azıcıkta olsa yemek yemelisin, hareket etmelisin. Günlerdir bu pencerenin önündesin. Güçtende düştün. Herkes senin için çok endişeleniyor."
"Oğuz," dedim zorlanarak. Cidden konuşacak halim yoktu. Aşırı derecede zorlanıyordum konuşurken. Konuşmayı bırakın herhani bir yaşayan varlığın yüzünü görecek halim bile yoktu.
"Rahat bırak beni."
Oğuz önce gözlerime baktı ardından ben başımı çevirince gözleri yüzümü incelemeye devam etti. O hep böyleydi benimle aynı ortamda olduğu her anda gözleri beni incelerdi. Yüzümden başka yere odaklanmaz her seferinde daha detaylıca mimiklerimi hafızasına kazırdı. Akışkan karamele benzeyen kahverengi gözleri yüzüme babam dışında en çok bakan gözlerdi. Derin bir soluk aldığını çıkan sesten anladım çocukluk arkadaşımın.
"Babanın tahtına geçecek kişi belirlendi." dedi bir anda. Sesi jilet kadar keskin, avına yaklaşan yılan gibi sinsiydi. Aynı zamanda biraz korkak.
Gözlerim duymak istediği cümle buymuş gibi kirpiklerimin esaretinden kurtulup aralanırken başım direkt Oğuz'a döndü ve kahverengi gözlerindeki stabil ifadeye odaklandı. Gözlerinden dediği şeyin doğruluğunu ölçtüm ve emin olduktan sonra içimde fokurdayan acı yılan gibi kıvrıldı. Kıvrılan yılanım farkında olmasan bana zehirli diliyle tıslarken zihnimin içinde bir el hareketiyle ona sakin olması gerektiğini belirttim ve eski yerine geri döndererek hızlanan kalp ritmimi umursamadım.
Babamın tahtına geçecek kişi belirlendi demek babamın katili belirlendi demekti. Sumur dünyasında işler böyle yürürdü. Eğer ölen kişinin veliahtı yoksa tahta o kişinin katili geçerdi. Sumur kralının katilinin bu hakka sahip olmasının sebebi ise koskoca şehrin başındaki tek iktidarı öldürebilecek kadar cesur olmasından kaynaklanıyordu. Bir demokrasi ülkesinde yaşamıyorduk. Yeraltı dünyasında hayatımızı devam ettiriyorduk. Bu yeraltı dünyasında ise sadece katil olabilecek kadar gözü dönenler ve güçlüler hayatta kalırdı.
Eğer hem veliaht hem katil yoksa o zaman kanlı bir savaş baş gösterirdi.
Benim varlığımdan neredeyse kimsenin haberi yok diyebilirdim. Dedem bile ölürken Umut Gümüş diye bir torununun varlığından haberdar olmuştu ki bırakın Sumur dünyası benden haberdar olsun. Babam doğduğum günden beri beni özenle saklamıştı. Bu yüzden kimse artık Sumur Gümüş kanını taşıyan birinin var olduğunu bilmiyordu. Onlara göre tek bir kişi vardı ve o da ölmüştü. 3 nesildir devam eden Gümüş hükümdarlığı artık Sumur Dünyası'ında son bulmuştu.
Ben babamın küçük kirli ama milyon dolarlık değerdeki sırrıydım. Kimselere göstermeden yaşattığı, ama herkesten saklamasına rağmen kızının özgürlüğünü elinden almadığı, bir kalbinin olduğunu gösterdiği, ellerinde silah tutup birilerini öldürmek yerine başını okşayıp dudaklarından beni ne kadar çok sevdiğini anlattığı, adeta bir erkek gibi kendisini korumayı öğrettiği o sırdım. Babam beni yetiştirmişti ve yetiştirirken yaptığı tek şey okutmak değildi. Babam beni her şeyimle Sumur dünyasına hazırlamıştı. Günün birinde kendimi savunabilecek konuma gelebilmem için uğraşmıştı. Kendisi yaşlandığı zaman güçten kesileceği için buradaki pisliklerle tek başıma başa çıkabilecek konumda olabilmem için 21 yılını vermişti. On üç yıldır dövüşmeyi beş yıldır ise başta silah olmak üzere herhangi bir öldürücü alet kullanmayı biliyordum. Dış görünüşümden oldukça narin ve masum olduğumu sanırlardı ama hiçte öyle değildim.
Sumur dünyası içerisinde de masum olmak gibi bir niyetimde yoktu.
"Kimmiş?" diye sordum. Sesim bu defasında soğukluğuna güçte eklemişti. Bunun sebebi ise şüphesiz intikam duygusuydu. İçimde zaman geçtikçe sönmesi gereken intikam hissi aksine körüklendikçe körükleniyordu. Sanırsınız keskin bir kışın ortasındaydı da biri üşümemek için şömineye habire odun atıyordu.
O şömine bendim.
Oğuz gözlerini yumdu ve derin bir nefes alırken sanki az sonra kıyametin kopacağını söyleyecek gibiydi. Oysa benim kıyametim çoktan kopmuştu. Üstelik kimse söylememişti, gözlerim bu kanlı kıyamete bizzat tanıklık etmişti.
"Özgür," diye fısıldadı Oğuz gözlerini aralarken. Ardından dudaklarından aynı isim tekrar döküldü ve ben beynimin her bir yerine ismin harflerini kanlı parmaklarımla kazıdım.
"Özgür Şahin."