Kızıl Bela

1235 Words
Kollarım, sandalyenin arkasına kıvrılmış halde, bileklerim plastik kelepçeyle bağlıydı. Kim bilir kaç saattir bu şekilde duruyordum. Omuzlarım zonkluyor, parmak uçlarım karıncalanıyordu. Beni tuttukları geniş deponun tavanına yakın, kirli camlı pencereden dışarısı görünüyordu. Gecenin boğucu karanlığının yerini, yavaş yavaş puslu bir sabah aydınlığı alıyordu. Kaçırıldığımda sabahın erken saatleriydi. Buraya vardığımızda hava çoktan kararmıştı. Şimdi güneş doğuyorsa, yeni bir gün başlamış demekti. Ve ben… saatlerdir burada, aç susuz, tek kelime etmeden bekliyordum. Dudaklarım çatlamış, boğazım kurumuştu. Zihnim bulanık, bedenim uyuşmuştu. Ama hâlâ ayıktım. Hâlâ direniyordum. Etrafa göz gezdirdiğimde, yerlere gelişigüzel atılmış birkaç tahta parçası ve paslanmış, eskimiş eşyalar dikkatimi çekti. Biraz ileride, çaprazımda, masa bile denemeyecek kadar alçak bir sehpanın çevresinde üç adam oturmuş yemek yiyordu. Üstü kağıtla örtülmüştü. Bu kadar pis bir ortamda sehpanın üzerini örtmeleri ne büyük ironi! Adamların biri, kısa boylu ve şişman olanı, sanki her an tabureden yere yapışacakmış gibi oturuyordu. Ağzını şapırdata şapırdata elindeki ekmek arası—her neyse o—şeyi iştahla yiyordu. Diğer ikisi de yemeklerine gömülmüş, bir şeyler konuşuyordu. Onları görünce açlığım bir anda yok oldu. Yüzümü buruşturarak onları izlerken, zihnimde kaçış planları yapmaya başladım. Keşke bileğimde plastik kelepçe yerine sadece bir ip olsaydı; işim çok daha kolay olurdu. Kendime geldiğimi fark ettiklerinde üçü birden ayağa kalkıp yanıma yöneldi. İçimden sürekli tekrarlıyordum: “Düşün Alçin… Nasıl kaçabilirsin buradan, düşün…” Kimse beni kurtarmaya gelemezdi. Zaten yokluğumu bir tek Karan fark ederdi, onun da gücü beni bulmaya yetmezdi. Düşüncelerimden sıyrıldım. Dibime kadar gelmiş, başımda dikilen adamlara gözümü diktim. “Oo, uyanmışsın kızıl!” dedi sağ tarafımda duran, esmer, kirli sakallı, siyah tişörtlü adam. Ortada duran, yaşça daha büyük olan kumral, diğerlerine göre uzun olan, gevşek bir ağızla devam etti: “Amma da uykucu çıktın ha… Çok merak ediyorum, seni apar topar niye kaçırdık?” Solumdaki kısa boylu, şişman olan hemen atıldı: “Dediler ya abi, bilgisayar profesörü müymüş neymiş… Şöyle bir bakıyorum da; yeşil gözler, kızıl saçlar, bembeyaz ten… Manken gibi kız. Ne işi olur böyle işlerle, anlamıyorum. Bence hata ettik, yanlış kişiyi kaçırdık!” “Sen ne anlarsın be dombili…” dedim içimden. Ama artık tahammülüm kalmamıştı. Sanki ben burada yokmuşum gibi, tepemde dikilip hakkımda konuşmaları… Yeterdi! “Bu kadar boş konuşacağınıza elimi çözün de tuvalete gideyim! Kim bilir kaç saattir buradayım!” “Tuvalete gitmem lazım,” dedim, sesim çatlamış, neredeyse boğuk çıkıyordu. Bir kez daha denedim, bu kez daha sert bir ifadeyle: “Kaçacak halim yok zaten! Saatlerdir buradayım, madem öldürmeyeceksiniz o zaman bana iyi bakmanız gerekiyor öyle değil mi?” Kirli sakallı olan alayla güldü ama kumral gözlerini benden ayırmadan bir baş işareti yaptı. “Sarı sende yanında git! Sakın bir numara çevireyim deme!” Parmağını yüzüme sallayarak,öfkeli bakışlarını yüzümde gezdirdi. “Ellerimi çözmeniz gerek! Bu şekilde işimi halledemem. Bu kadarını da akıl edebiliyor olmalısınız!” Kumral olanın damarına iyice bastığımın farkındaydım ama bir kadının ondan daha akıllı olmasını kaldıramayacak bir egosu olduğunu da çok iyi anlamıştım. Gözlerimin içine bakarken, “Kelepçeyi çıkar sarı! Gözünü üzerinden ayırma!” Plastik kelepçe, tırnaklarımın arasına kadar gömülmüştü. Nihayet çözüldüğünde bileklerimden uyuşmuşluk akıyor gibiydi. Dirseklerimi ovuşturarak doğruldum. Omzumda uyuşuk bir ağrı, zihnimde tek bir fikir vardı: kaçmak. Sarı dedikleri şişman olan beni önden sürükleyerek götürürken, depo gibi binanın içine iyice göz gezdirdim. Dar bir geçitten geçtik, sonundaki kapının kenarında loş bir ışık süzülüyordu. Orası arka çıkış olabilir mi? Tuvaletin yerini gösterdiğinde bu düşünce zihnime saplandı. Kapı açıldı, rutubetli duvarlar, kırık bir lavabo ve camı çatlamış küçük bir pencere… dışarısı görünüyordu. Belki de buradan çıkabilirdim. “Elini çabuk tut,” dedi şişman. Kapının önünde beklemeye başladı ama o kadar dikkatsizdi ki. Buraya sanki vakit doldurmak ve yemek yemek için gelmiş gibiydi. Sarı dediği adamı benimle göndermesi tuzak mıydı? Yoksa benden korkmadığını mı ispatlamaya çalışıyordu? Elleri serbest bırakılmış bir tutsağın, gerçekten ihtiyacı olmayan bir şeyi yapmak için içeri girmesi kadar doğal bir an yoktur. Ve ben o anı kullandım. Bir, iki adım geri çekildim. Adının Abdül olduğunu öğrendiğim “sarı” lakaplı adamın gölgesi kapının önündeydi. Çeşmeyi açıp bir süre sağıma soluma bakındım. Burası çok pis ve kötü kokuyordu. “Odaklanıp düşünmem lazım”. Diyerek gözlerimi kapattım. Koridorda yürürken gördüğüm kapı, deponun arka kapısı olmalıydı. Tuvaletin küçücük penceresinden dışarıya bakmaya çalıştım ama maalesef başarılı olamadım. Bir anda kapı tıklatıldı. “Fazla oylanma!” Gözlerimi devirdim. Stresten terleyen avuç içlerimi musluktan akan suyla yıkadım. “Bir şekilde arka kapıya ulaşmam lazım” içimden kararlılıkla geçirdiğim cümlem aslında kendime verdiğim bir emirdi. Bir ara merak salıp, Karan’la Judo’ya gitmiştim. O küçüklüğünden ber ilgili olduğu için gayet iyiyidi ama ben iki ay dayanabilmiştim. Acaba bugün işime yarayabilir miydi? Tuvaletten çıkınca Abdül denilen adam gözlerini yüzüme dikip boş boş bakmaya başladı. “Esaretimin geri kalan kısmını burada mı tamamlayacağım?” Anlamaz gözlerle bana bakarken “Sende mi gireceksin tuvalete? Neyi bekliyoruz? “ dedim. Daha fazla tahammül edemeden. Hızla kolumdan tutup sıktı. “Bana bak kızıl, çenen çok çıkıyor senin. “ diyerek kolumu daha da sıkmaya başladı. Abdül denilen adamı hafife almakla hata etmişim. Canımın acısıyla kolumu ondan kurtarıp, karnına kalan tüm gücümle tekme atınca,bu hareketi benden beklemediği için yüzünde şaşkınlıkla acının karışımı bir ifadeyle sendeleyerek geriye doğru adımladı. Ayağına takılan kırık sandalye yüzünden sırt üstü düşerken “ahh” sesi depoda yankılandı. Buradan hemen uzaklaşmam gerekti. Koşmaya başladım. Her adımda nabzım daha da hızlandı. Çıkışa birkaç metre kalmıştı ki, ani bir çığlık gibi tanıdık bir ses yankılandı: “Olduğun yerde kal!” Kumral olan… bilmiyorum nereden çıktı ama arkamda olduğunu hissediyordum. Kolu gibi sesi de sertti. Elindeki silahı kaldırıp, emniyeti açtı. Silahın sesiyle nefes seslermiz karıştı. Durmam bir hataydı! Beni vuramaz, ne amaçla kaçırdıklarını bilmesem de onlara canlı lazım olduğumu biliyordum. Derin bir nefes alıp, tekrar koşmaya başladım. Bu yaptığım delilikti! Ama burada daha fazla kalamazdım. Koşarken kulaklarımı dolduran bir ses ile dondum: Pat. Bir sıcaklık bacağımdan aşağı yayılıyordu. Elimi acıyan yere koyduğumda parmaklarıma bulaşan sıvıya elimi havaya kaldırarak baktım.Vuruldum! Ayağımı acıdan zor hareket ettirebiliyordum, dengem bozulmaya başlamıştı ama yere düşmedim. Gözlerim hâlâ kapıya odaklıydı. Ve tam o anda, bir patlama sesi duyuldu. Ardından bir sis bombası içeri atıldı. Boğuk emir cümleleri, radyo frekans sesleri, ayak sesleri… “Gölge Timi — Temizliyoruz!” Kapılar birer birer kırıldı. Silah sesleri, çığlıklar, panik… Kumral adam bir anda silahını doğrulttuğu yöne değil, sesin geldiği yöne döndü. O anı kaçırmadım. Son gücümle doğrulmaya çalıştım. Kapının hemen ardında üç kişi belirdi. Siyah kıyafetli, gözleri keskin, vücut dili ölümcül. Ve o üçün arasında biri vardı: Diğerlerinden farklıydı. Gözleri, üzerime çevrildiğinde bambaşka bir şey oldu içimde. Soğuk ve kararlı ama bir şekilde… karmaşık! Sanki beni burada gördüğüne şaşırmış gibiyi. Bakışlarına anlam vermeye çalışırken, baacağımıb acıysıyla yüzümü buruşturdum. Adrenalinin verdiği etkiyle ayakta kalabilmiştim ancak artık bacaklarım bedenimi tartmıyordu. Vücudumau titreme esir almıştı. Her şey o kadar kısa süre içinde oldu ki, göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı, nefesim boğuk, kulaklarıma gelen sesler uğultu halindeydi. Tüm kelimeler kulaklarımda bir tur atıp, beynimin içinde can çekişiyordu sanki. Karşıdan gelen iri yarı, keskin bakışlı adam, yüzündeki peçeyi hızla çıkarıp bana doğru yürümeye başladı. Görüntü iyice bulanıklaşıyordu. İlk başta adamı bir bütün olarak görebilsem de, her göz kırpışımda görüntü bir tık daha bulanıklaştığı için vücudum yere doğru süzülürken sadece dizlerinden aşağısını görebilmiştim. Bir anda havalandığımı hissedip, sebebini bilmediğim halde ilk defa birine güvenerek kendimi teslim etmiştim. Bir kolumu boynuna doladıktan sonra boşta kalan elimin parmaklarıyla üzerindeki ceketin yakasından hafifçe tutmaya çalışarak kavradım. Yüzümü göğsüne gömdüğümde aldığım odunsu parfüm kokusuyla karışık toprak kokusu, bu güven verici sıcaklık… “ Benim için yaratılmış ruhun ete kemiğe bürünmüş haliydi. “ belki de şu an da bulunduğum durumun verdiği bir histi ama çok gerçekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD