Evin koridorlarında yavaşça uzayan akşam gölgeleri, taş zeminin üzerinde hareketsiz duran bir hüzün gibi yayılıyordu. Deren, Emir’i uyuttuktan sonra yumuşak bir nefes bırakıp yatak odasının kapısını sessizce kapadı. Küçük çocuğun yüzündeki huzur, insanın göğsünü acıttığı kadar ısıtan bir şeydi. Saçlarını geriye doğru toparlayıp ince bir lastikle tutturdu, ardından titrek bir kararlılıkla mutfağa doğru yürüdü.
Mutfağa girer girmez, sıcak yemeğin, kızarmış soğanın, taze sebzelerin birbirine karışan kokusu karşıladı onu. Bu evin mutfağında her zaman bir hareket, her zaman bir telaş olurdu ama bugün havada başka bir gerginlik vardı. Yardımcıların bakışları sık sık Deren’e kayıyor, sonra hızla işlerine dönüyorlardı. Çünkü o, bir zamanlar bu mutfağa yalnızca emir vermek için giren; dili sivri, burnu havada, hiçbir şeyi yeterli bulmayan “Deren Hanım”dı.
Ama şimdi…
Şimdi elinde bıçak, önünde tahta, sessizce salata doğruyordu.
Birgül, tencerede hafifçe kabaran pilavı tahta kaşıkla havalandırırken ara ara göz ucuyla Deren’i süzüyordu. Emine Hanım ise tuzu çorbaya dikkatle eklerken eli titremesin diye kendini toparlamaya çalışıyordu. Yıllardır bu evdeydiler. Korkulan ve saygı duyulan Demirhan Bey’in gölgesi her zaman üzerlerinde hissedilirdi.
Ama Deren’in bu hali…
Sanki evin tüm düzenini baştan aşağıya değiştirmişti.
Bir ara Emine’nin elleri duraksadı. Yıllardır tecrübesiyle her şeyi fark eden kadın, Deren’in ince ince, neredeyse kuş gibi titrek bir dikkatle sebzeleri doğradığını görünce içindeki şüphe daha da büyüdü. Deren, bıçağı her inişinde derin bir nefes alıyor, sanki sessizce kendisiyle konuşuyordu.
Emine, korka korka bir adım yaklaştı.
“Deren Hanım…” dedi, sesi çekinmenin ağırlığıyla titriyordu. “Malzemeleri çok küçük doğruyorsunuz. Demirhan Bey daha diri severdi ya…”
Deren’in omuzları bir anda irkildi. Bıçağın ucu tahtaya takılı kaldı. Gözleri büyüdü, nefesi kesildi. Sanki içinden görünmeyen bir el kalbini sıkmıştı.
Yavaşça başını kaldırdı.
“Özür dilerim…” dedi fısıltıdan bile ince bir sesle. “Daha büyük doğrarım.”
Birgül’ün kaşığı elinden düşürecek gibi oluşu, mutfaktaki havayı daha da ağırlaştırdı. Çünkü Deren’in o cümlesi…
Bir özrün ağırlığında değil, bir hayatın kırılmışlığında gizliydi.
Emine’nin yüreği sıkıştı. Bir şeylerin çok yanlış gittiğini kendisi bile anlayacak kadar yaşayıp görmüştü. Deren’in gözlerine baktı yılların dik duruşunu göremedi. Yerine yorgunluk, korku ve sessizce kabullenilmiş bir yalnızlık vardı.
Emine yumuşakça ona yaklaştı.
“Estağfurullah efendim…” dedi, alışkanlıktan.
Deren başını hızla iki yana salladı. Gözleri dolu dolu oldu ama taşmadı.Sesi titrek ama bu kez biraz daha cesurdu.
“Lütfen…” diye mırıldandı. “Bana hanım demeyin.”
Emine ve Birgül aynı anda dondu. Mutfaktaki tencere fokurtuları bile sanki susmuştu. Deren, elindeki bıçağı yavaşça tezgâha bıraktı. Ellerini birbirine kenetleyip derin bir nefes aldı.
“Ben hiçbir zaman bir yerin hanımı olmadım… olamam da.” Deren Emine hanıma hüzünlü gözlerle bakarken “Siz bana Deren deyin. Ben de size Emine teyze diyeyim… olur mu?” diye sordu yumuşak bir sesle.
Birgül’ün kaşığı bu kez gerçekten durdu havada. Şaşkınlık gözlerinde apaçıktı; sanki karşısındaki kadın, yıllardır tanıdığı Deren değil de başka biriymiş gibi.
Emine ise bir anlığına yutkundu. Gözleri doldu ama belli etmemek için başını eğdi.
Sessizce yaklaşarak, Deren’in omzuna titrek bir el koydu.
“Olur kızım…” dedi, sesi sıcaklığını zor saklayan bir fısıltıydı. “Olur tabi.”
O anda mutfak, yılların sertliğini, korkusunu, suskunluğunu üstünden atan hafif bir nefes aldı.
Deren’in içinde ise bir şey çözüldü…
Belki de ilk kez biri ona hükmetmesi gereken bir kadın olarak değil, kırılmış bir insan olarak dokunmuştu.
Mutfakta üç kadın, yemeğe devam ederken artık her şey aynı görünse de hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Mutfakta hazırlıkların sonuna gelinmişti. Çorba ocakta ağır ağır kaynıyor, pilavın üstünde buhar ince bir tül gibi yükseliyor, fırında kızaran etlerin kokusu evi sarmaya başlıyordu. Emine ve Birgül son dokunuşları tamamlarken Deren salatanın üstüne zeytinyağını gezdirdi, biraz da limon sıktı.
Tam tezgâhı silmek için eline bez uzatmıştı ki…
Üst kattan ince bir ağlama sesi evin sessizliğini yırttı.
O sesi duyar duymaz Deren’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu.
Emir…
Bez elinden kaydı düştü, düşünce çıkan küçük şapırtı bile kadının umursamadığı bir ayrıntıydı. Koşar adımlarla koridora çıktı, merdivenleri iki üç basamak birden çıkar gibi aceleyle tırmandı. Nefesi hızlanmış, içi sıkışmıştı o küçük ağlayışlar Deren’e dünyanın en keskin alarmı gibiydi.
Üst kata çıktığında loş koridoru yalnızca duvar lambasının soluk sarısı aydınlatıyordu. Emir’in odasının kapısı aralıktı. Deren kapıyı yavaşça ittiğinde, içerideki hafif gece lambasının yayıldığı sıcak turuncu ışık onu karşıladı.
Beşiğinde oturan küçük Emir, iki minik elini gözlerine bastırarak ovuşturuyor, nefesi titrek hıçkırıklarla karışıyordu. Yanakları ağlamaktan kızarmış, saçları dağılmıştı.
Deren’in yüzüne yumuşak bir gülümseme yayıldı.
"Benim kuzum uyanmış mı?" dedi, sesi şeker gibi tatlı ve anneliğin tükenmez şefkatiyle doluydu.
Emir annesinin sesini duyar duymaz başını kaldırdı. Bir anlık şaşkınlıkla duran minik bedeni, sonra ışığa çıkan bir çiçek gibi gülüverdi. Ağlaması bir anda kesildi. Gözlerinin kenarlarındaki yaşlar hâlâ parıldıyordu ama yüzünde bembeyaz bir sevinç açmıştı.
Kollarını uzatıp neşeyle mırıldandı.
"Anne… anne…"
Deren hızlı birkaç adımda beşiğin yanına geldi ve küçük oğlunu kucakladı. Emir’in sıcaklığı göğsüne yaslanınca kadının içinden sanki bir boşluk doldu. Minik bedeni titriyordu, yanaklarına dokununca sıcaktı. Deren kaşlarını hafifçe çattı.
"Biraz terlemişsin sen…" dedi endişe dolu bir fısıltıyla.
Emir başını annesinin boynuna gömerek mırıldandı, sanki konuşmaya çalışıyor ama kelimeleri henüz tam tutamıyordu. Deren oğlunu nazikçe yatağın karşısındaki küçük kanepeye oturttu. Dolabı açtı, raflardan yumuşacık pamuklu bir zıbın ve temiz bir altlık çıkardı. Emir, annesini izlerken hâlâ arada kıkırdıyor, küçük ayaklarını havaya tekmeliyordu.
Deren eğilip minik oğlunun terlemiş pijamasını açtı.
"Bir bakalım bakalım bu paşa neden terlemiş?"
Emir keyifle kahkaha attı.
"Aaa bak hele… bu beyaz bacakları ısırırım!"
Emir gülmekten kendini yerlere atar gibi oldu, ufacık parmakları annesinin saçlarına takıldı. Deren omzunu doğrultup ona tatlı bir yüz ifadesiyle baktı.
"Anneyle oyun mu istiyorsun?"
Kıyafetlerini değiştirirken bir yandan da minik burnunu öptü. Emir kahkaha atarken bacaklarını oynatıyor, ne zaman annesi ellerini göbeğine koysa daha da kahkaha krizine giriyordu.
"Yerim ben seni…" dedi Deren, dudaklarının kenarındaki sızlayan duyguyu gizleyerek.
"Ağlamak yok ama, tamam mı? Anne hep burada…"
O cümleyi söylerken Deren’in sesinde hem içten bir sıcaklık hem de derin bir acı saklıydı. Çünkü o “hep burada” oluş, Deren için kolay verilen bir söz değildi. Evin içinde, evliliğinin gölgesinde, her an tetikte bir hayat yaşarken bile oğluna hep var olmaya çalışmanın ağırlığı omuzlarına çökerdi.
Emir yeni kıyafetlerine kavuşunca kollarını tekrar annesine uzattı. Deren onu kucağına aldı, minik omuzlarını hafifçe okşadı ve başını çocuğunun başına yasladı. Emir’in mis gibi kokusu, evin tüm karanlık ve boğucu atmosferini bir anda kırar gibiydi.
"Hadi gidelim aşağıya paşam…" dedi saçlarını düzelterek. "Herkes seni bekliyordur şimdi."
Emir gülerek annesinin boynuna sarıldı.
Deren merdivenlerden aşağı inerken kucağındaki küçük bedenin sakin nefesleri, onun kalp atışına karışıyor, evin içinde yalnızca anne oğulun sıcak ritmi duyuluyordu.
Deren, Emir’i kucağına iyice yaslayarak merdivenlerden inmeye başladı. Küçük çocuk annesinin omzuna başını koymuş, minik ayaklarını ritmik şekilde sallıyordu. Aşağıdan mutfağın sıcak ışığı ve yemek kokuları yükseliyor, evin içinde sessiz bir akşam huzuru hissediliyordu.
Tam merdivenlerin son basamaklarına yaklaşmışlardı ki…
Kapı kilidinin metal sesi duyuldu. Ardından ağır bir kapı itişi…
Ve dış kapı yavaşça açıldı.
Soğuk akşam havası koridora dolarken, içeriye koca gölgesiyle Demirhan girdi. Geniş omuzları kapının iki yanını dolduracak kadar belirgin, adımları eve ağırlığını hissettiren bir yankıydı. Üzerindeki koyu renk takım elbise, sert çizgileri daha da belirginleştiriyordu. İçeri girer girmez salonun sarı ışığı dev gibi bedeninin üzerinde gölgeler bıraktı.
Deren onu görür görmez bir anda nefesi kesildi.Omuzları kasıldı, kollarındaki Emir’i daha sıkı sardı.Gözleri korkuyla irkildi, bakışları bir an Demirhan’ın ayaklarına indi… çünkü gözlerine bakmaya cesareti yoktu.
Ama Emir…
Emir annesinin kollarından doğrulup büyük bir sevinç çığlığı attı.
"Baba!"
Ses, küçük bir çocuk için fazla güçlü, fazla içten, fazla parlaktı.Demirhan’ın yüzündeki sert ifade o sesle çatladı. Başını yavaşça merdivenlere çevirdi.
Merdivenin bitiminde, annesinin kucağında duran oğlunu gördü önce…
Sonra yavaşça bakışları Deren’e kaydı.
O an iki farklı dünya çatıştı.
Oğluna bakan gözlerinde tarifsiz bir sıcaklık, yumuşama, içten gelen bir sahiplenme… neredeyse bir güneş gibi parlayan bir sevgi.
Deren’e bakan gözlerinde öfke, sertlik, kırgınlık… dizlerini titreten, nefesini kaçıran bir karanlık.
Deren, Demirhan’ın bakışlarının ağırlığıyla irkilip bir adım geri çekildi. Kucağındaki Emir’i, daha fazla titrememek için dikkatle indirdi yere. Elleri hafif titriyordu ama belli etmemeye çalıştı.
"Hadi oğlum…" dedi ince bir sesle.
Emir minicik adımlarıyla, kollarını açarak babasına koştu.
Demirhan, normalde eğilen biri değildi, hiçbir şey için boynunu bükmezdi. Ama oğluna gelince… dünya başka türlü dönüyordu. Geniş bedenini ağır ama şaşırtıcı bir yumuşaklıkla aşağı indirip, üç yaşındaki küçük çocuğu kolayca kucağına aldı.
Emir kahkahalar atarak babasının boynuna sarıldı.
"Babaaa!"
Demirhan’ın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi gölgelerin içinden çıkan bir ışık gibiydi bu. Oğlunun saçlarını koklayarak hafifçe başını öptü.
"Benim paşam bugün neler yapmış bakalım?"
Sesi Emir’e karşı neredeyse velveleli bir şefkat doluyken, Deren’e bir kez bile bakmadı.
Ardından dimdik duruşuyla Deren’in yanından geçti. Deren istemsizce nefesini tuttu; o bedenin yakınından geçmesi bile içini buz gibi yaptı.
Demirhan bir eliyle Emir’i tutarken, diğer elini ceketin düğmelerine götürdü ve merdivenlere yöneldi.Adımları yukarı çıktıkça, ev yeniden kendi sessizliğine gömülüyordu.
Merdivenin başında Emir hâlâ neşeyle konuşuyordu.
"Baba ben uyandım! Anne giydirdi beni!"
Demirhan’ın cevabı sert değildi yine oğluna özel o yumuşak tondaydı.
"Aferin paşama."
Ve adam, oğluyla birlikte üst kata çıktı.
Onlar kaybolur kaybolmaz Deren’in omuzlarından görünmez bir yük kalktı. Bir anda dizlerinin güçsüzleştiğini hissetti. Duvara hafifçe yaslanıp derin bir nefes aldı. Göğsüne batan iğne gibi bir sıkıntıyı dışarı üflemeye çalışır gibi yavaşça soludu.
Evin sessizliğinde sadece onun kalp atışları vardı.Rahatlamıştı… ama bu rahatlama bile acıyla karışıktı.Çünkü Demirhan’ın gözleri hâlâ ensesinin dibinde yanıyor gibiydi.
Deren, merdivenlerin başında aldığı derin nefesin etkisi hâlâ göğsünde hafif bir sızlama gibi kalmışken, kendini toparlayıp mutfağa doğru yürüdü. Salonun içinden geçerken evin içi yine Demirhan’ın varlığının yarattığı o görünmez gerginlikle doluydu; duvarlar bile hafifçe geriliyormuş gibi hissettiriyordu.
Mutfaktan yayılan sıcak ışık ve yemek kokuları ona kısa bir güven alanı sunar gibi oldu. İçeri girdiğinde Emine Hanım çorbanın altını yeni kapatmış, tencerenin kapağını hafifçe kaydırıp buharın çıkmasını engellemeye çalışıyordu. Birgül ise tabakları masaya dizmek için hazırlanıyordu.
Deren hemen dolabın üzerindeki hasır ekmek sepetine uzandı. Sepeti eline aldığında, Emine’nin adımları sessizce yaklaştı. Kadının yüzünde hem çekinme hem de söylemek zorundaymış gibi bir mahcup ifade vardı.
Kısık bir sesle, neredeyse fısıltı gibi konuştu.
"Demirhan Bey geldi… Deren Hanım."
O iki kelime…
Deren Hanım.
Az önce odasında kendisine “kızım” diyen sesin yerini yeniden yılların alışkanlığı olan o resmiyet almıştı. Emine, bunu söylemek zorunda olduğu için içten içe üzülüyor gibiydi.
Deren elindeki sepeti kalbinin hizasında tuttu.Kaşları hafifçe titredi, ama yüzünde kırık bir tebessüm belirdi.Bir şey söylemeye çalışır gibi oldu ama hiç kelime çıkmadı.Sadece başını hafifçe salladı.
Anlamıştı.
Demirhan evdeyse roller değişirdi.Deren yeniden “hanım”, Emine ve Birgül yeniden uzak birer çalışan olurdu.Kimse fazla konuşmaz, kimse soru sormaz, herkes sessizleşirdi.
Bu sessizliği Deren kendi içinde ezberlemişti.
Emine, Deren’in yüzüne dikkatle baktı. Onun kırık gülüşü, o kabullenişi, o ince sarsılışı… kadın yüreğinde bir düğüm oluşturdu.
Bir an durdu, tencerenin yanına dönmek yerine tamamen Deren’e çevirdi bedenini.
Gözleri yumuşak bir soru gibi, tedirgin bir şüphe gibi Deren’in gözlerinde gezindi.
Ve o anda Emine Hanım yeniden fark etti.
Bu gözler…
Bu bakış…
Bu ifade…
Eski Deren’in gözleri değildi.
Yıllardır birlikte yaşadıkları eski Deren’in bakışları buz gibi olurdu, ne söylerlerse söylesinler hep bir küçümseme, bir soğukluk, bir sabırsızlık olurdu içinde. Hatta Birgül yeni başlamışken bir kere havlu yanlış katlandı diye nasıl azarlanmıştı… onu bile unutmamıştı.
O Deren gülümsediğinde bile gözleri gülmezdi. Hep bir şey saklar, hep bir şey hesap ederdi.
Ama şimdi karşısındaki kadın…
Gözlerinde yalnızca kırılmışlık, incinmişlik ve gerçeğin en çıplak hâli vardı.Sanki yıllar boyunca sakladığı tüm duvarları kaldırılmış, kalan yalnızca yorgun bir ruhmuş gibiydi.
Emine’nin içi belli belirsiz ürperdi.
Bu kadar değişim…
Bu kadar samimiyet…
Bu kadar yumuşaklık…
Rol yapılarak mümkün değildi.Bu kız artık başka biriydi.Ya da… belki en başından beri böyle biriydi de, ona hiç izin verilmemişti.
Emine, düşüncelerinin ağırlığını saklamak için yutkundu. Söylemek istediklerinin kenarında dolaşan bir cesaretsizlik vardı sesinde.
Demirhan Bey’in öfkesini bilirdi.Onun olduğu bir evde fazla soru sormak bazen ateşle oynamak gibiydi.
Ama yine de bakmadan edemedi. Deren’in elleri titriyordu, sepeti tutuşu bile kırılganlık kokuyordu.
Emine içinden geçeni söylemeye cesaret edemedi, ama yumuşak bir sesle, neredeyse bir anne gibi konuştu.
"Masayı ben hallederim, siz isterseniz çorbanın kaşığını alın… olur mu kızım?"
O “kızım” kelimesi ağzından farkında olmadan çıkmıştı.
Deren başını kaldırdı, şaşkınlıkla bir an Emine’ye baktı. Gözlerinde bir anlık parıltı belirdi birinin ona bu evde ilk defa insan gibi dokunduğunu hisseden bir ışık…
Ama o ışık çabucak söndü.Çünkü yukarıdan, Demirhan’ın ağır adımları yankılanmaya başlamıştı.
Deren hemen başını öne eğdi. Sesinin çıkması boğazına düğümlendi.
"Tamam Emine teyze…" diyebildi, çok kısık bir nefesle.
Emine’nin yüreği bir kez daha burkuldu.
Bu kızda ters giden bir şey vardı.
Hem de çok büyük bir şey.
Ama bunu Demirhan’a söylemek?
Bu evde yılların ağırlığı bile o cesareti vermezdi ona.
Birgül uzaktan ikisine bakarken kendi kendine mırıldandı.
“Bir şey var bu işte ama ne?”
Ama cevabı yalnızca Emine biliyordu.
Deren’in gözleri artık yalan söylemiyordu.
Ve hiçbir numara yılların yorgunluğunu böyle gösteremezdi.
Demirhan, Emir’i kucağından nazikçe indirip küçük sandalyeye oturttu. Oğlunun saçlarını bir an için parmaklarının arasına aldı bu hareketinde hem sert bir sahiplenme hem de saklı bir şefkat vardı. Ardından kendisi usulca baş köşeye geçti evin kurallarının eskiden beri yazılı olmayan yerini, sözsüz bir işaretiyle yeniden işgal etti.
Deren ekmek sepetini sıkıca kavramış, mutfaktan ağır ağır salona girdi. Sepetin içindeki somunlar evin sıcaklığını taşır gibiydi. taze pişmiş, hafif buğulu ekmeklerin kokusu etrafa yayıldı. Emir annesini görünce yüzü aydınlandı, küçük ellerini sallayıp neşeyle gülümseyerek seslendi.
"Anne!"
Deren, Emir’in yanındaki sandalyeye özenle oturdu. Oturuşu sakin, fakat içeride fırtınalar kopan bir dinginlikti hem kendini koruyan hem de oğluna güven veren bir tavır. Sandalyenin sırtına hafifçe yaslandı, sepeti masanın üzerine koydu.
Birgül elinde çorba kâseleriyle yaklaştı. İnce, tecrübeli hareketlerle Demirhan ve Emir’in önüne çorbalarını bıraktı bu basit ritüel herkes için aklın bir parçasıydı. Birgül sessizce başını eğdi.
"Afiyet olsun efendim."
Masada bir an için sadece çorba tencerisinin ince buharı, çatal bıçakların hafif tınısı ve insanların nefesleri vardı. Deren önündeki boşluğa baktı gözleri masanın üzerinde bir noktada sabitlendi. İçinden geçenleri saklamak için derin bir nefes aldı o nefes hem teslimiyetin hem de direncin bir karışımıydı.
Deren elini yavaşça Emir’in kâsesine uzattı. Minik elleri kaşığı tutarken, ona önce çorbayı karıştırdı metal kaşığın dairesel dönüşleri, annesinin sakinleştirici ritüeli gibiydi. Her karıştırışında çorbanın buharı onun yüzüne hafifçe vurdu göz kapaklarının altından beliren nem, onun içindeki kırılganlığı ele veriyordu ama yüzünde toplayabildiği bir sükûnet kalmıştı.
Sonra Deren usulca üfledi çorba yüzeyindeki sıcaklık dalgaları küçük buhar halkaları halinde dağıldı. Emir sabırsızlandı, küçük ağzını açıp bekledi, annesinin dikkatli bakışları altında güvende olduğunu biliyordu. Deren kaşığı nazikçe alıp çorbayı bir küçük kaşıkla oğlunun ağzına götürdü.
"Ye kuzum, sıcak mı değil mi söyle."
Emir mırıldandı, küçük sesi salonun her köşesinde yankılandı gülen gözleri annesine bakıyordu.
Deren her kaşıkta çorbayı dikkatle ölçtü içindeki korunma isteğiyle çocuğunun ağzına düşen her damlayı kontrol etti. Bu hareket sadece bir yemek yedirme değildi küçük bedeni koruma, dünyayı biraz daha az tehlikeli bir yer kılma çabasıydı. Kaşığı geri çektiğinde, dudaklarının kenarında titreyen bir gülümseme belirdi ama hemen sonra yüzüne serin bir ciddiyet yerleşti.
Demirhan başını masaya doğru hafifçe eğdi çorbayı karıştırırken arada Deren’e bakıyordu. Gözleri soğuk değildi, fakat ölçülü, bekleyen bir gözetimdi her an bir şeylerin ölçüldüğü, tartıldığı bakış. Deren o bakışı hissedince elleri aniden daha sıkı kavradı kaşığı tırnaklarının altında hafifçe izler oluştu.
Emine mutfak kapısının eşiğinde durmuş, uzak bir yerden olup biteni izliyordu. Yılların tecrübesiyle yüzünde endişe ve merakın karışımı vardı. Bir yandan masanın etrafındaki denge devam ediyordu; diğer yandan her kaşık, her bakış yeni bir hikâye anlatıyordu.
Deren bir yandan Emir’i beslerken diğer yandan tabakların, sofradaki detayların içine gizlenmiş eski hayatlardan kopmalarını izliyordu. Her kaşıkla birlikte oğlunun midesine değil, kendi içindeki fırtınanın bir parçasına dokunuyor gibiydi bir yandan sorumluluk, bir yandan teslimiyet, bir yandan da umut.
Emir ara sıra annesine bakıp bir şeyler mırıldanıyor, küçük elini annesinin koluna dokunduruyordu. Deren o dokunuşlara karşı içinden yükselen koruyucu bir dalga hissediyor, yüzünü aniden yumuşatıyordu. O anın sıcaklığı, masanın üzerindeki soğuk hava dalgalarını kıskandırır gibiydi.
Masada herkes sessizdi ama bu sessizlik gergindi, yemek yeme eylemi sıradan görünse de her bir hareket bir öncekinden daha dikkatliydi. Deren’in sessiz ve özenli bakımı, Emir’in rahat nefesleri ve Demirhan’ın arada bir çaktırmadan bakan gözleri hepsi birbirine dokunan, görünmez iplerle bağlıydı.
Ve Deren, her kaşıktan sonra oğluna bakıp minik gülümsemesini koruyor bu gülümsemede hem koruma hem de teslimiyet vardı. Ekmek sepetini hafifçe çekiştirip bir parça kopardı, taze ekmeği oğlunun tabağına uzattı. Emir küçük parmaklarıyla ekmeği aldı, sonunda gerçek bir aile yemeğinin en basit halinde, herkes kendi rolünü oynuyordu.
Gece ilerledikçe, yemek masası etrafındaki bu suskun ama yoğun bağ, görünürde eski düzeni sürdürüyordu, fakat altında yeni bir şeylerin filizlendiği, sözcüklere dökülmemiş bir hikâyenin yavaşça hareketlendiği hissediliyordu. Deren her kaşıkta, her üfleyişte kendi küçük dünyasını onarmaya çalışıyordu bu, kimsenin tam bilemeyeceği kadar derin ve naif bir çabaydı.